25 Aralık 2013 Çarşamba

Bulunmuş Mektuplar / Gitme...


Bir çanta dolusu mektubun çıkagelmesi mucizeviydi. Elimi sokup birkaç tanesini çıkarınca gördüm hiç açılmamış olduklarını. Farklı isim ve adreslere gönderilmiş veya gönderilmemiş – hala emin değilim hangisi olduğundan –  onlarca mektup. Elime gelen ilk zarfı, hakkım olmadığını bilerek, açtığımda düzgün bir el yazısıyla özenle yazılmış birkaç satırın çantanın sahibini arama fikrini hiçlediğini itiraf ederim. Çantayı kaptığım gibi eve koştum. Kim vazgeçebilirdi ki o kime ve kimin tarafından yazıldığı belirsiz birkaç cümlenin verdiği büyülü hazzı…

" Şimdi gidecek yerim var, eskiden yoktu. Bu yüzden kalakalırdım tüm ağırlığımla olduğum yerde. Öyle bir ağırlık ki, ilk belirtisi gözlerime inen perde olurdu; buğulanırdı baktığım ne varsa bir yandan da anlamını yitirerek. Kalk git, derdi içimden bir ses, gidemezdim. Gidemeyişim ağırlaştığımdan mıydı, yoksa gidemedikçe mi ağırlaşmaktaydım, bilemezdim. Bana ait kuytu köşelerin resmini çizerdi zihnim, gözlerime inen perde yüzünden, bakışlarım içime yönelirdi. O resimleri süsler, rengârenk boyar, içlerine incik boncuk dizer, renklerinin parıltısıyla başım döner, yine de hafifleyemezdim. Aynaya baksam, yüzümdeki kasların gerildiğini, benzimin karardığını, dudaklarımın inceldiğini görecek ve korkacaktım. Bu yüzden bakmazdım aynalara. Ayakkabılarım kapı eşiğinde küskün, sırt çevirerek dururlardı. Benden memnun olmayışları, bayram öncesi bir çocuğun yastığının altında mutluluk malzemesi olmayı dileyişlerini biliyor olmak bile yerinden kıpırdatmazdı bedenimi. Suçunu bilen bir mahkûm gibi, öylece içime bakarak, gidilecek kuytu köşelerin resmini çizerek otururdum.

 İncik – boncuklar, ayakkabılar, boyalar ve daha neler neler beni harekete geçirmek için seferber olur, ışıklar, bayraklar, konfetiler sunarlardı kollarıma. Çırpınışları yol olur açılırdı önümde, başımı ne yana çevireceğimi bilemezdim. Utançla başımı önüme eğerdim; utanmayı ilk öğrenişim, kendime dair ilk memnuniyetsizliğim ve ilk yok oluşumdu tüm bunlar. Bunları bilirdim ve her şeyin farkındaydım; yine de bilmek, bazen yenilmektir, kendine olan inancını kaybetmektir. Kimse bu çıplak gerçeği kaldıramaz, ben de kaldıramazdım. Bu yüzden bildiğim tüm savunma mekanizmalarını seferber etmiştim, tümü sadık birer hizmetçimdi artık. Dibine kadar, acımasızca kullanır oldum hepsini. Kırgınlıklarım, küskünlüklerim, umutsuzluğum, çaresizliğim bir araya toplanmış merakla izliyorlardı olan biteni. Şaşkındılar, anlamakta zorlanıyorlardı ama üzerlerine düşeni de yapmayı ihmal etmiyorlardı. Ne pahasına olursa olsun acı vermek. Güçlü bir acıyla kıvranırken ben de karşı saldırılarda bulunuyor, daha çok acıtsınlar diye, siper ediyordum bedenimi önlerine. Öyle çok ağladım ki, bir andan sonra bu ağlayışları kendim bile ciddiye almaz hale geldim. Ağladıkça, buna öfkelenip daha çok ağlıyordum. Karşımdaki suskun kukla, ağladığımda acıyıp çöp kollarıyla sarıyordu bedenimi. Bana acıdığını bilmek, ölmek gibiydi, yine de itemiyordum kollarını. Kendimden utanarak sıcaklığına sığınıyordum, o sıcaklık mıydı beni durduran bilmiyorum. O sıcaklık mıydı bana dair olanları çiğneten. O sıcaklık uğruna verdiğim savaş sonum olacaktı.

 Evet, yorulmuştum. Parmağımı oynatamıyorum. Zihnimdeki kuytu köşeler yok olmuş, resimler solmuş, incik – boncuklar dört bir yana dağılmış, yapacak bir şey kalmamış.

 Şimdi gidecek yerim var.

 Biraz uzak. Yol uzun, zorluklar, engeller var ama en azından gidilecek bir yere sahibim artık.

  Bacaklarım biraz güçlenirse, küçük adımlar önce, daha kararlı olanları sonra gelecek, yollarda incik - boncuklarımı, resimlerimi, boyalarımı toparlayıp, usul usul gideceğim.

   Sen de bil istedim... "

Mektubu zarfına yerleştirip, nereye kadar gidebilecek acaba, diye düşündüm..


Mey