27 Aralık 2017 Çarşamba

Ötedenberi,

İçinin toprağına
düşen çiğ,
şiirini döken göğ'ün sendeliğiydi.
Güleç bir kışla
soğuttun kırıklığın alazını.
Acıdı, acımadı derken
büyüdü - küçüldü;
sen oldu, senden gitti,
sende kaldı- belki birazı -
sende bitti.
Önümüz bahar. Ne göğ tükenir ne şiiri. Bildin.
Yürüdün ve durdun. Hepsi ve hiçi. Ötedenberi.

Mey


19 Aralık 2017 Salı

Fazlalık..

Babet çorabını botun içine giymek de nereden çıktı? Trende sırtını kapı boşluğuna dayamış, elindeki kitabın açık sayfasına anlamaksızın bakmaktayken, kendine bu soruyu soruyordu. Başka sorum yok, teşekkür ederim. Okuduğunu, gerçekten okuyor olmaktan onu alıkoyan sıkıntı yüzünden ayakları botun içinde kıpır kıpırdı. Ayağındaki çorap kaymış, neredeyse topuğuna kadar sıyrılmış, ayağının altında toplanmış kısmıyla etteki kıymık misali huzursuzluk vermeye başlamıştı. Üstelik her ikisi birden. Botun içinde hareket ettirdiği ayakları sorunu çözme konusunda iç bunaltıcı bir acziyet gösteriyorlardı. Bir sayfa daha çevirdi. Cümlelerin bir kısmı göze değiyor; bilince güç bela ulaşıyor, daha büyük bir kısmı ise değdiğiyle kalıyordu. Sorunu çözmenin yolu, eğilmek, eğilip botun fermuarını açıp, ayağı dışarı çektikten sonra çorabı olması gereken hale getirmekti. Her ikisini birden.  Gözünde bunu yaptığını canlandırdı: Eğilmeyi, fermuarı açmayı es geçti. Bottan çıkacak yarı çıplak – savunmasız, biçare mi yoksa ?- topuklarının görüntüsü içini acıttı. Vagonun biraz daha, çok daha dolu olması fena olmayabilirdi. Siper edilecek fazlaca bedenin varlığı gözünü karartmasını sağlayabilirdi. Oysa oturabilenler oturmuş, üç beş kişi de ayakta kalmıştı. Yalnızca eğilmesinin bile, çok fazla görünür olmasına yeteceğini biliyordu; öyle bir dinginlik hâkimdi vagona. Oturanlardan birkaç kişi uyukluyor, kimi okuyor kimi de öylece oturuyordu işte. Aklından bile geçirme, diye uyardı kendini. Dikkatini kitaba veremediğinden, kaç durak kaldığını saymaya başlamıştı artık. Trenden inerim, tenha bir köşede meseleyi çözerim. Sabahın en kalabalık saatleri, köşeyi bulsan tenhayı nereden bulacaksın? Yolunun üstündeki çamaşır – çorap mağazası aklına geldi. Açılmış mıydı? Şansım varsa, dedi.

Trenden indi. İstasyon insan kaynıyordu. Hele bir yer üstüne çıkalım, diye oyaladı huzursuzlanmışlığını.  Yürüyen merdivenin kendisini gün ışığına çıkarmasını beklerken, gözlerini her sabahki manzara için hazır etti. İleride tutuklu heykel ve hemen onun ardında yakın zamanda peyda olan karakolkondu. Önce heykeli tutuklamışlar, ardından sokağın yürümeyi en sevdiği kısmını seyyar bir karakola çevirmişlerdi. Birkaç hafta sonra da konar karakollarının etrafını, içerisini gözlerden saklayacak biçimde, çelikle kapatmışlardı. Heykeli de içine aldığınızda görüntü, rahatsızlık vermesinin yanı sıra tedirgin ediciydi de. Yine de yolunu değiştirmeyi, başka bir sokağı kullanmayı aklından geçirmemişti. Sokağın sonuna dek planı için uygun bir yer yoktu. Oradan daha geniş bir caddeye çıkacak, tüm bu yürüyüş sırasında da sıyrılmış çorapların verdiği rahatsızlığı yok saymak zorunda kalacaktı. Yüzeye çıktı. Sokağı gözden geçirdi. Uygunsuzluğunu başından biliyordu ya, yine hayal kırıklığıydı hissettiği. Yürümeye başladı. Heykelin yanında geçti adımlarını ağırlaştırarak. Başın öne eğilmesin. Seyyar karakolu geçerken hızlandı, o yana bakmamaya çabaladı. Buna alışmamalısınız, buna alışmamalıyız demek istedi sokağın karşısından gelenlere. Der mi? Demez. Demedi bir şey. Caddeye çıktı. Çorap – çamaşır mağazasının açık olmadığı o mesafeden bile anlaşılıyordu. Bu da iki etti. Hayal kırıklığı. Caddenin ortasından oldukça küçük ama tenha bir sokağa dönecekti. Kestirme bir yol. Günün hiçbir saatinde kalabalık olmazdı o sokak, bu saatte kimse olmamalıydı. Belki birkaç sokak kedisi. Ne çıkar? Kedi olsun suç ortağın. Sokağa döndü. Birkaç metre arayla süzülen dev ağaçlardan birinin genişçe gövdesine yaslanmış sigara içen öğrencileri gördü. Benden suç ortağı olur mu, diye düşündüğünü ayırt edince güldü. Çocuklar fark etmesin diye gülüşünü aniden kaldırdığı elinin arkasına gizledi. Faillerin onu gördüğü yoktu neyse ki. Onları da geçti. İlerledi. Ana cadde görünür olduysa da hala birkaç adımlık yolu ve epeydir kollamakta olduğu ıssızlığı vardı şimdi. Beş metre ilerideki apartman boşluğunu gözüne kestirdi. Hızlandı. Çabucak halledilmeliydi bu mesele. Yüzünü sokağa dönüp eğildi. Botların fermuarı hızlıca açıldı. Önce sol ardında sağ ayak çıkarıldı. İyice geriye kaçmış çoraplara haksızca söylenildi. Çekilebildiği kadar çekilmiş çoraplar efendiliklerini bozmama konusunda uyarıldı. Ayaklar uzun süren bir rahatsızlıktan kurtulmanın gevşemesiyle serildiler botların içinde. Sokağı kolaçan etti. Gelen giden, duyan gören yoktu. Memnun bir gülümseyiş yüzünde, ana caddeye çıkmaya hazırlandı. Çıkışın hemen sonrasında karşıya geçmesi gerekecekti. Araçların geçişi mümkün kılacak kadar seyrelmesini bekledi.  Yola attığı üçüncü, yok dördüncü adımdı çoraplardan sağda olanı, ayağından yarı yarıya çıkmış sayılabilecek kadar sıyrıldı. Soldaki beşinci adımı beklemişti. Karşıya geçti. Durdu. Ayaklarına baktı. Üç etti, dedi. Üç, çok fazlaydı. Sabaha yakışmaz bir yılgınlıkla yürüdü yine de. Ama üç, gerçekten fazlaydı.




Mey

* bu öykü süje derginin 25. sayısında yayımlanmıştır.
http://www.yersizyurtsuz.com/suje/kasim_2017/sayfalar/suje_sf_5.htm


                                                  Magritte

10 Aralık 2017 Pazar

Kendimize Dair

Nahoş bir sakınımdı,
kendimizi - sözümüze mukayyet olalım - tutmak.

Bakışınız, derdi bir dilenci. O, yangın gözlü
bakışınız.
Bir bardak su vermez misiniz?

Kışkırtıcı bir duyumdu,
kendimizde - kendimiz yerin dibine batsın - sırrı
parlatmak.

Susuyorsunuz, derdi o arsız dilenci. Susuşunuz
sığ suda boğulmak.
Bir el uzatmaz mısınız?

Ve yine;
daraltılmış bir oluştu kaygımız,
kendimizin - kendimizin canı cehenneme - suflörü
hevesli belleğimizden çok çektik.

Konuşuyorsunuz, derdi haddini aşmış dilenci. Alev
sözlü ağzınız.
Gülüşünüzle soğutmaz mısınız?

Yalın olandan çekinirdik,
kendimizi - kendimizsiz kalasıya ve durmaksızın - süslerdik.

Görünmüyorsunuz, derdi bunalmışlığımızın dilencisi.
Yüzünüzü göğsüme gömmez misiniz?

Ve bi'de;
marazlı arzunun gölgesiydik. Kendimize - beter olsun kendimiz - birkaç beden büyük
varlığımızı sürükledik.

Islaksınız, derdi fütursuz dilenci. Aynı ırmaklara bu kaçıncı girmekliğiniz?
Artık gider misiniz?


Mey





3 Aralık 2017 Pazar

Şarkının Geçişi

Yüzündeki ifadeyi görünce sustum.
Sustum, sordum, güldüm sonra: Ne var?
Güldü o da. Söylemeyecek gibiydi.
Israra hazırlandığımı görünce, tamam der gibi baktı. Nefeslendi.
Biz de, dedi nice sonra. Hüzünlüyüm demezler.
Ne derler, diye atılıverdi sabırsızlığım. Utanmış gibiydi bakışı. Başını çevirdi.
Bizde, dedi sonunda. Bizde, başımdan bir şarkı geçti derler.
O birasına yumuldu, ben eski bir şarkıyı kovaladım. Hüzün bildiğini okudu.


Mey



23 Kasım 2017 Perşembe

Güzde Yüzün

Ahı alınmış
bir mevsimin uğultusu: Kızıl ve düşkün
yerin yüzünde.
Biraz yaprak, çokça rüzgar.
Döneniyor, deviniyor;
vurulup vuruyor.
Biraz ses, çokça keder.
İzliyorsun - sus -,
dinliyorsun - pus - Görüyorsun: hırçın bir tutku.
Ahı içinde kalmış bir yürüyüşü çiziyor, biliyorsun. Senin yüzüne.


Mey



10 Kasım 2017 Cuma

Günde ve Gecede

Gece uzuyor. Ve rüzgar, inildeyen bir köpek.
korkmuyorum.
Ağırlaşan göz kapaklarıma yaslanıp,
köpeğin açılmış ağzına bakıyorum.
Ne ışık
ne karanlık. Belki dipsiz bir hikaye.
Sen, ilerleyen güne sarılacaksın, hikaye başını alıp kendi bildiği yöne giderken.
Oysa elini uzatsan okşarsın köpeğin başını. Kızıl bir yaprak düşer yere,
eğilip alamazsın.
Gece sürünüyor. Ve rüzgar, oynaşmaya meyilli bir enik şimdi.
Korkma.
Sen hikayelerimi sev,
ben seni uyuyayım.


Mey






7 Kasım 2017 Salı

DUYUSAL ESARET ÖYKÜLERİ

 Yüksek sesle susuşun dedirttikleri…

I

neyin var, diye sordu yakındaki.
naçar bakışlı duraksadı önce. ve sonra dedi ki ;
gözlerimi onun söz’lerinden ayıramıyorum.

II
yüzündeki çizgilere utangaç bir tebessümle eşlik eden bakışın,
eşsiz bir yorgunluğun resmi gibi. zihnime mıhlanan. git!
 
III
zihninin orta yerinde, mani olunamaz serpilişiyle büyüyene bakakalmışlığının,
yaşayan bir şeye şaşırmalarının bitmeyecek gibi görünmesinin ruhuna saldığı: korkmuş mut. az daha sus !
 
IV
gözünü dikip bakmak o'na. bakışlarını başka varlıkların üzerinde dolandırıp dururken. gözünü dikip o'na bakmak. içinden, sadece içinden bakmak. dipsiz.
 
Son.

sesi, dili, söz'ü
yok gibiydi. göz'ü diyorum, zihnimdeki o deli göz'ü.
kendini yummadan az önce, " ne kadar azap eylediysek affola!" dememiş olsaydı.
yok gibiydi...      
 MEY


1 Kasım 2017 Çarşamba

Rüzgar / haiku

Kimseye gönül indirmeyecek
rüzgarlar esiyor. Başımda, başıma. Kimseye yar olmayacak o rüzgar.
Yaprağa ne de buluta. Esiyor. Bir tek başıma. Başımda.

Mey







30 Ekim 2017 Pazartesi

KAÇAK

Geceyi cılız sokak lamasının aydınlattığı ıssız sokaktan tok ayak sesleri geliyordu. Bitkin bir beden yorgun adımlar atıyor, elindeki çantayı sıkıca tutuyordu. Her an yere düşecek gibiydi. Tok sesler yavaşladı ve deniz mavisi gözler gözlerimde gezindi. İki saniyelik gezintinin ardından kavisli kaşlarını çattı etrafa bakındı. Çantasını diğer eline aldı. Terlemiş olan elini kadife ceketine sildi, durduğu apartman kapısının önünde bir süre oyalandı. Ceketinin cebinden şangırtıyla anahtarını çıkarttı. Boş sokakta yankılandı kilit sesi tıpkı bir çığlık gibi! Yorgun maviler son kez sokağı taradı. Son gücüyle içeri girdi. Evine girmişti artık güvendeydi! En azından öyle hissediyordu. Elindeki içi para dolu deri çantayı dolabına yerleştirdi. Biraz rahatlamaya ihtiyacı vardı. Salonunda duran eski şaraplardan birini özenle kadehe doldurdu. Sıcak bir duş aldı. Haklıydı yorgun adam güvendeydi. Şimdilik… soğuk yatağına girdi. Bugün çaldığı paraları düşündü, ardından komedinde duran bitmeyi bekleyen kitabına baktı. Elini uzattı kitabını açtı. Eskimiş sayfaların kokusu ona huzur veriyordu. Yazıların arasına kapandı maviler her şeyden habersiz… kapı sesine uyandı. Tedirgindi. Kimse onun kapısını çalmazdı ki! Ayağa fırladı. Kapısındaki küçük delikten bakmaya çalıştı. Kimse yoktu. Kapının açılma sesi, yerdeki zarfa uzandı. Kapısını kapattı iki kere kilitledi. Kapkaranlık odada pencereye ilerledi ucundan açtığı perdeden sızan güneş gözlerini kamaştırdı. Dar sokağı bir ipucu bulmak ister gibi taradı fakat her şey aynı görünüyordu. Yeni yeni alıştırdığı gözlerini karanlık odaya çevirdi. Perdeyi çekti kahverengi koltuğa gömüldü zarfı açtı. Dolma kalemle yazılmış saman kağıdını zarfın içinden çıkartı. Elleri titriyordu. El yazısıyla yazılmış kâğıdı okudukça tedirginliği artıyordu. Kâğıdı titreyen elleriyle zarfın içine geri koydu paraları sakladığı dolaba ilerledi ayakları atamıyordu. İşte korktuğu şey başına gelmişti. Paraları koyduğu çantayı aldı kadife ceketini geçiriverdi üstüne. Anahtarını alarak evden çıktı botlarının çıkardığı sert ses apartmanın duvarları arasında ilmek dokuyordu adeta. Asansörün geldiğini bildiren ses ardından gürültüyle açılan kapılar… zemin kata bastı ve cebindeki özensizce katlanmış peçeteyle alnındaki boncuk boncuk olan ter damlalarını sildi. Nasıl bir işin içindeydi böyle! Asansörün kapısı açıldığında önce etrafa bakındı yavaşça dışarı çıktı. Dünkü yorgun ve umursamaz adam şimdi fazla tedirgindi. Sokağın başına geldiğinde bir taksi durdurdu şehrin dışındaki uçuruma sürmesini rica etti şoförden. Elindeki çantayı yine sıkı sıkı tutuyordu. Cebindeki son parayı taksiciye verdi. Uçuruma yaklaştı aşağıdaki deniz çok güzel görünüyordu. Dalgalar kayalara çıktığında çıkan ses tek kelime ile harikaydı. Para dolu çantayı açtı kayalıklara doğru çevirdi çantayı. Paralar rüzgârın etkisiyle dans ederek uçurumdan aşağı süzülüyordu.  Bu para onların olmamalıydı. Biraz orada oturdu. Kayalıklardan gelen sesle huzur buldu. Peşini bırakmayacaklardı. Ama o çözüm yolunu çoktan bulmuştu. Rahat bir uyku çekecekti bedeni toprağın altında rahat edecekti. O buna inanıyordu. Sonunda her şeyden kurtulacak sessizliğe kavuşacaktı. Tedirgin olmayacaktı. Son bir kez mırıldandı;

“Affet beni kızım, affet!”  kayalıklarla birleşen ölü bir beden yeni bir günün olmayacağını simgeliyordu. Her şey bitmişti artık huzurluydu. O artık rahattı.

Ada Melekoğlu




26 Ekim 2017 Perşembe

Güz/haiku

Güz,
kızıl - kahve bir
ağırlık. Sokağın teninde.

Mey



23 Ekim 2017 Pazartesi

Yerleşik


                      " ne söyler ne gizler yalnızca işaret eder. "*


Susmuyor
söylemeyen bir şey.
Yanında yörende sanıyorsun. Hangi tarafa dönsen
şaşkın bakışın ve yokluk.
Kulak kesiliyor; dinliyor, arıyorsun, soruyorsun: Nerede?
Bekleyiş,
unutuş,
gelip giden anımsayış.
Alçalan
ve sonra yükselen, ardından yiten. Sar başa. Dön bitişe.
görülmeyecek, anlıyorsun.
İşitilmeyecek, onu da biliyorsun.
Ama söylemiyor, susmayan o şey.,
Sende.
İçinde.
Dibinde.


Mey

* Herakleitos









Biçimsiz

Tüm hikâye, hikâyeyi yanlış anlamasıydı. Yanlış okumaktan mustarip olduğunu söyleyip geçebilirdik ve bu minnacık hikâye yer kaplamazlığı, zihni yormazlığıyla kullanışlı bile olabilirdi o zaman. Okur, okuduğu ile anladığı arasındaki büyük uyuşmazlığı kabullenmeye yanaşmayınca asıl hikâye ile okurun kalbine çöreklenmiş olanının savaşı kaçınılmaz hale gelerek hikâyeyi cürümünden çok yakana dönüştürdü.

Hikâyeden kurtulmak istedi ilkin. Anladığı ve sevdiği hali yeterdi ona. Diğerini yok sayabileceğini, onu hiç okumamış gibi yapabileceğine inandırdı kendini. Ancak hikâye zihninde gizli bir köşeye yerleşmiş olmakla kalmayıp, olmadık anlarda çılgına dönmüş bir alarm gibi çınlayarak kendini dayatıyordu okuruna. Bazen, kış rüzgârının sertliğine rağmen, sararmış yaprakların ağaçlara inatla tutunmuş olduklarını gördüğünde başlıyordu o çılgın alarm. Yaprakların doğaya direncinde, kopup gitmeleri gerekiyordu aslında, zihninde çatışmakta olan hikâyelerden daha inatçı olanına benzer bir şey görüyor olmalıydı. Kimi zaman yağmurdu hikâyeyi çileden çıkararak, gizlendiği yerden verebileceği tüm tedirginliği vermesine neden olan. Yağmurlu günlerde başınızı pencere camına yaslar ve suyun size söylediklerini dinlerdiniz, okurun da yaptığı buydu. Suyun söyledikleri hep hikâyeye dair oluyordu son zamanlarda. Doğanın hikâye yanlısı bu tavrına içerliyor, o delirmiş alarmı nasıl susturabileceğini bilmiyor yine de hikâyeyi okumuş olmaktan pişmanlık duymuyordu. Şarkılar taraflılıklarını en başından ilan etmişlerdi, ancak kulak tıkanabilirlikleri ile kontrol altında tutulabiliyorlardı. Şiir deseniz, gözü kara müttefikiydi zihnine çöreklenmişin. Ne durmayı ne susmayı becerebiliyordu; şiir aksini iddia ediyor olmasına karşın. Şiirlerden, şarkılardan kaçabilir doğayı görmezden gelebilirdi. Zihnindekini ne yapacağına ise karar veremiyordu.


Okuduğu en iyi hikâye değildi; eksikliydi ve anlatım bozukluğundan mustaripti. Biçimsizliğini görmezden gelen büyüklenmesi ise çileden çıkarıcıydı. Okuduğu en güzel hikâyeydi diğer yandan, soluğunu kesiyor, büyülüyor, dile istemsiz takılan bir ezgi gibi dilinin ucunda tatlı tatlı sızlıyordu. Zihninde çatışmakta olanlardan hangisi ilki, hangisi diğeri karıştırmaya başlıyordu. Yukarı çıkan ile aşağı inen yol, bir ve aynıdır’ı kabullenmekten başka çıkar bulamıyordu.


Hikâye(lere)ye yeni bir isim verdi: Biçimsiz.


İki biçimsizle birlikte sürdürdüğü hayata alışamayacağını düşünmüştü. Yanılmış. Yine. Kendini rutine dönüştüren çatışmanın arasında yaşamayı öğrendi. Ağaçlara, pencere camına vuran suya, inatlarına vurulduğu sararmış yapraklara döndü yüzünü yeniden; şiir ve şarkıya boyun eğmeye ahdetti. Biçimsizi neredeyse sevdi:

O eli bir yerde kolu başla bir yerde; bir ucu gökte diğer ucu belirsizlikte duygu gelip yüreğime oturduğundan bu yana, başkalarının “ düzgün”, “ doğru” ya da “ iyi” sıfatlarını kullanarak işaret ettikleri hiçbir varlığa tahammülüm kalmadı. Biçimsiz olana özel bir düşkünlüğüm yoktu, yoktu ama şekli şemaili olmayan gelip yerleşti içime, neden atmalı sorusunun cevabını bulamayınca kabullenişi çare gördüm, diye anlattı soranlara.

Üç mevsim geçti. Üç koca mevsim.

Biçimsiz,

Tekinsiz

Ve

Tersinmez ‘in izinde üç mevsim.

Dördüncüsü ayma zamanıydı. Aydı.

Tüm hikâye, hikâyeyi yanlış anlaması sanıyordu. Yanılmış. Yine.
Tüm hikâye, hikâyenin var olmamasıymış...

Melek Ekim Yıldız / Mey






                             


















14 Ekim 2017 Cumartesi

İki Başına

Gölün kıyısındaki – öyle kıyıda ki neredeyse gölün içinde gibi- küçük tahta masada karşılıklı, karşılıklı değil aslında, sandalyelerini göle çevirmişler; her biri gölü kendi karşısına almış, oturuyorlar. Yüreği Dağlanmış ile Zihni Bulanmış.

Oturmuş göle bakıyorlar. Su kıpırtısız gibi uzaktan; daha yakından bakıldığında küçük çırpınışlarını içine yöneltip oynaşıp durduğu fark ediliyor. Baktıkları bu mu?  Suyun iç oyunlarını seyre mi dalmışlar bilinmez ama birbirleriyle ilgilenmedikleri açıkça görülebiliyor. Masada üç yudum alındıktan sonra unutulup soğumaya bırakılmış iki çay bardağı duruyor ve kül tablası izmaritle dolmuş. Buruşturulmuş sigara paketi kül tablasını ıskaladığından, masanın çirkinliğine dağınıklık ekleme işlevini yüklenmiş. Hava yağacak gibi, kara bulutların gölgesi göle düşmüş. Zihni Bulanmış sandalyesinde öne doğru eğilip, dirseklerini bacaklarına yaslayıp iki eliyle yüzünü avuçlamış.  Gölü izlemeye dalmış olduğu düşünülebilirse de, gözleri açık değil aslında. Sudan karaya vuran esintinin zihnindeki sisi dağıtabileceği umuduyla yarı uyur yarı bekler gibi.  Zihninin karışmaya meyli yeni değil, yatkınlığı oldum olasıydı ama bunca bulanmışlığı ilk. Şaşkınlığı düşüncelerinin med-cezirli saldırısının şiddetine daha çok.  Zihnindeki savaştan yorgun, kendini buraya atıvermiş; avuçladığı yanaklarından yayılan ateşi görmezden gelebileceği bir dinginlik bululabilme umudu sürmekte. Ağzını bıçak açmayan Yüreği Dağlanmış’ın sessizliğini bir armağan olarak minnetle kabulleniyor. Gözlerini açıp, başını belli belirsiz ondan yana çeviriyor. Yüreği Dağlanmış, kendisinin aksine sandalyesine yaslanmış, ifadesiz gibi görünen yüzündeki dinginliğin sahteliğini gizleyemeyen gözlerini gölün diğer kıyısına dikmiş. Zihninden yola çıkıp dudaklarının ucunda güçlükle durdurabildiği kahkaha her şeyi daha berbat bir hale getirirdi. Bir gülüşü susturmanın kötülük olduğunu biliyor ama kimileyin susturmamak daha büyük kötülük olurdu, diye ikna ediyor kendini. Biz ikimiz. Zihni Bulanmış ile Yüreği Dağlanmış. İki başına. Bu üç yarım cümleyi peş peşe geçiriyor zihninden. Yarımmış gibi görünen üç cümle. Biz ikimiz. Zihni Bulanmış ile Yüreği Dağlanmış. İki başına. Bulanık zihni düşüyor aklına yine. Az önceki kahkaha pusuda beklemekte biliyor.  Kahkahayı durmak için gözlerini kapatmaktan başka çare bulamıyor.

Yüreği Dağlanmış, yanındakinin verdiği mücadeleden habersiz, göle bakmayı sürdürüyor. Tüm duyuları kalbine inmiş acıya odaklanmış, başka bir şeyin ayırımına varacak durumda değil. Susuzluk hissi yeniden gelip oturuyor o sırada ağzına. Diliyle ıslatıyor onu son günlerde sıkça yaptığı gibi. Acısının inanılmaz bir susuzluk hissi verdiğini yanındakine söyleyecek gibi oluyor ilkin, sonra sessizliği bozmanın manasızlığı fikrine,  bir de onun zihnini daha çok bulandırma endişesi eklendiğinden, vazgeçiyor. Suya duyduğu ihtiyaca takılıyor aklı çokça.  Göle daha dikkatli bakıyor, aklına o dize geliyor ister istemez: “ yüreğin orada işte, o fısıldayan suda.”   Zihninin suyu zikretmesiyle birlikte bedeni şiddetle arzuluyor onu; cayır cayır yanan ağzına dokunuyor parmakları kendiliğinden. Sanki dağlanan yüreği değil de ağzı.  Masadaki yarı dolu ve içindeki çoktan soğumuş çay bardağına takılıyor gözü. Uzanıp eline alıyor ve dudaklarını ısısını kaybetmişliğinden tatsızlaşmış çayla ıslatıyor bu sefer. Zihni Bulanmış gözünü açıp ona doğru dönüyor. Yenisini istesene, diyor Yüreği Dağlanmış’ın yüzündeki buruşmaya bakıp gülerek. Ondan gelen, ağzım kupkuru, dudaklarım yanıyor cevabının üzerine, benim de yanaklarım alev alev, diyor. İlk kez gülüşüyorlar, birbirlerinden utangaç bakışlarını gizlemeye gerek görmeden gülüşüyorlar. Sessizliğin bozuluşundan cesaret alan Yüreği Dağlanmış, karşı kıyıdaki ördekleri görüyor musun, diye soruyor. Karşı kıyıya hiç bakmamış olan Zihni bulanmış, merakla çeviriyor başını o yana. Orada ördek yok, saptaması bakışları tüm kıyıyı taramayı henüz bitirmemişken geliyor. Hangi ördekler, diye soruyor. Yüreği Dağlanmış eliyle işaret ediyor, karşıda işte, diyor. Hafifçe öne eğilerek daha dikkatlice bakıyorlar ikisi birden bu kez.  Haklısın yok, gitmişler galiba, diyor üzgün bir sesle Yüreği Dağlanmış. Zihninin var – yok karmaşasına dalmak üzere olduğunu fark eden beriki, aceleyle, bir var bir yok işte bazı şeyler, diye cevap veriyor. Görememek var olmayışa karar vermek için yeterli neden olabilir mi, sorusunun zihnindeki keşmekeşe eklenmeye hazırlığının bilincinden paniği. Bunu durdurmanın bir yolu olsaydı keşke, diye düşünüyor.

Acıya öfkeliyim, diye itiraf ediyor kendine Yüreği Dağlanmış.  Bunca susamanın, içindeki ateş sönmeyecek hissiyle dolanmanın nedeni bu, diye düşünüyor. İçimde çifte ateş var: acının ve öfkenin ateşi.  Göle düşen karanlığa bakıyor, yağmur indirecek diye düşünüyor. İndirsin. 
Tek tük düşmeye başlayan yağmur damlalarından bir kaçı yüzüne isabet edince gözlerini açan Zihni Bulanmış, başını önce gökyüzüne sonra Yüreği Dağlanmış’a çeviriyor. Birbirlerine bakıp, tebessüm ediyorlar.  Feci indirecek, diyor Yüreği Dağlanmış. İndirsin, diye cevaplıyor onu. İndirsin, ateşe karşı su.  Kalbe karşı düşünce. Var’a karşı yok. Hep’e karşı hiç. Uyumsuzluğun bittiği bir dünya, her şeyin bittiği bir dünya olacaktır; yani olmayacaktır, diyen huysuz adamı anımsıyor. Bulanıklığı geçer gibi oluyor ilkin, ardından karşısında korku hissini kontrol edemediği yoğun bir sis tabakasının zihnine hepten yerleştiğini fark ediyor.

Yağmur şiddetle iniyor nihayetinde. Birbirlerine bakıyorlar. Oturalım, diyor Yüreği Dağlanmış. Yürüyelim, karşılığını veriyor Zihni Bulanmış. Gökten ateşlerine hışımla inen suyun şiddetinin her iki seçeneği de aynılaştırdığını fark ettiklerinde kahkahayı durdurmak için neden kalmıyor. Kalkıp göl kıyısı boyunca, kendilerini ne ateşten ne de sudan sakınarak yürümeye başlamadan önce, epeydir içlerinde tuttukları o cümleleri anımsıyorlar buruk tebessümlerine eşlik etsin diye:
İki başına yürüyelim.
Adımlarımızın sessizliğine,  yürüyüşümüzün sessizliğine,  kafamızın sessizliğine eşlik ederek.
Ve
( sen ol ve olma yanımda)


Melek Ekim Yıldız / Mey



10 Ekim 2017 Salı

Sunu

Gününün orta yerine bırakıyorum:
Derin bir soluk;
veya o tatlı sızı,
olmadı dipsiz hikâye.
O da olmazsa, gülüş.
Hiçbiri uymazsa şu eski şarkı.
Özlediklerinden biri için. Al !

Mey




8 Ekim 2017 Pazar

Bükülmüş

Gün son soluğunu verecek gibiydi. Göğ’ün kıyısına inen kızıllık, akla ancak serinleyebilmiş bir yaz akşamüstünü getirse de eylülün tam dibiydi. Yerini bulmuş ve yerleşmiş bir oluşun varlığı, yadsınamaz ölçüde hissedilir olmaya başlamıştı. Bir şey yerini bulmuş, yerleşmiş ve hep oradaymış gibi kabullenilmişti. Bir süredir paçama yapışmış olan üzüntü de orada, yerindeydi elbette. O da varlığı kabullenilmiş olduğundan “ bendendir “ denilerek sahiplenilmiş; o ne idüğü  belirsiz ben’e buyur edilmişti. Yazın sıcağını aratan bunaltı hafiflemiş, akşama evirilen gün çekilirken ortalık bir parça serinlediğinden hareket mümkün hale gelmişti. Oturmayı sürdürsem mi, kalkıp biraz dolansam mı yoksa’dan başka sorusu olmayan zihnim, harekete hazır bedenimin hevesini enikonu kaçırmıştı. Masanın üstüne, oturur oturmaz, sigarayla birlikte çıkarılmış kitap, kapağı açılmadan öylece duruyor, bardaktaki çayın yarımlığı, baktıkça, yüreğimi burkuyordu. Ne ağzımın ne zihnimin tadı kaldığını hatırlattım kendime. Cılız bir karşı çıkış; bu böyle gitmez, toparla kendini der gibiydi. Onu susturdum. Kendimde kendime dair hiçbir fikri olmayan o yan, epeydir canımı sıkıyordu. Sahte umut ve neşe pompalamaya çabalayışları, görüntüyü kurtarmaktan başka işe yaramayacak – ona sorsanız epeyce parlak – fikirleriyle tahammül edilmez oluyordu. Sus dedim sus. Pısıverdi.

Gelen geçene bakar, oyalanırım diye düşünmüştüm buraya otururken. Zaman geçer, zamanın geçişini hissetmezsem her şeyin biraz daha yolunda olduğunu düşünebilirim. Oysa zaman damarlarımda dolaşan, dolaşırken sıcağıyla yakan, ateşini nereden aldığını bilmediğim kaynayan bir sıvı nicedir. Uykuda karabasan, bilinç halinde hesaplanabilir bir ağırlık. Zamanla hafifleyeceği iddiası ise eski bir yanılgı. “Zaman Ben’de bir fay veya bir çatlak “ ! Zaman kaybın, kaybedilenin ve kaybetmiş olmanın hatırlatılması. Belleğin gardiyanı biraz da. Zamanın içinde bir şeylerin meydana gelmesi yerine, zamanın kendisi meydana gelir, cümlesini yineleyip aynada kendine dil çıkarmak zamanı düşünmek. Bendeki çatlağı oluşturanın ne olduğunu bilip, onu dolduracak malzemeden yoksun olmanın üzüntüsü paçamda. Yürürken ayağımı sürüyorum ve zaman efendi biliyor bunu. Yalnız o görüyor, gördüğünden biliyor, bildiğinden ateşliyor damarlarımda akanı. Razı geliyorum, ne yapayım?

Akşam aniden inmişti. Sokaktaki kalabalığın azalacağı yoktu. Yerimden kıpırdamayacaktım. Sokağa inmeye, inip tanıdık tanımadık yüzlere bakmaya, bakmasam bakışlarımı yere dikmeye, ellerimi cebime sokmaya, küçük veya büyük adımlar atmaya, bir bakkal bulup bir paket sigara istemeye, caddenin karşısına geçmeye, geçerken gelip geçen araçları kollamaya, ağaçların yaprakların hafif esintiyle titreyişlerini fark etmeye, kendimden uzaklaşıp sonra yine kendime dönmeye mecalsizdim. Bardakta yarım bıraktığım çayı tazelemekten bitap düşmüş garson “ kapatıyoruz” diyene kadar orada oturacak, oturacak ve “ dönen Bir olsaydı işe kendinden ayrılmayarak başlardı “  diyen bir adamın bu dediğini düşünecektim. Doğal bir yanılsama, esasında felsefi bir yanılsamaya dönüşür diye uyaracaktım kendimi. Sonra garson gelip, kapatıyoruz diyecekti. İtirazsız kalkacaktım. Gece ertesi günün “ hızlandırılmış tekrar”ına hazırlanırken eve doğru yürüyecektim.

Paçamda beni yavaşlatan üzüntüm, içimdeki bükülmüşü taşımaktan bitkin yürümüştüm kalabalığı nispeten seyrelmiş sokakta. Ben’deki çatlak genişledikçe genişlemişti o akşam.



Mey




3 Ekim 2017 Salı

SÖZÜN YAKINLARINA ULAŞMAK İÇİN ÇEKİNGEN VE SABIRLI BİR DENEME*

İlkin şaşırmama şaşırıyorum, ardından gözlerimi, küçükçe sayılabilecek, kırmızı kabından istekle dışarı çıkmış o ayaklardan ayıramayışıma. Zahmetli. Hafifçe öne eğildiğimde istediğim açıdan görebiliyorum onları ve o pozisyonda kalmak dikkat çekebileceğinden, istemeden de olsa geriye yaslanıyorum arada bir. İlgimi tümüyle üzerinde toplamış o ayakların kabı ayrı bir hikâye. Kırmızısı öyle göz alıcı ki, dışarı çıkmış olmakla rahatlamış görüntüsü, akıl almaz bir estetik duyarsızlığı vurguluyor, rahatsız ediyor ve hiç istemememe karşın az sonra konuşmaya başlayabileceğimi haber veriyor. Başımı çevirip, ayakların sahibine bakıyorum. Kendisiyle konuşma arzusu duymama yol açacak bir yanı yok, kabından çıkmış ayaklarından başka bir neden vermiyor oturuşu bana. İnsan neden bir belediye otobüsünde ayakkabılarını çıkarır ki, diye düşünüyorum, üstelik bu kadar güzel olanları. Bu kadının yanına oturmuş olmak talihsizlik besbelli.

Otobüsün durakta duruşunun sertliğini bahane ederek öne eğiliyorum yine. Tırnakları muhafazakarca rakı beyazına boyanmış o ayakların, bunca kırmızı bir ayakkabının içinde ne arıyor olabileceği sorusunu es geçmeliyim belki de. Geriye yaslanıp talih hakkında düşünmeye başlayabilir; ayakları, kabını, onların sahibesini zihnimden atıp, bu beladan kurtulabilirim. Bilirim bunları yapabilmeyi. Muktedir olduklarımın bir çekiciliği yok oysa bende. Geriye yaslanıyorum. Kadının ben yokmuşum, ilgim yokmuşcasına, aldırışsızca otobüsün penceresinden dışarıya odaklanmış bakışlarına öfkelenmeye başladığımı bilerek geriye yaslanıyorum. Benden yana dönmeli, mahcup gülümseyerek “ acıtıyorlar” demeli ayakkabıları işaret ederek. Sormaya hazırlandığım tüm soruların yanıtlarına sahip birinin bilgeliği olmalı gözlerinde. Aksi halde, bu hikâyenin gideceği – gidemeyeceği ya da – yer kimi mutlu edebilir ki?

Kırmızı ciltli, el yapımı o defter aklıma düştü düşeli, hikayelerimi yalnızca belediye otobüslerinde yazabiliyor oluşumun dayattığı bu yolculuğun, hangi durakta sona ereceğini az çok seziyorum şimdiden. Öfkemin gerçek nedeni bu sezgiyle ilgili olabilir. Kırmızı ciltli defter imgesi ve belleğimin ihaneti el ele vermiş; düşünülmüş, ince ince kurgulanmış hikayelerimi biter bitmez kaybetmeme neden oluyor. Bu durumsa daimî iç sıkıntısına ek olarak o deftere ihtiyacımı giderek kocamanlaştırıyor.

Defteri bir yerde görmüş değilim, hatta varlığı bile şüpheli bu nesnenin bende yarattığı tutkunun hastalıklı olduğunun da farkındayım elbette. Farkındalığın olan’a gücünün yetmemesine de üzülmüyorum.  Yapmam gerekeni yapıyor, her sabah ve akşam bindiğim belediye otobüslerinde kimsenin okuyamayacağı ve tarafımdan düşünülür düşünülmez unutulacak hikayeler kuruyor ve şiddetle o defteri özlüyorum sadece. Biliyorum ki, her şey; düşünmek, duymak, kurgulamak, yazmak ve konuşmak bir denemeden ibaret. Sabırlı ve çekingen bir denemeden.


Şimdi yanımda rahatlamaya çalışarak gerinen, kıvrılan, uzanan o çıplak ayaklara bakarken hikayemi neresinden tutacağımı düşünüyorum. Kendisine ızdırap veren ama muhteşem göründüğü için vazgeçilmeliğini ilan etmiş o kırmızı ayakkabılara ve doğal olarak onların içindeki bedene yönelebilir hikâye. Ya da o ayaklardan ve ayakkabılardan gözünü almayı beceremeyen şu saplantılı zihne de gidebilir koşar adım. Kararsızlık içimi burkuyor ve zihnimim yenilgi bayrağını çekmek üzere oluşunun sezgisi, deftere sahip olamamak, onu bulamamak kadar canımı yakıyor. Yine de deniyorum. Hiç yapmadığım kadar zorluyorum hikâyenin her iki biçimini de. Otobüs bir virajı gereksiz hız ve keskinlikle alırken, bedenimle birlikte zihnim de savruluyor bir şu yanımdaki kadına bir öte yanımdaki boşluğa. Bile isteye  boşluğa veriyorum kendimi ve anlıyorum. Bu hikâye yazılmayacak; bu hikaye de onlardan biri olacak: kendini yazdırmayanlardan. Anlıyor, kabul ediyor, hiç ama hiç üzülmüyorum. Bu otobüste işimin bittiğinin bilinciyle ilk durakta iniyor, evime doğru yürümeye başlıyorum.

Eve ulaşır ulaşmaz masamın üzerinde beni bekleyen, yazılamayan veya kendini yazdırmayan hikâyelerimi listelediğim yeşil ciltli defterimi açıyor, gereken notu düşüyorum olabildiğince özendiğim el yazımla. Defteri kapatırken, günün birinde kalemimden çıkan en güzel hikâyenin bu listenin kendisi olacağını düşünüp, tebessüm ediyorum.



*Metnin başlığı Maurice Blanchot’un Yüceler Yücesi romanındaki bir cümlesinden çekip çıkartılmıştır.

MEY







26 Eylül 2017 Salı

BULVARDA

Adımını dışarı atar atmaz yüzünü yalayan ayazla irkildi. 20:20. Sokak neredeyse boş. Sola, yöneldi, sinemanın yanından geçerken duraksar gibi oldu. Girse, girmek istiyordu. Açtı, filmi başka zaman izleyebilirim diye düşündü. Bulvara çıkan sokağa, Olgunlar’a saptı. Kahvenin yanından geçerken içeri göz attı, tanıdık kimse yoktu. Bu saatte, kim olacaktı ki diye düşündü. Çantasından eldivenlerini çıkarmaya üşendiğinden ellerini ceplerine tıkıştırıp adımlarını hızlandırdı. Sokağın sonuna doğru, açık hava sahafları adını verdiği kısım başlayacaktı ve oradan geçerken, başka geçiş yolu yoktu, tezgâhlarını toparlamakta olan kitapçılar her zamanki soruyla keseceklerdi önünü: aradığınız bir şey var mı? Ne ararsanız bulabilirdiniz o tezgâhlarda. Eski kitaplar, kullanılmış soru bankaları, çok kazandırır umuduyla basılmış ve umudu boşa çıkarmış üç liralık çoksatarlar, fotokopi yabancı dil ders kitapları ve elbette korsan basımlar. Aradığım bir şey yok manasında sallayacaktı başını her bir tezgâhın önünden geçerken. İnsan bir kitabı aramaz, bulur demeyecekti ama her seferinde aklından geçirdiği halde. Opera Meydanı’ndan 20:30’da hareket eden otobüsün durağa erken gelmiş olma olasılığını tartacak ve adımlarını hızlandıracaktı. Sahafları geçer geçmez, bulvara çıkmadan az önce yine tenhalaştı sokak. Sokaklarını erken terk etmek alışkanlığındaydı şehrin insanları. Herkes evine koşuyordu ilk akşamdan. Memnun ol buna, diye düşündü. Memnundu. Soğuktan buz kesen kulaklarını paltosunun yakasına saklamaya çalışarak bulvara çıktı.

Bulvar sokağa oranla daha hareketliydi. Bir ucu Ulus, diğer ucu Kavaklıdere’ye uzanan uzun caddenin aşağı yukarı ortasındaki Bakanlıklar’dan çıkmıştı bulvara. Caddenin karşısındaki durağa geçebilmek için üst geçidi kullanacaktı, içi bulandı. Kentlilerin tüp geçit dedikleri köprüye doğru yürüdü. Merdivenleri tırmanırken, az sonra gireceği tüpün kötü kokusu burnuna ulaşmıştı bile. Çabuk çabuk geçti tüpü, açık havaya çıkar çıkmaz tuttuğu soluğu bıraktı. Durağa baktı uzaktan, boştu. Otobüsün bu kadar çabuk gelmiş olması olası gelmedi, rahatladı. Asıl rahatlama, otobüsü beklerken gövdesine sırtını yaslayıp sigarasını tüttüreceği çınarın etrafında kimselerin olmadığını görmesiyle geldi. Şimdi beni kucaklayacak sevinciyle yürüdü ağaca doğru. Yapraklarını çoktan dökmüş yaşlı ağacın kuru dalları hafifçe titriyormuş gibi geldi, gülümsedi.  Akşamların ıssızlığında onunla içinden ve içten konuştuğundan kimseye bahsetmemişti. Ağaca yaklaştı, elini cebinden çıkarıp geniş gövdesine değdi usulca. Işıklandırılmış caddeye düşen gölgesine baktı ağacın. Cebinden sigarasını, ateşi çıkarıp yerleşti yerine. Saatine baktı, daha var diye düşündü. Sigarayı yaktı, caddenin uzak köşesine, otobüsün geleceği yöne baktı. İçine aldığı dumanı savurdu ileri doğru. Anlatmaya başladı.
Bu cadde, dedi ağaca. Bu cadde sınıfsal çeşnisiyle seni de düşündürmüyor mu? Ağaç sessiz kaldı bizce. Umursamadı. Düşün, dedi. Opera’dan bu yana ve bu yandan Kavaklıdere’ye dek uzanan o meşhur tabakalaşmayı göreceksin sen de. Operadan çıktın Kızılay’a dek piramidin en alt kısmından geçerek yürüyeceksin. Kızılay’dan Bakanlıklar’a geçerken ortalamanın havası saracak seni. Ve ardından tam buradan yukarı doğru yürüdüğünde, kaldırım taşlarından caddenin iki yanına sıralanmış mağazalara, o mağazaların vitrinlerine, o vitrinlerde sergilenen türlü nesnenin etiketine kadar üst kısımda olduğunu hatırlatacak her şey. Sustu. Bir sigara daha istedi canı. İtiraz bekliyormuş gibi ağaca dikip gözünü, paketi çıkardı cebinden. İçinden çektiği sigarayı dudaklarının arasına yerleştirip paketi çantasına attı bu kez. Çakmak yanmakta direndi önce, sinirlenecek gibi oldu buna. Nihayet sigara yandığında sırtını yasladı yeniden ağacın gövdesine. Başını kaldırıp yükseklerdeki ince dallara baktı. Yakında bahar gelecek diye haber verdi. Yeşilleneceksin, yaprakların olduğundan heybetli görünmene neden olacak. Gün gün güzelleşeceksin ve şu caddenin eşitsiz salınışı umurunda olmayacak, dedi. Canı kavga istiyor gibiydi, söylenmeyi sürdürdü. Dakikalardır sessizliğini sürdürmekte olan ağaca ters ters bakıyordu bir yandan da. Sonra utandı yaptığına, sustu. Caddenin iki yanında uzanan tüm çınarlardan utandı. Öyle ya, dedi. Nasıl da düşünememişti. Upuzun bulvar boyunca eşitliği sağlayan tek şey çınar ağaçlarıydı. Caddenin iki yanına sıralanmış bu yaşlı çınarlar tüm bulvarı kucaklıyor gibiydiler. Sevindi bu kavrayışa ve sigarasını bitmeden söndürerek gönlünü almaya çalıştı ağacının. Bu sırada beklediği otobüs durağa yanaşıyordu. Gövdesini okşayarak veda etti ağacına ve otobüse doğru yöneldi. Biletini basarken otobüsün geniş camından son kez baktı, bu esnada ağacın komşu çınara dönüp, aşk öyküleri yazmayı bıraktığından beri böyle bu, üzülüyorum haline dediğini duymadı.


Melek Ekim Yıldız ( Mey )



23 Eylül 2017 Cumartesi

Parlak

Kalbinizin karanlığında tuttuğunuz
sır;
verdiği sözü tutamayan atışların arasından
görünür olur ayın parlattığı gecelerde.
Gözlerinizi yumamazsınız. Alışacaksınız.


Mey




21 Eylül 2017 Perşembe

Dahası...

Bilmeden neresine değdiğimi
şiirler tuttum sana. Dahası, sıradaki dize
sıyırırken ardına yüzümü sakladığım boyayı;
dahası, beklerken beklemeye dair ne varsa katarak
içime çektiğim soluğa;
dahası, ağzımdaki eğreti kızgınlığı
gemleyerek gülümserken; dahası,
o dize senin bu dize benim'i gizleyerek bilenden - bilmeyenden;
dahası, küskünlük hangi çiçeğin adı bilmezden gelerek; dahası,
biraz Celan, biraz Ritsos, fazlaca Uyar, az daha abartıp Nazım, dedim.
Adları - adını - mırıldanarak. Dahası, her imgeye gönül indirmeye teşne,
hikayeden aldırışsız durdum; dahası,
mısra dizdim boynumdaki çukura.
Dahası, boğaz dokuz boğumdu. Yutkundum, yutkundum,
sus oldum.
Şiir sana indi, dahası...


Mey






20 Eylül 2017 Çarşamba

SÖYLENMEMİŞ SÖZ TOPLAYICISININ MEKTUBU

Bu bir mektuptur ve tüm mektuplar gibi söyleyecek bir sözü vardır ve sözün ağırlığını daha fazla taşıyamayacağına canı gönülden ve kalpten inanmakta olan biri tarafından kaleme alınmıştır ve kime nasıl ulaştırılacağı henüz tam ve kesin olarak bilinmemektedir. Ve bu bilinmezlik bu mektubu kaleme alan kişinin canını sıkmakta ve aklını karıştırmaktadır.

Bu mektubu alan kişi, her kim olursa olsun, söylenmeye çalışılan sözü anlaması gerektiğini kavramak zorundadır, aksi takdirde bu mektubu yazan kişinin bu mektubu yazmasının hiçbir anlamı kalmayacak ve bu mektubu boşu boşuna yazmış olacaktır. İşte en çok bu mektubun anlaşılamama olasılığı bu mektubu yazan kişiyi, bu mektubu yazmakla iyi edip etmediği konusunda düşündürmektedir. Ondandır ki bu mektubu yazan kişi, bu mektubu yazmadan önce olabildiğince düşünmüş; bu mektubu yazıp yazmamaya bir türlü karar verememiş ama bir sabah uyandığında, bu mektupta söylenecek sözün söylenmesinin başka yolu olmadığını anlamış ve bu mektubu yazmaya karar vermiştir.

Bu mektubu yazan kişi, aslında, söyleyecek sözü olan mektuplar yazmaktan başka işleri de olan, oldukça meşgul biridir. Her sabah erkenden uyanır. Önce kedilerini – bir tekir: mağrur ve huysuz; bir Ankara kırması: tam bir çapkın -  sonra da kendini doyurur. Bütün sabah denizi görebileceği bir yere yerleştirdiği koltuğuna oturup söylenecek sözleri biriktirir. Söylenemeyecek sözlerle uğraşmanın aptalca olduğuna inanmıştır. Koltukta oturup denize bakarken balığa çıkan küçüklü büyüklü deniz araçlarını izler ve bir balık olsaydı da söylenmesi gereken sözleri biriktirme gibi zorlu bir işi olmasaydı, acaba nasıl olurdu diye düşünür bu mektubu yazan kişi. Bu mektubu yazan kişinin ara sıra onu ziyarete gelen birkaç arkadaşı vardır. Onlara zencefilli çörek ikram eder ve onlarla konuşur. Onlar da onunla konuşur, sonra giderler. Onlar gidince söylenmesi gereken hiçbir sözün söylenmemiş olduğunu fark eder bu mektubu yazan kişi. Söylenmesi gereken sözler yine söylenmemiştir ve ne olacak bu işin sonu diye düşünerek söylenmesi gereken ama söylenmemiş sözleri, onları biriktirdiği kutusuna özenle yerleştirir. Öğle sonları evden çıkar, küçük adımlarla yürümeye başlar. Bazen dağlara bazen denize doğru yürür. Attığı her adıma dikkat eder, yerlere iyice bakar. Olur ya, benden birkaç dakika önce buradan geçen biri söylenmesi gereken bir sözü düşürmüş olabilir, diye düşünür. Bunu düşünmekte çok haklıdır çünkü mutlaka bir tane söylenmemiş söz bulur. Bu hiç değişmez.

İnsanların bunca konuştuğu düşünüldüğünde söylenmeden kalmış sözlerin çokluğu başkalarını şaşırtabilir; ama bu mektubu yazan kişi için durum çoktan kabullenilmiş olduğundan şaşırmakla zaman kaybetmenin anlamı yoktur. Bir ırmak gibi akıp giden ve içinde ikinci bir kez yıkanılmayı olanaksız kılan hayat değil, hayatın içinde söylenmeden kalmış olan sözlerin oluşturduğu o azgın nehirdir. Söylenmeden kalmış hiçbir sözü ikinci bir kez ağza almak mümkün olamayacağından, birinin o ırmağa dalıp yapabildiği kadarını kurtarması gerekmektedir. Bu yüce görevin kendisine biçilmiş olduğunu epeydir bilmekte olan bu mektubu yazan kişi, ödev duygusunu içinde büyük bir ciddiyetle saklarken, üstündeki yıldızlı gökyüzüne göz kırpmayı asla ihmal etmemiştir.
Bu mektubu yazan kişinin bu mektubu yazmadaki amacı, söylenmemiş sözleri biriktirmekten yorulmuş olması ya da biriktirdiği onca sözü ne yapacağını artık bilememesi değil, gün geçtikçe hızını artıran o azgın nehirle tek başına mücadele etmenin olanaksız hale geldiğinin farkında olmasıdır. Bu mektup bir yardım talebidir ve bu mektubu alan kişinin iki eli kanda dahi olsa koşup yardım etmesi gerektiğini anlatmaya çalışmaktadır. Çabasının sonuç vermemesi halinde bu mektubu yazan kişinin diğerlerini uyarma görevi başarısızlıkla sonuçlanacağından, bu mektubun da gidip gidebileceği yer söylenmesi gereken ama söylenemeden kalmış sözler kutusunun dibi olacaktır. O yüzdendir ki, bu mektubu alan kişinin bu mektubu okurken aklından çıkarmaması gereken şey, okuduğu her sözcüğün kaderinin kendi zihninin bu sözleri anlayıp anlamamasına bağlı oluşudur. Bu mektupta söylenmeye çalışılan sözün bu mektubu alan kişi tarafından anlaşılmaması, o sözün, söylenmesi gerekirken söylenmemiş sözler nehrine eklenmesine neden olacak ve o nehir bir zaman hepimizin içinde boğulacağı bir denize dönüşecektir. Yeterince ve doğru anlaşılmamış her söz, söylenmesi gerekirken söylenmemiş bir söze dönüşürken, söyleyeni de dinleyeni de nehrin dibine gönderecek denli ağırlaştırır. Bu mektubu yazan kişinin tek umudu,  henüz ağırlaşmamış bir zihin varlığıdır.

Bu mektubu yazan kişi, yazdığı onca sözcüğe rağmen, söylenmesi gereken ama söylenmeden kalmış bir söz bırakmış olduğu şüphesini içinden atamadan bu mektubun sonuna gelmiştir. Bu mektubu yazan kişi, az sonra bu mektubu bir zarfın içine yerleştirecek; zarfın yapışkanlı kapak ucunu diliyle ıslatarak zarfı kapatacak ve bir yandan da, acaba bu mektubu yazan kişi bu mektubu alan kişinin gözlerinden öper ve yollarını gözler, diye yazsa mıydım, diye düşünecektir. Geç kalmış olduğundan düşüncesinde kalan o sözleri, söylenmesi gereken ama söylenmemiş sözler kutusuna yerleştirmekten başka çaresi kalmayacaktır.



Mey



15 Eylül 2017 Cuma

Sözceleme…

Söz çoktan hazırdı. Döküleceği ağzın hazır olduğu şüpheliydi; asıl şüphe ise işitecek kulağa yönelikti. Muhtemelen hazır değillerdi. Ne ağız ne de kulak.

Ama söz hazırdı ve çoğalıyordu. İlkin bir iki küçük cümle. Neresinden baksan üç sözcüğü aşmayacak cümlecikler. Ardından, bir cümlenin alabileceği sözcük sayısına dair şaşkınlığı körükleyecek denli çoğalmaya başladılar. Kiminin süsü püsü yerindeydi, kimi gücünü sadeliğinden alıyordu. Kiminin güveni yoktu yaratacağı etkiye, kimisi de sabırsızca akma telaşında. Çıkacakları ağızda hem titreyiş hem büyükçe bir tereddüt hem de zorlayıcı bir kıpırtı halindeydiler. Zihnin hesaplamalarının ürünü olanlar biraz daha ağırbaşlı, temkinli görünüyorlardı. Asıl sorun kalbin dayatması sonucunda varlık bulmuş olanlardı. İşte onlar yatağı yeterince hızlı akmaya izin vermezse bir yol bulup akmaya kararlı nehirler gibiydiler. Ağzı sımsıkı kapalı kalma durumunda bırakıyordu bazen bu inatları. Henüz hazır değil; ne ağız ne kulak, dense de dinlemek istemiyorlardı.  Bekleyiş bir bendi zorlayan suya dönüşmelerine neden oluyordu. Akmaya meyilli bir suyu durdurabilecek bir bent olmadığını ağız biliyordu, kulağın öğrenmesine ramak kalmıştı.

Sese dönüşmeye meyletmiş söz çoktan hazırdı. Ağız değil, kulak da. Yatağımızda akmak zorunda değiliz fikri kimden çıktı bilinmiyor. Bir ağıza ve kulağa ihtiyacımız yok inancı çok hızlı yayıldı çoktan hazır olan söz güruhunun arasında.  Birinin diğerine şöyle dediği işitiliyordu: birkaç parmak ve o parmaklardan çıkanın üzerinde dolaşacak bir çift göz de yeter. Şimdilik, tamamlamasının kimden geldiği konusu hala çok net değil…





Mey



13 Eylül 2017 Çarşamba

Bellek Kırılması

Gezinirken aşk'ın zamanına
gerilmiş ipin incesinde. Kırıldı bellek.
Güneşin sıcağıyla yanmış bedeninin sarısına aldırmadan;
bir zaman'ın yeşilinin derdindeki o ot gibi sindi yol kıyısına.
Unutmasa da hatırlamıyor.


Mey


Lapsus

Uzun, upuzun bir mektuptu niyeti. En baştan, her şeyi, ama ne varsa, olan biten her şeyi anlatma arzusunun yakıcılığı dolanıyordu ayağına gündeliğin kalabalığı arasında. Öte yandan anlatma çabasının saçma olduğunu biliyordu. Anlaşılırın yazılmasına ihtiyaç yoktu; anlaşılmazlığı ise yazmaya kalkmak naçardı. Biliyordu. Yine de arzu… Arzu yakasını bırakmıyordu.

Arzu. Kendi kendinin düşmanı arzu. Çünkü bir arzu, tatmin edilmediği sürece gücünü koruyabilir. Bunun farkında. Doyumun ardından, vakit kaybetmeksizin, onun daha önce hiç var olmamış gibi yokluğa karışacağını bildiği gibi, biliyor. Bilmenin faydası yok. Bilgi ve eyleyebilirlik denk düşmüyor söz konusu o şiddetli isteme olunca. Ona dair düşünmenin faydasızlığı ortada. Durdurmaya çalışmanın da.

Yazılmasa, söylenmese, sorulmasa da olurlu bir hayat istemek şımarıkçaydı ya, bu olmazlar ülkesinde de dinmeyen fırtınadan göz gözü görmüyordu. Görmeye ihtiyacın yok, diye avutuyordu kendini. Yeterince görmüştü. Bilmek ise hepten yalandı.

Uzun, upuzun bir mektup fikrini uzunca düşündü; buna soyunmak da soyunmamak da içinin don tutmuşluğunun önüne geçmeyecek gibi geliyordu ona. Öyleyse bu arzu niye? Kendini dinlemeyi bıraktığında anladı. Mektup zamana ekleyeceği bir kurma kolu olacaktı; zamanın kurma kolu: pişmanlık anlarının ütopyası. Kolu çevire çevire olmuşu olmamış kılmanın mümkün olacağına inançtı mektubu dayatan. Arzuyu besleyen bencilliğiydi. Bununla yüzleşmeyi erteledi; belki o yüzleşme anı hiç gelmezdi. Bunun adına da umut deniyordu.

Mektuba özenle hazırladı kendini. Doğru sözcükleri seçemeyebileceğine ilişkin gereksiz korkuyu yatıştırdı. Anla artık, diye söylendi kendine paylarcasına. Doğru söz yoktur. Bilerek ya da bilmeyerek söz salt sözlerden ibarettir, gerçekliği ifade iddiasının gücü işitenin inanma arzusuyla beslenir. Anla, dedi. Artık anla.

Bulduğu zarfa mektubun adresini yazdı. Sonra kâğıdı çekti önüne. Boş kâğıda baktı uzunca. En baştan, diye mırıldandı. Her şeyi, ama ne varsa, her şeyi anlatmayı başaracak sözcükleri düşündü. Günlerdir kurgulamakta olduğu giriş cümlelerini anımsamaya çalıştı. Olan bitene giriş, bitmeyen ve olmayana gelişme, sonlanmayacak gibi görünene son’u anlaşılabilir kılacak o cümleleri tekrar tekrar geçirdi zihninden. Sıralamayı tersine çevirmeyi düşündüyse de vazgeçti. Sonunda kalemi eline aldı ve yazdı.

Mektup ertesi gün ulaştı okuyucusuna. Postacı kapıya geldiğinde, adamın elinde tuttuğu zarfı, önceki gün postaladığı yüzünden anlaşılacak korkusuyla, aceleyle kaptı. Kapıyı kapatıp yırtarcasına açtı kendine yazdığı mektubu. Kâğıdı elinde tutup, yazdığı uzun, upuzun tek sözcükten oluşan mektubu okudu: Lapsus…


Arzu hiç olmamışçasına yokluğa karışmıştı. ‘ şimdilik’ diyen densiz iç sesi duymazdan gelebilirdi. Buna muktedirdi. Şimdilik.


Mey



11 Eylül 2017 Pazartesi

Yeşil Elma

Adımları aceleci. Yüzünde belirgin bir sabırsızlık. Kalabalık caddedeki insan selini, zikzaklı adımlarla geçmeye çalışıyor. Ağzında, az önce attığı sigaranın kötü tadı, midesinde anlamsız bir gerginlik. İlerleyişini yavaşlatan insanların varlığından bunalmış, kızgın bakışlar fırlatıyor gözünün değdiği her yüze. Metro istasyonunun girişi az uzakta belirginleşince, omzuna çapraz astığı çantanın fermuarına gidiyor eli. El yordamıyla cüzdanı bulmaya çabalarken, elin yordamının yetmezliği ortaya çıkıyor. Bakışlarını en az sokak kadar kalabalık çantanın derin karanlığına indiriyor. Ivır zıvırı aralamaya çalışırken fark ediyor elmayı. Evden çıkarken anlık bir kararla çantaya atıverip, sonrasında varlığını unuttuğu elmayı.

Elma yeşil. Sokağın şenlikli ışıltısının yardımıyla elmanın yeşilinin parlaklığı dikkat çekici. İri, parlak, diri ve üstüne davetkâr. Koca bir ısırık düşüncesiyle kabaran iştahını, metro girişine çoktan ulaşmış olduğunu fark edince ertelemek zorunda kalıyor.

Dikkatlice iniyor merdivenleri, cüzdan yerine elmayı sıkıca tutmuş olduğunu ayırt edince, gülüyor. Şuracıktaymış oysa cüzdan. Bankodan geçiyor.  İnilmesi gereken yeni basamaklar. İniyor. Trenin gelişini bekleyen kalabalığın arasına karışmadan, küçük bir hesapla en rahat bineceği ve – mümkünse – oturacak bir yer bulabileceği noktayı belirliyor. Aklı elma ve yeşilinde. Bunda, yani aklının elma ve yeşile takılışında basit bir fiziksel arzuyu aşan bir bit yeniği olabileceği fikri için henüz erken.

O sıra tren geliyor. İtiş kakış, önce binip yer kapma telaşının inenlerin önünü kesişinin yarattığı gerginlik uzamandan içeri ve dışarı yer değiştiriyor. Boş bir yer buluyor şansına. Yanına oturan hamile kadının kucağındaki henüz bebeklikten çıkmamış çocuğu sıkıştırmamaya çalışarak yerleşiyor. Çantasına uzanırken niyeti kitabı çıkarmak. Eli elmaya değince bir an duruyor. Yok canım! Çıkarıp bunca insanın arasında yiyecek değilsin, diye azarlıyor kendini. Öteki elini de sokup kitabı çıkarıyor ama ilk hamleyi yapan el hala çantanın içindeki elmayı avuçlar durumda. Bu elmanın derdi ne, sorusu o anda aklına düşüyor. Bir elmanın bir insanla ne derdi olabilir a canım? Kitap çıkıyor. Elmayı tutan el olduğu yerde kalıyor. En son bıraktığı yeri açıp okumaya çalışırken, çantadaki elin elmayı tutuşundaki iştahı, hırsı, - yoksa tutkuyu mu demeli? – anlamaya çalışma çabası, kitaptaki cümleleri zihnine ulaştırmadan gözde bir duyum olarak bırakıyor.

Asıl senin elmayla derdin ne, sorusunun tam zamanı. Elmanın ve yeşilinin bilince ulaşmayan bir çağrışımla anlamlandırma gücünü tıkamış olabileceğini düşünüyor. Bu arada ilk iki durak geride kalmış, inenlerin yerine binenlerin sayısal çokluğu ayaktaki yolcu sayısını çoğaltıp, içerideki havayı azaltmış olmalı ki, soluk alıp verişinin düzensizleştiğini fark ediyor.  Yanında oturan kadının kucağındaki bebeğin küçük ağzının büze büze cips yiyişine takılıyor bir an gözü, elmayı unutacak gibi oluyor. Ama nafile! Ayasına yapışmış yeşilinin akıldan çıkmaz tonu bu ilgi kaymasını kabul etmiyor. Trenin sarsılışıyla avcunun içinde hafifçe kıpırdanan elma, yeterince erteledin der gibi zihninin orta yerindeki işgalciye dönüşüyor. Trendeki vagonların yetersizliği, özellikle sabah saatlerinde balık gibi istiflenerek yapılan yolculuğun zorluğuna dair yapılan konuşmalar çarpıyor kulağına. Elmayı unutabilse, özellikle yeşilini aklından çıkarabilse belki bir cümle de o kurardı. Ve kolay olurdu kalan istasyonları geride bırakıp evin rahatlığına ulaşabileceği zamanı geçirmek.

Çok acıktım ondan bunlar, teskini de işe yaramıyor. Cevap elmanın pürüzsüz yüzeyinde saklıymış gibi parmaklarını usulca gezdiriyor, elinde hafifçe tartıyor. Bir cevabın, özellikle de kayda değer bir cevabın olduğunu nereden çıkarıyorsun çıkışması zihninde belirginleşmeye başlayan imgenin önüne geçebilecek gibi değil. Hoşa gitmeyecek bir oluş’la ilgisi var bu elmanın veya yelişinin yahut her ikisinin birden. Kabul. Ama ne? Ne ama?

Tren ineceği durağa yaklaşınca yerinden kalkıp kapıya yöneliyor. Boşa bu tedirginlik, diyor kendine. Pimpiriklenme! Tren durunca iniyor. Yürüyen merdivenle yukarı doğru ilerlerken, elmayı usulca çıkarıyor çantadan. İstasyonun yapay aydınlığında iyice bakıyor. Evirip çeviriyor elinde. Perde az daha aydınlanıyor. Bir başka elmanın belli belirsiz görüntüsü canlanır gibi oluyor ya bir anlamı yok hala. Üstelik elinde tuttuğu bunca yeşilken zihninde canlananın ağaca tutunan kısmında hafif bir kızıllık var gibi. İçinde çalmaya başlayan alarmı duyuyor, kendini durdurmasının çok önemli olduğunu - nereden bildiğini bilmeden – biliyor. Elindekini yok ederse zihindekinin de olmayışa karışacağına inancından, açık havaya çıkar çıkmaz kocaman bir ısırık alıyor elmadan.  Tadı en az görüntüsü kadar lezzetli.  Ağzının içine aynı anda hem ekşi hem tatlı bir su yayılıyor. Dişlerinde hafif bir kamaşma. Korkacak ne var, leziz bir elma işte, diyor sevinçle. Tıpkı Magritte’nin elması gibi. Duruyor. Aydınlanmanın  sevinci ve hüznü aynı anda boşalıyor üzerine. Hırsla alıyor ikinci ısırığı. Ardından üçüncüsü, dördüncüsü geliyor. Çabuk çabuk yiyor elmayı. Koçanı yanından geçtiği bir ağacın dibine bırakıp, ağzını elinin tersiyle silerken o arsız gülüş peyda oluyor. Yüzüne, sesine, yüreğine.  Magritte’nin elması. O elma!

Ne var bunda, diyor sokağın karanlık ıssızlığına. İkisini de yedim…



Mey






7 Eylül 2017 Perşembe

Rüyada

Varlığını haber veren sesiydi, kokusu ardından geldi. Neden buradayım, diye soruyordu. Aynı anda zihnim kendi soru bombardımanına çoktan başlamış olduğundan, şaşkınlığımı bir yana itmek zorunda olduğumu söylüyordum kendime. Bilmiyorum, diye cevap verdim. Sahiden de bilmiyordum; cevabım ne onu ne de zihnimi tatmin edecekti. Tek bildiğim buydu.

Ben gibi, o da tedirginlikle içinde bulunduğumuz odayı inceliyordu. İkimiz de şaşkındık; dünyayı geçtim, bu oda dahası bu ev kimin tasavvuruydu? Kuşkuyla ona baktım, bizi bir anda buraya fırlatan pekala onun zihni olabilirdi ama içten içe bu işin benimkinin marifeti olduğundan neredeyse emin gibiydim. Güçlü şüphemden ona söz etmemeye karar verdim, biraz öfkeli gibiydi ve köşelerinden oldum olası çekiniyordum.

Burası neresi, diye kükredi yine. Etrafa dikkatlice bakma zamanıydı, o kükredikçe yüreğim hopluyordu çünkü. Becerebilsem ona ters bir bakış fırlatacak havadaydım aslında, ne biliyorsa onu biliyor olduğum gün gibi ortada değil miydi? Bulunduğumuz oda, küçük bir bahçe katı dairenin salonuna benziyordu. İlk bakışta karma karışık görünüyordu ancak kendine has bir düzeni, üstelik sevimli bir düzeni vardı. Çiçek açmış kocaman bir erik ağacı görünüyordu bahçeye bakan iki geniş pencereden; pencere pervazlarına yerleştirilmiş uzun ince saksılarda ise “ unutama beni” çiçekleri süzülüyordu. Bunun daha başlangıç olduğunu sezdiğimden içimden sırıttım. Gözlerimi o hınzır, o intikamcı çiçeklerden güçlükle ayırıp odayı incelemeye başladım. Duvarlar tuhaf ama gözüme çok güzel görünen tablolarla doluydu ve herhangi birini daha önce hiç görmemiş olduğuma emindim. Geniş kanepenin iki yanına yerleştirilmiş sehpaların üstü, başka zaman olsa ıvır zıvır diye burun kıvırabileceğim biblolar, küçük ve renkli cam objelerle doluydu. Aynı durum salonun en geniş duvarına dayanmış konsolun üstü için de geçerliydi. Bu odada akla gelebilecek her renkten bir obje vardı. Çıfıt çarşısı gibi, diye geçirdim içimden. Konsolun üzerine asılmış, çerçevesi oymalı aynaya tutuşturulmuş kağıt parçasını ilk görenimizin yanımdaki huzursuz ve köşeli adam olmasının nedeni odanın karışıklığının dikkatimi dağıtmış olmasıydı besbelli. Uzanıp kağıdı alışını, açıp okuyuşunu izledim. İki kez derin derin iç geçirmeme yetecek süre baktı kağıda, sonunda bana uzattı. Köşelerinden birine temas etmemek için ihtiyatla uzanıp aldım. Okudum.

Çiçeklerin sulanması ve kedinin doyurulmasına ilişkin talimatlar yazılmıştı nota, imza yerinde ise kimin tarafından yazıldığını anlamaya olanak vermeyen bir karalama vardı. Birbirmize baktık. Uzun uzun. Benliğimin valse çoktan başlamış olduğunu dışavurmamak zordu, yine becerdim bunu.

Çiçekler burada ama kedi yok, dedim. Dansın ritmini ele vermek işime gelmiyordu. Üstelik kocaman bir törpüye ihtiyacım vardı o anda, belki de bir eğeye... Şu kediyi bulayım, derken ayırdı bakışını üzerimden; durumu bunca çabuk kabullenmesine sevinirken, uzaklaşan bakışlarının yokluğundan mustariptim.


Kediyi bulamadı. Bense aramadım. Çiçeklere, o hınzırlara sularını verirken bulunmak istemeyen bir kediyi bulmanın olanaksızlığına dair uzun cümleler kuruyordum. Noktanın bir türlü gelmeyişine sinirlenmekte olduğunu fark etmemeye de kararlıydım.

Akşamüstü güneşinin bahçeye doluşunu izlerken, onun hala evin içinde kediyi aranışının çıkardığı gürültüyü dinliyordum. Beklenmedik ve tuhaf bir sevinç tarafından sarmalandığımı saklayamamaktan çekindiğimi itiraf ederim. Sevinci zihnime kabul ettiğim esnada, erik ağacının üst dallarının arasından coşkuma gizlice tanıklık etmekte olan kediyle göz göze geldik. Bir sarman. Sarman gözlerini yumdu ve açtı hemen ardından. Söyleyemediğini görüp, anladım. Sustum. Karanlık çöküyordu.

Gün ışığı aydınlık salondan usulca çekilirken, kanepede yan yana oturmuştuk. İkimiz de irademiz dışında bu odada olmanın anlamını sorgulamaktaydık kendi kendimize. İstencin güdümlenmesi onu öfkelendiriyor, bende ise kaygısız bir neşeye neden oluyordu. Daha dönmeden, bana doğru dönüşünü hissettim. Her ne kadar ani bir hareket gibi görünse de, epeydir beklemekteydim.


Kediyi merak etmiyor musun, diye sordu. Başımı hayır manasında salladım, konuşursam sarmanı ele verebilirdim. Öfkeyle soludu. Neden, dedi. Neden merak etmiyorsun? Çarptığım köşe canımı yakıyordu, bıraktım biraz daha batsın etime. Sorusuna soruyla cevap verdim: Sen neden bu kadar öfkelisin? Yüzüne bakmamaya kararlıydım, bakılacak zaman değildi. Derin bir nefes aldığını işittim. Ardından konuşmaya başladı. Bu senin rüyan çünkü, dedi. Beni zorla getirip rüyana kapattın ve olmayan bir kedinin peşine düşürdün. Bu senin rüyan!

Birbirine kenetlediğim ellerime diktiğim gözlerimi kaldırıp ona baktım. Belki de, diye fısıldadım. Belki de senin rüyandır.



Mey








                                 






6 Eylül 2017 Çarşamba

Kuytu'nun Kedisi

Kuytu, bizim zula,
kedi, sizin kedi.
Pati izleri, tanıdık; salınışının tembelliği, bildik.
Usulca geçiyor, bir uçtan - zihnin kıyısından yani -
diğerine - kalbin kuytusuna belli ki -.
Soruyor - sorarken- utanmaz ve hınzır. Birlikte mırıldanalım mı?


Mey


                                                Fotoğraf: Yaşar Koç

28 Ağustos 2017 Pazartesi

BİR ŞEY OLDU

Bir şey olduğu yoktu. Ki. Bir şey oldu. Attı kendini dışarı. Çoktandır koşuyormuşçasına soluk soluğa. Binanın kapısından çıkıp, bir an için durdu. Önünde uzanan güzergâh olasılıklarını tarttı ve ileriye, dedi. Hareketlendi. Hızlı ancak telaşsız adımlarla başladı. Başladığım ne, sorusunu hiçe saydı, devam etti. Duramayabilirim, diye düşündü. Varsın olsun, dedi. Bunca zaman durmuş olmamın değiştirmediklerini düşününce, varsın olsun. Caddenin karşısındaki durağa yaklaşana dek ayakları yürüme eylemini sürdürürken, zihni konuşup durmuştu. Konuşmak mı? Hayır, mırıldanmak daha çok. Mırıltılarının arasına serpiştirdiği sevinç nidaları ise ayaklarına verilmiş komut gibiydiler. Her nidaya daha hızlı, daha büyük bir adım. Durağa yaklaştı, durağı geçti. Geçtiğinde fark etti kadını. Geri döndü, dikkatle süzdü onu. Gidip yanına oturdu neden sonra. Bildiği tek selamlama sözünü verdi kadına: Günaydın. Öğle saatlerinin çoktan sona ermiş olmasını sorun etmeyecek birine benziyordu. Haklıymış. Kadın gülümsedi.

-              Dakikalar geçti, gelmedi, dedi gülümseyişin sonrasında.
-              Yeterince bekleyince geliyor, diye cevap verdi. Aylarca bekledim ben, beklediğimi bilmeden; beklemiş olduğumu ancak geldiğinde ayırt ederek.
Yürüyüşü gibi konuşması da kıpır kıpır. Zihni kıpır kıpır. Asıl kıpırtı ise başka bir yerde. Henüz bundan söz etmeye mahal yok ama.
-              Otobüsü diyorum, diye müdahale etme gereği duydu duraktaki kadın.
-              Gelir, dedi kıpırtılı olan.
-              Neden döndün yolundan, diye sordu beriki. Aynı şeyi beklemediklerini fark etmiş gibiydi.
-              Anlatmaya, diye cevap verdi.
-              Ya gelirse, diyerek emin olmaya çalıştı kadın.
-              Gelsin, dedi kıpırtılı.
-              Anlat, dedi kadın.
Durağa başkaları gelip gittiler bu sırada. Kafa kafaya vermiş bu iki kadının yolcu almak için duran otobüsleri görmeden konuşmaya kapılışlarını göz ucuyla süzüp, otobüslere binip gittiler.
Kıpırtılı söyledikçe, bekleyen kâh kafa sallayarak kâh itiraz jestleriyle eşlik ediyordu ona. Eyleyen ile kurgulayan. Söyleyen ile dinleyen. Dökülen ile toplayan. Kadın ile kadın.
-              Duramıyorum,  dedi kıpırtılı.
-              Durma, diyerek yol verdi bekleyen. Ardından sordu:
-              Ne yapacaksın?
Kıpırtılı, durağa yanaşan otobüse baktı önce, sonra ıssız kaldırımıyla uzayan yola.
-              İlerleyeceğim, diye cevap verdi. Sen ne yapacaksın, diye soruyu ekledi.
Bekleyen de otobüse baktı uzunca.
-              Her an gelebilir, bekleyeceğim, dedi.
Dönüp birbirlerine baktılar.
-              Zihninden dertliyim, dedi bekleyen.
Kıpırtılı güldü:
-              Ben de senin kör umudundan, dedi.
Gülüştüler.
-              Ayrılalım artık, dedi bekleyen. Unutma, asla söze dökülmeyecek o olan şey.
-              Unutmam, dedi kıpırtılı.
Vedalaştılar. Bekleyen kalkıp, kıpırtılının işaret ettiği yol boyunca yürümeye başladı. Önce ağır, sonra nidalara eşlik eden bir hızla. Kıpırtılı onun boş bıraktığı durakta oturup, geliyor mu diye otobüsün yolunu gözlemeye başladı.


Mey



GERÇEKLEŞMEYEN

“ Kalbimde sıkıntılı bir huzur var ve dinginliğim tamamen
                                                              Kaderime razı olmamdan kaynaklanıyor.” F. Pessoa


Adını bilmiyordum. Hiç söylememişti. Ben de sormamıştım. Sonrasındaysa önemi kalmadı. Buraya getirildiğimizde tesadüfen yan yana düşmüş olmaklığımızın dışında, birbirimize yakın durmamıza neden olacak insani bir özellik yoktu. Her ikimizde de. O basit sorunun ardından, yanıt vermek yerine saçlarıma dokunduğunda genel şaşkınlığımın yerini o ana özgü bir şaşkınlığa bırakışını anlamanın zor olmasının içinde bulunduğumuz koşullarla bir ilgisi olduğunu düşünüyordum. Hepimiz afallamıştık aslında; evlerimizden, iş yerlerimizden alınıp buraya getirilmiştik, sokakta yürümekteyken alınanlar bile vardı aramızda. Her yaştan ve toplumun her kesiminden kadın ve erkeklerden oluşan küçük sayılabilecek bir gruptuk başlangıçta. Zamanla sayımız artacaktı, çok artacaktı.


Ucu bucağı görünmeyen bozkırın ortasındaki, kocaman tek katlı ve içinde hiçbir şey olmayan bir binanın içindeydik ilk günler. Gündüzleri binanın dışına çıkabiliyor; yakıcı güneşin altında gidilebilecek hiçbir yer olmadığını görerek, gecenin gelmesini bekliyorduk. Hiç kimse bir diğerine neden orada olduğumuzu sorma gereği duymuyordu; biliyorduk.

Yaşam koşullarımızın iyileştirileceği söylenmişti ve sabretmemiz istenmişti. Kimsenin fazladan bir şey talep ettiği yoktu, bu yüzden sabır isteği boşunalığından öte anlamsızdı. Kabullenişimize sarılmış, olabildiğince yavaş geçen zamanın salınışını izlemeye bırakmıştık kendimizi.

Geceleri bize verilmiş ince şilteleri boş binada uygun yerlere atıp, uyumaya çalışıyorduk. İlk günler şilte sayısı insan sayısına denk olmadığından bir kısmımız duvar kenarlarına monte edilmiş tahta sıralarda idare etmeye çalışıyordu. Ben ve yanımdaki de o idarecilerdendik. Bazen başımı dizlerine koyuyor, bacaklarımı karnıma çekip uyumaya çalışıyordum. Bazen de o, başını omzuma yaslayıp kestiriyordu. Başım dizinde, geceleyin bozkırın sesini yarı endişe yarı onaylama ile dinlerken, civardaki türdeşlerime bakıp, bu kadar yalnız nereden geliyor, diye sordum. Sustu, öyle çok sustu ki uyumuş olduğunu düşündüm. Sonra eli saçlarımdaydı.

Beni aldıklarında ki bir süredir bunu beklemekteydim, takım elbisesine uymayan kravatı ve yumuşatılmış ses tonuyla iknayı amaçlayan bir bürokratın karşısına çıkarıldım. Bir hastalık gibi algıladıkları durumum ve o durumun topluma zararına ilişkin uzun bir söylevin ardından hükümetin aldığı kararı açıkladı. Varoluşsal hastalığımızın, durumu böyle nitelendiriyorlardı, toplumda daha fazla yayılmasını önlemek amacıyla, bir tür karantina uygulaması planlamışlardı ben ve benim gibi olanlar için. Fiziksel varlığımızı sürdürebilmemiz için gereken tüm önlemlerin alınması hükümetin birincil göreviydi ve güçlü hükümetimiz görevini büyük bir sorumluluk duygusu ile yerine getirmeye hazırdı. İtiraz hakkım varmış gibi hissetmememden daha çok burada ya da başka yerde olmanın benim için fark etmiyor oluşundan, karşımdakinin her cümlesine istekle kafa salladım. Hazırlık için çok zaman yoktu. Her şey çok çabuk olup bitti. İmzalamamı istedikleri her şeyi imzaladım; hazır olmamı istedikleri zamanın çok öncesinde, gitmek için hazırdım.
Önceleri sayıca azdık, ama hızla çoğalıyorduk. Her gün yeni bir grup katılıyordu aramıza. Kısa zamanda çoğalmanın olumsuz etkileri gözle görünür hale gelmeye başladı; aramızdan çıkan hevesli ve doğal liderler aracılığıyla buradaki yaşamın organize edilmesi gerektiğine ilişkin sonu gelmez tartışmalarla gündelik sessizliklerimiz yerini sıkıntılı bir gürültüye bırakmaya başladı.

Yeni bir yaşam kurmaktan söz ediliyordu; barınaklar inşa etmekten, iş bölümünden, yaşamı organize etmekten. Dışına atıldığımız toplumun bir benzerini burada kuracak; diğerlerinin gözünde bir hastalıktan başka bir şey olmayan tek ortak niteliğimizi ise ne yapacağımızı bilmeyerek; her birimiz için yeni bir sayfa açacaktık. Karantinanın üyelerini heyecana getirecek ve yeni yaşamın inşasına gönüllü katılımlarını sağlayacak söylevler tok sesli ve etkileyici görünüme sahip adamlar tarafından veriliyor; buraya atılışlarından dolayı aşağılanmış hisseden yüzlerce insana umut aşılanmaya çalışılıyordu.

Buradaki ilk günlerimizin gecelerinden birinde, elini beklenmedik bir anda saçımda hissettiğim adam yeni yapılanmanın ateşli önderlerinden birine dönüşmüş, kendine yarattığı meşguliyetle neredeyse mutlu bir insan izlenimi vermeye başlamıştı. Onu ve diğerlerini uzaktan izlerken, varoluşsal felaketimizin yeni ve daha güçlenmiş bir halde, büyük bir darbeye hazırlanmakta olduğunu görebiliyordum. Yalnızlardan kurulmuş yeni bir toplumun içinden çıkacak yepyeni bir yalnızlık türünün vurgununun geldiğimiz yerdekinden çok daha sert olacağını öngörmenin diğerleri için zor oluşunu anlayamıyordum. Yalnızın çaresinin bir diğer yalnız olduğu fikrinin devasa bir sanı olduğunu düşünüyor ama fikrimi kendime saklıyordum.

Bizi içinde istemeyen diğer toplumun maddi yardımlarıyla kısa sürede inşa edilen şehrin farklı yerlerindeki “ ev”lere önderlerimizin yardımıyla yerleştirildik. Hayatı sürdürmek için gereken her şeye sahiptik. Neredeyse. Sırada, yaşantımızı sürdürmek için katılmak zorunda olduğumuz iş bölümünün organize edilmesi vardı. Aldatıcı bir yaşama sevincinin haresini yüzlerinde taşıyan yalnızlar ordusu, hevesle paylarına düşecek toplumsal statü ve rollerin derdine düşmüştü. Organik Dayanışma Koordinasyon Merkezi, yalnızların geride bıraktıkları yaşamda yaptıkları işler ve meslekleri konusunda bilgilendirilmek istiyor; insanlar öncekinden daha aşağı bir statüye layık görülme kaygısıyla merkezin önünde uzun kuyruklar oluşturuyorlardı. Bildirimde bulunmayan az sayıda insan ki ben de aralarındaydım, vasıf gerektirmeyen işlere yerleştirildiler; kimseye itiraz hakkı tanınmadı.

Geride bıraktığımızın oldukça kötü bir taklidi olan bir yaşamı sürdürmekte olduğumuz düşüncesi her geçen gün biraz daha büyürken içimde, sessizliğimi korumak için olağanüstü bir gayret gösteriyordum. Saçlarımdaki dokunuşunun anısını taze tutarak varlığına katlanabildiğim adamın seyrek fakat tutkulu ziyaretleri dışında kendimi canlı hissettiğim an sayısı yok denecek kadar azdı ve sürdürmeyi daha ne kadar sürdürebileceğimi bilmiyordum.

Yalnızlık hissinin geçici ve mücadele edilebilirse ortadan kaldırılabilir bir oluş olduğuna inanmış – inandırılmış- bu insanların arasında daha ne kadar kalabileceğimi kendime sormaya başlamamın kaçınılmaz sonuçlarına hazırdım.

Geldiklerinde,  geleceklerine emin olduğumdan, birkaç parça eşyamı bir çantaya yerleştirmiş, hemen alabileceğim bir yerde tutmaya başlamıştım, hazırdım. Öncekine benzer bir konuşma ve konuşmacı hazırda bekliyordu, ancak bu sefer dinlemeye tahammülüm yoktu.

Yalnızca ellerini saçlarımda hissettiğim anda gerçekten var olabilmiş adamın üzgün ve “ keşke” diyen bakışlarını görmezden gelerek, beni yinelenecek bir geleceğe götürmek üzere harekete hazır olan kamyonetin arkasına bindim. Benden birkaç dakika önce araca bindirilmiş olan kadının karşısına oturdum ve gözlerine baktım. Bakışları benimkilere çok benziyordu.


Melek Ekim Yıldız ( Mey)