26 Şubat 2014 Çarşamba

Özüne Sevgi...

Sandalyeye oturuyor. Rahat olmak istiyor. Rahattır.
Bu bir kapıdır. Bu bir pencere. ayırt edebiliyor onları. Güzel.
Evler var, sokaklar, bir bahçe; bir an bir kırmızı
yaprak sallanıyor parmaklığın üzerinde. Hiçbir şey
görünmüyor geceleyin. yine de var bunlar.Kalkıyor;
lambayı yakıyor.

Yıkıyor küçük fincanı; suyunu değiştiriyor kanaryanın.

Kutsal, beklemeye alışkın hareketleri insanların.
Küçük kertenkele, orada,
duvarda, karşı tavanda, gözlem yapıyor, onaylıyor.


Yannis Ritsos



                                           İsmail Ferdous

Tersine Matruşka…

Durdu ve baktı kendine. Kendindeki o şeye. Şiddetli, kıymetli ve güzel bir şeydi gördüğü.
Olmaz bu böyle, dedi. Saklamalı onu.
Özlemi bir yana bırakıp öfkeyi aldı, elinin altındaydı zaten. Örtündü.  Öfke sızdırır, diye düşündü. Şurada bir yerde duruyordu aldanmışlığı, öfkenin üstüne kapattı onu da.
Yeniden baktı az geri çekilip. Yetmezdi.
Geri dönülmezlik, aldanmışlığı kaplayacaktı güzelce. Kim bir dönüşsüzlüğü affedebilirdi ki. Bağışlamazlık yerleşti dönüşsüzlüğün üzerine.
Bir şey eksik, diye düşündü görüntüsüne bakarken. Derken buldu. Aldırışsızlık. O da var. Son süs’üm, dedi gülerek. Aldı geçirdi üstüne.
Şimdi memnundu gördüğünden. Güvenlik hissiyle gülümsedi. Derinde ve öz’de kalana gitti aklı bir an. Üstündekilerin ağırlığı binecek gibi oldu omzuna. Silkindi. Avuttu kendini. Bak, dedi böyle ruhun kalabalık görünüyor. Onayla salladı başını, ilk ve son itirafını yaptı aynadaki aksine:  Kalabalık ve boş…


Mey




25 Şubat 2014 Salı

Gelmeyişine...

Artık zamanıdır, dedi. Başımı kaldırıp baktım.
Neyin zamanı Benedictus'cum, diye sordum. Zihninde belli bir sıra izleyen düşüncenin ortasından konuya girip, anlamamı beklemesine alışkınlığımdan sakindim.
Hoşça kal demenin, dedi. Üstüme alınacak bir şey görmediğimden heyecansız, kim bilir neye hoşça kal, diyecek diye düşündüm.
De o zaman Benedictus'cum, dedim. Denecek bir hoşça kal varsa uzatmanın alemi yok.
Güldü. Gülüşünü beğenmeyip işkillendim.
Ben değil, dedi usulca. Bakışları kimden söz ettiğini söylüyordu zaten. Ve neye veda etmem gerektiğini.
Anlamamış gibi bakabilirdim yüzüne - aklıma gelmedi değil -, itiraz edebilirdim - istiyordum da itirazı - susabilirdim ya da. 
Gelmedi ki, dedim düşündüklerimi yapmayıp. Gelmeyene veda edilir mi?
Gelmeyene deme sen de, dedi gülerek. Gülüşü vuracağı darbenin ağırlığını azaltmaya yönelmişti. İçimdeki burulma benden önce anlamıştı imayı. Zaman kazanmaya çalıştım.
Gelmeyene hoşça kal denmez, diye başladım söze. Benedictus atıldı:
Gelmeyişine denir!
Gözlerimi ellerime kilitledim, onun bakışları bendeydi. İçimde büyüyen öfkenin sesinin işitilebilir olduğunun farkındaydım. Ağzımı açsam, bir gelmeyişi sevmeyi öğrenmenin zorluğundan çok hayata eklediği beklenmedik o güzellikten dem vuracaktım. O gelmeyişi sevmeyi, anlamasını bekleyecektim. O ise anlamayacak, deliliğimle uzlaşmama kızacaktı. Anlamayışı umudun üstünü örtüp görünmez kılacaktı. Susmaya dayanabilirdim. Dayandım. Başımı kaldırdım, endişeli gözlerine baktım. Güldüm.
Çay mı içsek, diye sordum.. 
Zamanıdır, derken rahatlamış gibiydi.
Öyle, dedim. Tam zamanı...

Mey




Adın...

Karanlığında dehlizin,
kalp yordamıyla  tutunduğum duvar. Senin adın...

Mey




Öykümüz...

Bir hayali yıllarca evirip çevirdi kalemin ucunda,
bir solukta yazıldı derken. Okundu mu, hiç bilmedi. Bilmeyi dert etmedi.
Kendinden memnun bir gölgeye dönüştü:
Gölge, senin peşinde ben'den,
gölge, benim peşimde sen'den...

Mey 


                                      Ale Bergamini

24 Şubat 2014 Pazartesi

Cennetten İnen Melek...

   Artık bir şey gerçek olmalı. Tek başıma kaldığım çok oldu, ama hiç yalnız yaşamadım. Birisiyle birlikte olduğumda, sevindiğim olurdu, ama hep rastlantıymış gibi gelirdi her şey. Şu insanlar anne- babamdı, ama onların yerinde başkaları da olabilirdi. Niye şu kahverengi gözlü çocuk kardeşimdi de, karşı durakta duran yeşil gözlüsü değildi? Taksi şoförünün kızı arkadaşımdı, ama kollarımı bir atın boynuna da dolayabilirdim. Bir adamla birlikteydim, aşıktım, ve onu orada bırakıp, rastladığımız bir yabancıyla birlikte de gidebilirdim. Bana ister bak, ister bakma. Bana ister elini ver, ister verme. Hayır, verme elini bana, bana bakma.

   Sanıyorum bugün yeni ay var, gece olabildiğince dingin, kan akmayacak şehrin hiçbir yerinde. Hiç kimseyle oyun oynamadım, ama gene, hiç, gözlerimi açıp, şimdi bu gerçek olacak, artık gerçek oldu, diye düşündüğüm de olmadı.

   Böylece yıllar gelip geçti. Bir ben miydim bu denli gerçek dışı olan?

   Zaman da bu denli gerçek dışı mı?
 
   Hiç yalnız olmadım, ne tek başımayken ne de birisiyle birlikteyken. Oysa isterdim hep bir kez yalnız olmayı. Yalnız olmak işte, demektir ki: artık tamamlandım.

   Bugün artık bunu söyleyebilirim, çünkü bugün artık yalnızım.

   Artık rastlantı sona ermeli. Kararın yeni ayı. Bilmiyorum, belirlenmişlik diye bir şey var mı, ama karar diye bir şey var. Ver kararını. Biziz şimdi zaman.

   Bütün şehir değil, bütün dünya paylaşıyor şimdi kararımız.
   Biz ikimiz şimdi iki kişi olmanın ötesindeyiz.
   Bir şey beden buluyor bizimle.
   Halkın meydanında duruyoruz, bütün meydan insanlarla dolu, hepsi de bizimle aynı şeyi istiyor.
   Hepsinin adına biz belirliyoruz oyunu.
   Ben hazırım.
   sıra sende.
   Oyun artık senin elinde.
   Şimdi, ya da hiç.
   Beni istiyorsun. Beni isteyeceksin. Bizim ikimizin, erkek ile kadının öyküsünden daha ulu bir öykü yok. Bu, bir dev öyküsü olacak, görülmemiş, aktarılmış bir öykü, yeni bir atalar öyküsü. Bak gözlerim. Zorluğun tasarımı var içlerinde, meydandaki herkesin geleceğinin tasarımı.

   Geçen gece, düşümde, tanımadığım birisini gördüm, erkeğimi. Bir tek onunla yalnız olabilirdim, ona açık olabilirdim ,tamamiyle açık, tam da onun için, onu tam olarak tamamiyle içime alabilir, onu çevreleyebilirdim kutlu birlikteliğin labirentiyle.

   Biliyorum, o  sensin.
   o, sensin.
   İlişki, iki kişinin, birbirlerine bunu söyleyebilmeleridir.
   İnsan olmak, işte yaşayan, tek,belirli bir insan,yani, kişi olmaktır: kişi olmak da, bir başka kişi ile ilişki kurmakla başlar.

   İnsan olmak, ilişki kurmaktır  – bu da –  kişi olmaktır.
  “olmak”  ve  “kurmak”

 İnsan olmak, yaşamak ve öğrenmek, tanımak ve ölmek: “olan”ın  daha olmayan ,sonra olan ve,olduktan sonra,artık olmayan olması…

İnsan olmaya temel anlamını veren var  olma koşuludur, kişi ilişkisi – iki insanın,o iki insan – o kişiler – olarak ikisinin de katıldığı,ama ikisinden de bağımsız,ayrı,yeni bir varlık kurmaları..Bilinçle, adım adı , öğrenerek.Kendilerini de içine alan, ama bambaşka, yeni bir var oluş biçimi oluşturmaları…Oluşturdukları sürece öğrenmeleri. Kendileri olarak ötekine giderek, birlikte, bir üçüncüyü kurmaları, oluşturmaları: bir ölümlü çocuk değildir yaratılan, ölümsüz bir ortak tasarımdır.

Ölümsüzlüğünü terk ederek ölümlü insan varlığını seçen Melek Daniel, ölümsüzlüğü –  gene  – yeniden bulur: Yarattığımız tasarım ölümde de eşlik edecek bana. Onun içinde yaşamış olacağım.

Hiçbir meleğin bilmediği bir şeyi biliyorum artık.

Peter Handke

Çev:Oruç Aruoba
Film : Berlin Üzerinde Gökyüzü
Yönetmen : Wim Wenders







23 Şubat 2014 Pazar

Yılgın Çıkışması…

Bıkmışlığın soğuk sularında dindirmeye çalıştığımız sızımız;
faydasız söz’den umar beklemeyen bakışımız;
olmazlığı anlamış bilgeliğin ağırbaşlı kıldığı saçlarımız var. Rüzgâr da güneş de kendilerine dair olabilirliğin vaadiyle mut veremez -  artık- , içimizin toza ve dumana kesmiş kaosuna saplanmış kalplerimize, diye anlatmak istedim. Bunu çok istedim.  Beni durduran neydi, hiç bilmiyorum…


Mey



Kederin Neliğine Dair…

Sordu: Nedir keder?
Düşündüm. Nasıl anlatılabilir, nasıl anlatacağım?
Hüzün, üzüntü, gam, tasa, dert, diyeceğim ama bir sözcüğü eşanlamlısıyla tanımlamanın saçma olduğunu biliyorum. Kısır döngüden kurtulmak adına, kendisinden ölünülebilir bir şey, deyip o vahadan hızla uzaklaştım…


Mey




22 Şubat 2014 Cumartesi

Aşk Anlatır...

Çünkü, dedi. Çünkü'süz kalkmaktan korkuyordum.
Reddedilecek yanı yoktu söylediğinin, başımızı sallayıp dinledik...

Mey





Öykümüz...

Ne zaman - kime -
şarkı söylesem,
işiten sen oluyorsun. bu yüzden var.
Öykümüz...

Mey

                       


Beyin Fırtınası...

Kediler sessiz, Martlar bile eskidi
Birisi gönyelerimin köşelerini yemiş
oysa ben gönyelerimin uçlarında ağlayabilirdim
Şimdi saçlarımı kesersem
rüzgara ne verebilirim
Ne olur en son ellerim ölsün
Birbirine dokunamayan ağaçlar
beklerler rüzgarı
Balık olmamalı en iyisi
ne gölde ne denizde
Van Gogh kestiyse kulağını
onu bir kez olsun görmek içindir.
.......

Dilek Değerli



                                            Dilek Değerli

20 Şubat 2014 Perşembe

Adın...

Ruhumdaki kusurlu çizgi;
pek yakışan yerine ve yerinde...

Mey



Sahte Bahar…

Önüme bırakılan çaya şeker atmaya davrandığımı fark edince şaşkınlıkla baktı.
Sormasına meydan bırakmadan açıkladım:
Kahvaltının ilk çayını şekerli içiyorum, dedim. Geceden kalan sigara pası için.
Anlamış gibi başını salladı. Şubat ortasında, kentin alışkın olmadığı güneşli ve ılık sabahtı. Yaprağını kışa hiç vermemiş bir ağacın altında, tahta bir masada kahvaltı ediyorduk. Kendini göstermeyen kuşların cıvıltısı sessizliğimizi önemsiz kılıyordu.
Erken bahar, tespitiyle başımı tabağımdan kaldırdım.
Hayır, dedim. Sahte bahar!
Kötümsersin, dedi gülerek.
Gerçekçiyim, dedim karşılık olarak. Ama gülmedim.
İnsana inen bahar sahte olabilir, dedi bilmişce. Doğaya inen değil.
Ağzımdaki peyniri güçlükle çiğneyip, yutkundum. İmasını görmezlikten gelmeyeceğimi bildiğinden hazır bekliyordu.
Yaptığını beğendin mi Benedictus’cum, diye sordum. Kaşlar soruyla havalandı.
Senin yüzünden, dedim. Tüm gün , bütün çaylarımı şekerli içeceğim.
Güldü buna. İçten olmayan bir özür döküldü ağzından: Af edersin.
Ağzımdaki pas tadı kendini iyiden iyiye duyururken, affetmem, dedim. Affetmezdim…


Mey




Öykümüz...

Ben yazayım
sen unut.
Yazgısını tamamlasın
hiç olan...

Mey



                Alfonso Lentini

19 Şubat 2014 Çarşamba

Bulunmuş Mektuplar / Güzeran...

Bir çanta dolusu mektubun çıkagelmesi mucizeviydi. Elimi sokup birkaç tanesini çıkarınca gördüm hiç açılmamış olduklarını. Farklı isim ve adreslere gönderilmiş veya gönderilmemiş – hala emin değilim hangisi olduğundan –  onlarca mektup. Elime gelen ilk zarfı, hakkım olmadığını bilerek, açtığımda düzgün bir el yazısıyla özenle yazılmış birkaç satırın çantanın sahibini arama fikrini hiçlediğini itiraf ederim. Çantayı kaptığım gibi eve koştum. Kim vazgeçebilirdi ki o kime ve kimin tarafından yazıldığı belirsiz birkaç cümlenin verdiği büyülü hazzı…

Merhaba Canım,

Zamanın etkisine, unutturma işlevine güvendiğimi düşündüm epeyce ve posbıyık’ın haklı olduğunu: Unutmaya ihtiyacımız var.

Onun sağaltıcı etkisine sen de inanıyor musun? İnanmalısın belki. İşin tuhafı her şey öyle hızlı ki; unutmaya zaman kalmıyor. Bir bakıyorsun belleğin biraz daha yoksullaşmış. İşte ben de böyle hızlı bir hafta geçirdim. Yorgun muyum, yoksa biraz daha yoksun ve yoksul mu?

Bu haftanın ikimizi ilgilendiren yanı kırmızı bir çantanın peşinde oluşum. Aklımdan hiç çıkmadı o küçük; Tolstoy’un “ oyuncak gibi” diye tanımladığı, kırmızı çanta ilk kitabın 28. bölümünde ilk kez gördüğümüz; sonra roman boyu trajediyle birlikte büyüyen, en nihayetinde Anna kendini trenin altına atmadan az önce kolundan çıkarmak için çabaladığı, Anna’nın ölümünü kısa bir an için geciktiren o çantayı diyorum işte.

Küçük
Kırmızı
Trajedinin rengi kırmızı diye belki.

Kırmızı bir çanta edinmeliyim acilen, diye düşündüm. Ama sanırım buna asla cesaretim olmayacak.

Sonbahar erkenci bu yıl. Ve henüz gerçekten soğuk bile yokken, bu hafta hiç üşümediğim kadar üşüdüm. Bir robot sakinliğinde yapılması elzem işleri yaparken ve çok üşürken, içten içe o küçük kırmızı çantanın hayalini kurup yoruldum.

Sen de yoruluyor musun? Her sabah yeni bir güne daha uyanmanın, günün hızıyla kendini anımsayamamanın yorgunluğunu sen de yaşıyor musun? Gün, dediğin şey sahtelikten ibaret. İnsanı en fazla da bu acıtıyor. Ve neredeyse kaçacak hiç yer yok.

Seni, beni, bizi hiç düşünmüyorum şimdilerde. Neredeyse hiç. Kimi zaman asıl ihanetin bu olabileceği fikrine kapılsam da bunun da bir önemi olmadığının farkındayım artık.

Hafta sonu bahçeye kedi otu ekmeyi planlıyorum. Tanıdığım tüm kediler için. Küçük bir köşeye. Tohum ararken aklıma geliverdi. Kocasının, sahte olduğunu bilmediği, ruhi krizlere karşı Emma’ya kedi otu verdiği. Zavallı Charles bovary. Kedi otu ekmek, kedilerin onları yiyerek kafayı buluşlarını izlemek de bir imge. Etrafımda sarhoş kediler olursa, onlara bakarak keyiflenebileceğim umuduna sarılmış bir imge.

Sarhoş kedileri seviyorum. Sarmanlar hariç.

Her gece okurken ve caz’la kendimi büyülerken bu çocuksu imgeye sarılışımın tuhaflığını görmezden gelerek zevkleniyorum.

Tek bir eğretileme aşkı doğurur, diyor Kundera, bu eğretileme şiirsel belleğimizde yer eder. Haklı. Şimdi biliyorum ki, cılız bir eğretilemenin suçu tüm olanlar. Bilmek “olmuş” u değiştirebilme yetisinden yoksun ne yazık ki. Bu yüzdendir ki;


“ benim tüm caymalarım yanımda
  Vazgeçemiyorum onlardan ! “

Şimdi tek bir sözcük anlatabilir bizi: peri petie. Lanet olsun ki öyle. Sadece o kaldı: peri petie.

Fenicka olmayı kabullenmeliydim belki. Ama “ insan her yaptığında haklı olduğu için, ikinci bir vatanı vardır” diyor ya Turgut Uyar, umarım haklıdır.

Boş laflar bunlar canım. Geçmiş tabl – ı tehiden ibaret.

Elmaya dışarıdan bakabilen bir elma kurduyum artık ben. Küçük, minicik, önemsiz ama bilen!

Trajik delilleri çürümüş birinin elinde kalan tek delil kendisidir, diyor ya o büyük adamlardan biri. Artık zamanıdır, o tek delile, her ne kadar çelimsiz de olsa, sarılmanın.

Sen güzeran
Ben güzeran.
İşte tam da bu yüzden: ne kadar azap eylediysek affola...

Mektubu zarfına yerleştirip, yanımda gezdirdiğim caymalarımı düşündüm. Gün boyu...

Mey


                                              Beth Moon

Spinoza...

Ne olağanüstü ki ben, tam şu anda,
Sıradan ve alçakgönüllü şahsiyet
Benedictus, kovulmuş ( o Benedictus
Nasıl da mucize içeriyor), günlük işim,
Camı perdahlayarak lens yapmak,
Tanrı’dan bir parça taşıyorum ve, son zerreme kadar
Sonsuz’da onun özelliklerini temsil ediyor
Sonsuzu, tarzallığımın temelleri,
Hem uzam hem düşünce; bunun içinde ben
Hem bedensel olarak hem de ruh gözüyle tadıyorum
( beden ve düşünce ruhumda bir ve aynı)
O’nun mutlak niyetinden bir parça
Çünkü düzen, sistem ve yasa içimizdeki Tanrı’dır
Bu alçak ülkeleri denize doğru seyretmek
Ve Tanrı’yı, sınırsız olanı nefeslerinde hissetmek.
Ah, her insan ve her hayvan  ( burada
Descartes kör ve acımasızdı
Aptal vahşilerin ruhun solgunluğunun ötesine yerleştirmekte!) kendi türünde,
Tarladaki her bitki, denizin kımıldanan kumundaki
Her bir en küçük kum tanesi bile, Tanrı her neyse
Ona görünüm kazandırıyor.
Çünkü olguda ve düşüncede
O her bir insan, her bir hayvan, tarladaki her bir bitki,
Ve denizin kımıldanan kumundaki her bir kum tanesi –
Görülmemiş deniz, ki mırıldanışı, tanrı’nın sesi gibi
Yüreğin içinde uzaklardaki havayla birlikte,
Pencereme geliyor ve ben çalışır ve O’nun sonsuzluğunu
Düşünürken uzak ama burada
Hem düşünce hem de varoluş olarak.


Reginald C. Robbins
Türkçesi : Reyda Ergün




Keşkeler Listesi...

Kendimi mümkün kılamadığım dolaylarında gezdirdiğim
gölge'mdi söz. Gölge sevilir mi? Bunca?
İncindi ve incitti işte. 

Mey




Kıyılma…

Göğüne vurgun kanarya,
içinden kıyıldı ansızın.
Kan bir yana düştü,
arya öbür yana.


Mey




                                  İwona Harabin

18 Şubat 2014 Salı

Öykümüz...

içte
      ve
           dipte.
sevmesi,
susması,
yitmesi. 
          dipte
               ve 
                   içte...

Mey



                                            Arash Sahadiafarin

Yeni Bir Hayatın Acı Alayı...

Kendi içimize mıhlanmış olduğumuzdan, doğuştan gelen ümitsizliğimizin çizdiği yoldan ayrılma melekemiz yoktur... Hayat bizim ortamımız değil diye, kendimizi hayattan muaf mı tutturalım?... Var olmama belgesi veren kimse yoktur...soluk almada sebat etmek, havanın dudaklarımızı yaktığını hissetmek, temenni etmediğimiz bir gerçekliğin bağrında pişmanlıkları biriktirmek ve mahvımıza sebep olan derte bir açıklama bulmaktan vazgeçmek zorundayızdır... Zamanın her anı üzerimize bir hançer gibi atıldığı, arzuların ayarttığı tenimiz taşlaşmayı reddettiği vakit, bahtımıza eklenecek tek bir anla bile nasıl yüz yüze gelebiliriz?... Hangi hünerlerin yardımıyla başka bir hayatın, yeni bir hayatın peşinden gidebilecek yanılsama kuvvetini bulabiliriz?...

Şu ki, geçmiş yıkımlarına bir göz atan bütün insanlar "gelmekte olan bütün yıkımlardan kaçınabilmek için" kökten yeni bir şeye başlayabilme gücünde olduklarını hayal ederler... Kendi kendilerine görkemli bir vaatte bulunur ve kaderin onları batırdığı o vasat uçurumdan çıkartacak bir mucize beklerler... Ama hiçbir şey olmaz... Herkes aynı olmaya devam eder; sadece hepsine damgasını vurmuş olan o düşkünlük temayülünün sivrilmesiyle değişirler... Etrafımızda yoğunluğu azalmış ilham ve çoşkulardan başka birşey görmeyiz: her insan her şeyi vaat eder; ama her insan kıvılcımın dayanıksızlığını ve hayattaki deha noksanlığını öğrenmek için yaşar... Bir varoluşun aslına uygunluk derecesi kendi yıkımından ibarettir... Oluşumuzun çiçeklenmesi : muzaffer görünümlü olup, başarısızlığa götüren yol... Yeteneklerimizin serpilmesi : kangrenimizin kamuflajı... Güneşin altında leşlerle dolu bir bahar hüküm sürmektedir; bizzat güzellik, tomurcuklarının içinde şişinen ölüm den başka bir şey değildir...


Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkum olmayan hiçbir yeni hayat görmedim şimdiye kadar... Her insan zamanın içinde ilerleyip, bunaltılı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerinin beklenmedik yüz buruşturmasıyla karşılaşıp kendi içine düştüğünü gördüm...

E. M. Cioran




17 Şubat 2014 Pazartesi

“ Ve Sancı Geç Saatlerde…”*

Pes edip, başını okuduğundan kaldırdı. Faydasız okumalardan biri daha. Dakikalardır zihnindeki hayali silgiyle cümledeki fazlalığı silmeye çalışmaktan başka bir şey yapmamıştı gözleri bilincine ulaşmayan sözcüklerin üzerinde dolaşıp dururken. Israr etme, diyordu bir yandan kendine. Silemezsin yazılmışı ve geri alamazsın söylenmişi. Ama işte o silgi…

Bir umarsız silgiye dönüşmüştü zihni.  Yazıklanan bir tebessüm de gözlere doluşacak ve akmaması için mücadele edilecek sıvının yerini tutabilirdi. Buna ikna etmeye çalıştı kendini. Diğerinin karşıtı onlarca duyuş ve düşünüşün aynı anda gerçekleşen hücumuyla serseme döndüğünü kimden saklasın? Kendinden sakla, diyor içinden bir ses. Saklayacak kuytu mu kaldı, diye çıkışıyor sese.  Hani ya, çevrene ördüğün o sağlam duvar? Saatten hep, diyor istediği gibi bir özür bulup çıkaramayınca. Geç saatlerde geçirimli olacağı tutuyor besbelli.

Aklı fazlalığa kayıyor yeniden. Orada olmaması gereken iki harf deşiyor içinde bir yeri. Bedenin devasa bir silgiye dönüşse, seni sen dışı bir şeye dönüştüren maraz olmaz sileceğin. Yalnızca iki harf. Ömrü toz duman eden bir dil sürçmesini görünür kılan bir vücuda gelişten başka ne olabilir, besbelli bir el sürçmesi sonucu orada öylece duran iki harflik fazlalık? Beklenmedik bir sancı olabilir, diye yanıtlıyor sorusunu. Çatılmış kaşları hayali silginin nafile mücadelesine yöneliyor. Vakit, diyor. Çok geç. Ama sancı? Geçer!

Geçer mi geçmez mi? Geçer mi geçmez mi? Geçer mi geçmez mi? Geçer mi? Geçmez mi?

Dile gelmesi beklenen sancının suskunluğuna dayanamayan  - gerçek bile değil oysa – silgi koyuyor noktayı:  Geçer! Siler de geçer.
Haydi en başa dönelim o vakit, hazır bunca geçken saat, diyor işittiğine inanma meyli. Sancı dursun şurada, mut’tan başlayalım:
Tamam, ben…
Ama, sen…
Saate bakıyor. Çok geç…


Mey

* İsmet Özel


                                            Ayşe Mıhçı

Adın...

Metinlerarasılılı'ğım.
biraz açık biraz gizli...

Mey







Öykümüz...

Gülüşü yüzünde soldurulmuş çocukların
diyarında,  ellerimiz ceplerimizde yürüyoruz. Sağ cebimizde utancımız, solda okumayı hak etmediğimiz o öykü. Öykümüz.
Yanaklarımızdaki kırmızılık kadar kalıcı öykünün yurtsuzluğu. Biliyoruz. Biliyor ve hiç üzülmüyoruz...

Mey 





16 Şubat 2014 Pazar

Melek Susması…

Susmak için yapılmadık. Söylemek için de.
Görmek için göz, işitmek için ses ihtiyacı duymadık.
Yalnız kalmadık, biz de olmadık.
Kurumadık, ıslak da değildik.
Atan, kendini duyuran bir şey vardı şuramızda; bir kalbimiz olmadı.
Sevmeyi bilmezdik, sevmemeyi de.
Hoşça kal, demedik hiç gerçekte. Merhaba’yı bilmezdik.
Az vardık.
Çok yoktuk. Ama suçluyduk hepten.
Bilsek de demedik kimseye, oluş’un hiç’ten ibaretiliğini…


Mey


                                 Carla Mascaro

Çıplak...

Burada, odanın çıplaklığında
tozlu kitapların arasında,
ve yaşlıların portrelerinin,
evet ile hayır'ı arasında bütün bu gölgelerin,
devinimsiz bir ışık sütunu
burada, o gece
çırılçıplak soyunduğun bu yerde...

Yannis Ritsos





Donuk Gün...

Akışını yitirmiş ırmak,
solgun günün göğüne dikmiş gözünü. 
Uzak ihtimal şimdi,
rüzgar da bir parça gün ışığı da. Biliyor bunu. Akmıyor...

Mey


                Asuman Ercan

15 Şubat 2014 Cumartesi

Adın...

Yola meyletmiş,
açık yara. bir tren dolusu...

Mey




Öykümüz...

İç içe geçmişliğiyle
başka öykülerde,
anlatılmazlığıyla bizde.
Var gibi okuyoruz yazılmışları,
yok gibi yazıyoruz hiç okunmayacakları.
Öykümüzü...

Mey


                             S. N.

14 Şubat 2014 Cuma

Aşk, Haz ve Biraz da Epiküros…

Ne çeviriyorsun sen yine, dediğini duyunca şaşkınlıkla başımı kaldırdım. Anlamamış bakışlarımı yüzüne dikip, kaşlarımı havalandırdım. Baktığının ötesini görmeye alışmış gözlerini yüzüme kuşkuyla dikmişti.
Neredeyse iki saat oldu, ağzından tek söz çıkmadı, diye haber verdi. Hayra alamet değil bu sessizlik, diyecekti. Yormadım.
Ne çevireceğim Benedictus’cum, dedim. Elimdeki kitabı havaya kaldırıp gösterdim. Çevirsem çevirsem sayfa çeviririm, dedim. Okuyorum.
İnanmazlıkla gülümsedi. Ne okuyorsun, diye sorması beklendikti. 
Kitabın kapağını, görebilsin diye,  yüzüne doğru yaklaştırdım. Yüzündeki buruşma tahmin edilebilirdi. Ağzını açmasına fırsat vermeden atıldım.
Karışma benim Epiküros’uma, dedim.  Aralarındaki çekişmede, açıkça değilse de, gönlünün Stoacılardan yana olduğunu bildiğimden, gelebilecek her türlü eleştiri hamlesini ketleyebileceğim düşüncesindeydim.
Böyle dönüp dönüp okunacak bir şey yok onda, bildirisinin saldırganca olduğu açıktı. Didişecek havada değildim. Susup bunu anlamasını umabilir ya da ona anlatabilirdim. O güne değin hiç dillendirmediğimi, bir çırpıda söyleyebilirdim. Kararsızlığımı fark etmişti, dayanamayacağım bilgisiyle sakince arkasına yaslanıp, bakışlarını üzerime dikti.
İkircikli bir dişleme ağzımda, düşündüm. Bunu ona anlatamazsın, diye uyardım kendimi. Anlamaz. Anlamadığı gibi, insani varlığın anlamadığı şeylere gösterdiği tepkiyi gösterir. Filozof filan ama yine de insan. Ağzını açma!
Sabrı yetmemiş olacak ki, nasılsa döküleceksin der gibi bakıp; dinliyorum, dedi.
Saçma bir şey Benedictus’cum, diye uyardım.
Saçma da dünyaya dâhil, diye atıldı. Merak ona böyle şeyler söyletiyordu bazen.
Nazlanmanın faydası yoktu. Anlatma fikri zihnimde belirmişti bir kez. Kitabı kapatıp dizlerimin üzerine yerleştirdim, soluklandım.
Epeyce eskiden, diye başladım söze. Uykularımın arasında “ Epiküros”  diye seslendiğim biri vardı hayatımda. Bedenimi, ruhumu ve zihnimi acıdan uzak kılan biri. Ne vakit onu özlesem işte böyle, diyerek elimdeki kitabı gösterdim.
Şaşkınlıkla açılan ağzı bir süre öyle kaldı. İşaret parmağımı ağzıma götürüp sus işareti yaptım. Yüz ifadesi bir duygu durumundan diğerine hızla geçtiğini gösteriyordu. Hayret, inanmazlık, kızgınlık, ne diyeceğini bilememe. Bir şey demesine fırsat vermeden atıldım.
Merak etme Benedictus’cum, dedim. Kimseye senin adını seslenip sarılmadım uyku arasında bu güne dek.
Çok rahatladım, diye yapıştırdı cevabı. Gülmemek için  kendini tutar gibiydi. Kızardın mı sen yoksa, diye sordu yumuşak bir sesle.
Elimdeki kitabı açıp yüzüme doğru kaldırırken, ne münasebet, dedim…


Mey



                                Michal Zahornacky


Öykümüz...

Rüzgarın sesinde taşıdığı o olmaz şarkı,
işitebilirsek...


Mey


                                Abelardo Morell

13 Şubat 2014 Perşembe

Yapmadığın Şeyler...

Öyküyü içine alıp
biz'i dışarıda bıraktın.
Olmazdı ki.
Öykü içinde biz'cileyin yanıyor.
Olmadı bak...

Mey



                                            A. Tarkovsky

Uzak Bir Ülkedir Gülmek...

Mahmut Derviş'e



Yağmurlar da diner, ölür gibi sonunda
Gecede bir yıldızdır hüzün yanar da söner
Acıya süreğen yurt olamaz insan
Bulut olup dağılır içimizdeki keder


Bir zamanlar ben de mutluluk harmanında
Dolanmıştım, sanki bıçkın bir döven
Topraktan ağan o hoyrat türkü
Ardımdan yankıyan bir ağıt oldu birden


Az çok ben de bilirdim sevda denen bilimi
Genişlerdi damarlarım bir ırmak yatağınca
Yolum düştendi; uzun; sevinç, yol arkadaşım
İşlikten işliğe koşan karınca


Sormayın artık, yanıtı yok nasılsa
Olmuş mudur bir kez kaygısızca güldüğün
Filistin'im, yurdum, canım sevgilim, benden uzakta
Gülmek uzak bir ülkedir artık benim'çün


Yağmurlar da diner ölür gibi sonunda
Tükenir gece, yıldızlar söner, güneşi çağırır hüzün.


Adnan Satıcı…




12 Şubat 2014 Çarşamba

Öykümüz...

yazıyorum,
   düş'ünüyorsun.
okuyorsun,
    düş oluyorum...

Mey


                                         Asuman Ercan

Adın...

Sorunun cevaba tutkunluğu...

Mey



                                          Amanda Kavanagh

“ Sabah Ayartması… ”*

Sabah iniyor, dedi bir ses. Uyan.  Kimin sesi? Yatakta bir kıpırtı. Kedi mi? Değil tabii. Gece kalmak istemiş, iç sesinin hayır çığlıklarına karşın, isteklinin gözlerindeki bir şey sessiz kalmasını sağlamıştı.  Konuğu, suskuyu onay kabul etmeye meyilliyle ikiletmemiş ve yerleşmişti uzandığı yere. Derhal uyumuştu. Uykuya dalışındaki hıza hayret ettiğini anımsıyor, bir de salondaki kanepeye mi geçsem acaba, fikrinin zihninde dolanıp durduğunu. Geçmemişti. Ama uyumamıştı da uzunca bir süre. Uykuya ortak bir başka insanın varlığı istenir değildi ona göre. Uyku yalnız eylenebilir bir şeydi ve bilinç senden çekilirken, yanında birinin olup olmamasının anlaşılır bir değeri yoktu. Gözlerini açmadan uykuyu beklediği saatler boyunca tek düşünebildiği, bu olana bir daha izin vermemesi gerektiğiydi. Sevmekten vazgeçildiği gibi sevişmekten de vazgeçilmeliydi belki. Bunu aklında tut, dedi uyku kendini dayatıp farkındalık yerini hafif uykuya bırakırken.

Kimse dünyayı iyi bir yerine getirmek için yeterince üzülemiyor çünkü biraz sonra yine karnı acıkıyor, diyen düşünürün rüyasına girmesi tesadüf olamazdı. Yine acıkacaksın, demişti alayla. Uyanmasını isteyen ses susmak bilmezken, gözleri sımsıkı kapalı rüyaya gülmek mümkün olmadı. Uyuyormuş gibi yapmayı sürdürecekti, birlikte yapılacak bir kahvaltıyı göze almayacaktı. Kıpırdamadı. Yanındaki kalktı. Banyoya geçtiğini işitti onun. Bunu fırsat bilip gözlerini açtı. Odanın dağınıklığını, başka birine ait kokuyu, bir yabancının hoş görülmeyen varlığının havaya yaydığı zerrecikleri aynı anda duyumsadı.  Ve banyodaki çıkmadan aceleyle rüyasına güldü. Tekrar gözlerini yumup, sokak kapısının kapanma sesini işitmeyi bekledi. Duyduğu mutfaktan gelen sesler olunca şaşkınlıkla doğruldu yatakta. Kahvaltı hazırlığına girişmiş olmalıydı. Açılıp kapanan buzdolabı, mutfak dolaplarının sesi, yetmezmiş gibi radyo ve müzik. Yatağa gömülüp yorganı kafasına çekti. Şimdi ne olacak, ne yapmalı sorularını duymazdan gelerek bekledi. Beklemediği ise yeni demlenmiş çayın yoldan çıkarıcı kokusuydu. Bir çaya tav mı olacaksın, sorusuyla uyardı kendini. Aklını başına al. Bu sırada mutfaktaki radyoda çalan şarkıya yüksek sesle eşlik etmeye başlayınca aynı anda gelen gülme ve ağlama isteğini ne yapacağını bilemedi. Öfkelenecek gibi olduysa da, mutfaktan yatak odasına yönelmiş ayak sesleri onu durdurdu. Gözlerini yumdu, soluğunu yavaşlattı, tetikte bekledi.

Çay demlendi, kahvaltı da hazır, dedi gelen. Haydi, uyan artık. Daha da ileri gidebilir, içine gömüldüğü yorganı üzerinden çekip alabilir korkusuyla kıpırdamadan yattı. Haydi, ama dedi tepesinde dikilen. Geçilen sınırları düşünüp iç çekti,  yorganı ve gözlerini açtı. Karşısındakinin gülümseyişini ve sabah neşesini gördü. Midesindeki kasılmaya aldırmamaya çalışarak baktı uzunca bu yüze.”  Sabah ki aklını çeler bir kuzgunun / Götürür ıssız bir sorumluluğa…” dizelerinin zihnine doluşuna daha çok şaşırdı. Bu sırada, günaydın diye şakıdı beriki. Ağzının içinde bir günaydın geveleyip yataktan kalktı. Banyoya yönelip, sabahları kahvaltı yapmam ben, dedi. Karşısındakinin itiraz edecekmiş gibi açılan ağzını görünce aceleyle ekledi. Ama çay içerim.

Soğuk suyu yüzüne çarparken, bunun bir anlamı yok, dedi kendine. Soğuk suyun canlandırıcı etkisiyle neşelenir gibi oldu. Tekrar etti. Bunun bir anlamı yok. Yoktu gerçekten de. Keşke olsaydı, arzusunun da bir anlamı olmadığı gibi yoktu...


Mey

* İsmet Özel

                                   Anthony Gormley
                                            

11 Şubat 2014 Salı

Keşkeler Listesi...

Söz ve sözsüzlük
aynı kuytu olmasaydı aslında. Ne ben söyleyemediklerime gizlenebilirdim o vakit,
ne sen söyleyebildiklerine.
Giz'in elinde kocamanlaşmazdı belki ' biz ' fikri. Bunca...

Mey



Sanatın Dili...

Chinolope, Havana'da gazete satar, ayakkabı boyardı. yoksulluktan kurtulmak için New York'a gitti.

Orada biri ona eski bir fotoğraf makinesi verdi. Chinolope eline hiç fotoğraf makinesi almamıştı, ama herkes ona bunun çok kolay olduğunu söylüyordu:

" Şuradan bakar, buraya basarsın, hepsi bu."

O da kendini sokaklara vurdu. Dolaşmaya başlayalı çok olmamıştı ki silah sesleri duydu. Bir berber dükkanına girdi, makinesini doğrulttu ve şuradan bakıp buraya bastı.

Berber dükkanında gangster Albert Anastasia'yı tıraş olduğu sırada vurmuşlardı: Chinolope'nin meslek yaşamının ilk ürünü de bu oldu.

Ona bir servet ödediler. Fotoğrafçılık açısından tam bir zaferdi bu: Chinolope ölümün resmini çekmeyi başarmıştı, ölüm oracıktaydı: ne ölen adamda ne de katilde; ölüm, olaya bakan berberin yüzündeydi.

Eduardo Galeano
Kucaklaşmanın Kitabı...



Kırgın Rastlaşması...

İlkin elini uzattı. Boş baktım, eli havada kaldı.
Aldırmadı.
Kırgınlığından tanıdım seni, dedi.
Şaşaladım. Öyle ki nasıl, sorusu aklımdan dilime inmedi. Gözlerim
uzanmış eline dikili öylece durdum.
Bakışlarımı yüzüne çevirsem, ben de onu tanıyacaktım.
Çevirmedim.
Neden, diye sordu
Kırgının ilk kişi kırmaktır, dedim. En iyi tanıdığını.
Anladı.
Havadaki eli yanına düştü. Tek söz etmeden uzaklaştı.
Ardından bakmadım. Hiç...

Mey




10 Şubat 2014 Pazartesi

Adın...

Gizil savruluşu  zihnimin.
Sana ait sokakların yabancı yakınlığına...

Mey




                                           Anja  Stiegler

9 Şubat 2014 Pazar

Varlığına İlişkin Şüpheci Bir Soru…

Olur muydun,
yazmasaydım ben?
Böyle.

Kalbimde. Yine de. Söz'ün ısrarı kadar güzel...

Mey




Ağız Mandalının Konuşmaları...

Benim evde acayip bir ağız mandalı var. Saint-roch’un çanları susar susmaz, ağız mandalım ayakları üstüne dikiliyor ve benim şahsıma gündelik konuşmasına başlıyor. Sorgun koltuğuma gömülmüş biçimde, ilgisiz görünmeye çalışıyorum yıllardır, çünkü bu yaratığın sohbetinde bana hitap edebilecek herhangi bir şey olmaması gerekir, ama bugüne dek ağız mandalım her zaman benden daha kurnaz olmuştur.

İşte böyle, konuşmasına başladığı andan başlayarak, özellikle yansımalı ama çözümlenmesi kolay bir biçimde anlatacaklarını anlatıyor, ben de kulağı kirişte olan bir kimse gibi dinlemek zorunda kalıyorum onu, bunu yaparken de en ufak ikilem sergilemeden kendisini onayladığımı ve hoşnut olduğumu gösteriyorum.

Her şey bundan ibaret olsaydı, aşağı yukarı yirmi dakika sonra, saint-simon’un anılarına yeniden gömülebilirdim, ama ağız mandalım hiçbir şeyden tatmin olmuyor. Konuşması bitmeye yüz tuttuğunda, bana konuşmasını birkaç cümlede özetlememi buyuruyor. Akşamın en çekilmez ânı bu, çünkü sıklıkla onun düşüncelerinin izlediği yolu yitiriyorum. Tek bir örnek vermek gerekirse, o akşamki konuşması a sesi üstüne kurulmuşsa, ki bundan sonsuz perde değişimleri, armonik farklar ve e’ye ya da o’ya geçişler çıkarabiliyor (aae, aea, aoa, aoo, aeoa, aeeoo gibi seslerin tüm dizisini ekleyelim bunlara), konuşmanın maddesinin iki hali arasına mantık köprüsünü kurmakta elimden bir şey gelmemesi yeterli oluyor her şeyi berbat etmek için. Ağız mandalım kudurdu mu sınır tanımaz, ve ne yazık ki bunun sonuçlarını birçok kez tekrar tekrar yaşadım. Öncelikle şu kül tablası sorunu var. Eğer az önce sözünü ettiğim nedenlerden ötürü kızmışsa (üstelik sayısız kızgınlık türü var), ağız mandalımdan bana saat dokuz buçuk sigaramı içebilmem için kül tablasını getirmesini rica etmem boşuna oluyor.

O durumda ani bir tepki veriyor, kâh kâğıtlarla dolu çöp kutusuna kendini bırakıyor, kâh oyun masasının altına girip, ağzı ayaklarının arasında, belli belirsiz bir sfenks edasıyla bana odaklanıyor. Bana gelince, konuşmayı özetlemekteki başarısızlığım beni neredeyse her zaman öyle bir duruma sürüklüyor ki, bu konuda en azından şunu söyleyebilirim, ödüm uç bir psikolojik karmaşıklığın burgacına atılıyor. Böylesi bir durum yalnızca zamanın, iğrenç saat kurma sapının, sihirli aynalar gibi çoğaltacağı yüksek tansiyonlara yol açar.

Sonunda da, bu sözcük burada birazcık yersiz kaçacak ama neredeyse doğal biçimde, birbirimizin yüzüne en özümsenmiş hakaretleri yağdırırken buluyoruz kendimizi, bunların üstüne, tutumunun ev ekonomisinde ciddi sorunlar yaratmasını umursamayan ağız mandalım, alev alev yanan gözlerindense daha çok öfkeyle burnundan fışkıran yaşları silmek için patiska mendilimi elimden kapıveriyor. O anlarda, ağız mandalıma nereye kadar dokunabileceğimi tartıyorum kafamda, çünkü bu yaratık, kül tablası darbesi düzeyini de, mendil darbesininkini de aşmaktan hiç çekinmiyor, kaldı ki benim kendimi zorlayarak hareketsiz kalmam karşısında, bana karşı en azından daha az kırıcı davranışlar sergilemesi onun için o kadar da zor olmasa gerek.

Bu gibi durumlarda insan bir ağız mandalının ruhunun, onun küçük parmağından öteye gitmediğini anlıyor ister istemez, biraz merhamet ve unutuş katılıyor sonra işin içine, bunun tek nedeni sessizliğe ve düşüncelere dalmaya izin veren şeylerden alınan zevk. Çünkü o dakikadan sonra, evde sessizlik olacaktır; özet yapılmış olsun olmasın, konuşma kapanmıştır, kül tablası getirilmiş ya da getirilmesi reddedilmiş, mendil elden gitmiş ya da gitmemiştir. Birbirimize odaklanarak bakmak kalır bize, herkes kendi yerinde, bırakırız kapansın üstümüze gecenin koca kubbesi. Sabah saat yedi çeyrekte kahvaltımız getirilir. Vaktimiz bol nasıl olsa.


Julio Cortazar



                                            İsabel Munoz

8 Şubat 2014 Cumartesi

İm ve Düş...

İm ve düş vardı ilkin. Bellemiştin: " imin gücü düşün gücüdür."
İm eksikli, düş ürkekti.
Güç, şahane bir susuş'ta buldu yerini. İm, ürktü. Düş eksildi...

Mey




7 Şubat 2014 Cuma

Adın...

Durup dururken gülüşü.
Ağzımın kıvrımında....

Mey

                                 Carlo Maskaro

Değiştiren Hüzün...

Çirkin sesli bir kadın dolaşıyor peşimde.
Şarkı söylüyor,
sararmış yaprakları serpiyor üstüme.

omuzlarımda birikmiş, ceplerime dolmuş
saçlarıma karışmış yapraklar.

Eskiden esmerdim ben, şimdi sarışın...

Barış Bıçakçı




6 Şubat 2014 Perşembe

Cılız...

Güç kaybediyor yaşamanın ipleri
inceldiği yerden kopacak belli.

Mey


Dolaylı Sevinç…

Merakımı daha fazla gizleyemediğimden, uygun bir fırsat aramayı bile beklemeksizin soruverdim: dolaylı sevinç de neyin nesi Benedictus’cum?
Şaşkınlıkla kaldırdı başını. Bir an, anlamaya çalışır gibi baktı. Soruya soruyla cevap kapıdaydı ve bir de müstehzi gülüş.
Çaktırmadan yazdıklarımı mı okuyorsun yoksa?
Yazar olsun, filozof olsun okunduğunu; bununla kalmayıp anlaşılmaya çalışıldığını bilmenin onların egolarına hiç iyi gelmediğini düşündüğümü belli etmemeye kararlı, geçenlerde gözüme takıldı da merak ettim, diye yanıtladım.
Geçenlerde, diye tekrar etti. Kinayeyi fark etmemiş gibi yaptım. Evet, dedim ve uzatmayalım imasıyla yeniden sordum: Dolaylı sevinç?
Gözlerini önündeki boş kâğıda dikip bir süre düşündü. Ardından, nefretin sevinçleri vardır, diye kestirip attı.
Boş boş baktım önce. Anlamamanın bünyemde yarattığı öfkenin büyümekte olduğunu fark etmemek  elden gelmiyordu.
Acınası bir açıklama, dedim o da fark etsin diye. Güldü.
Acınası olan açıklama değil, dedi. Sevinç acınası.
Gel de çıkışma şimdi, der gibi baktım. Ne diyorsun Benedictus’cum, diye sorarken neredeyse  dişlerimi kenetlemiştim.
Anlama gücünün düzeyinin yerlerde sürünmesine anlayış gösterebileceğini ima eden gözleri, sabret der gibiydi. Nihayetinde konuşmaya başladı:
Tüm nefret duygularının temelinde asla akıldan çıkmayacak, ne denli telafi edilmeye çalışılırsa çalışılsın, yok edilemeyecek bir üzüntü vardır.  Nefret eden kişi, tüm sevinçleri bu başlangıçtaki üzüntü tarafından zehirlenmiş kişidir, çünkü üzüntü bizatihi bu sevinçlerin içindedir.
Soluklanmak için durdu. Bakışları üzerimde duyduklarımın üzerimde yaratacağı etkiden biraz endişeli beni inceliyordu. Anlattıklarının bana yapacaklarını daha ilk cümlede ikimiz de fark etmiştik. Gözlerimi masasının boyası sıyrılmış köşesine dikmiş, devam etmesini bekliyordum. Oku atan da hedef de, okun nereyi vuracağını merak etmeden yapamazdı. Sabırsızlığım devreye girip, eeee devam etsene, dememe neden olmasaydı, belki sonra dediklerini hiç demeyecekti.
Böyle bir kişi, dedi. Sevincini üzüntüden başka bir şeyden türetemez hale gelir. Diğerinin varoluşu dolayısıyla hissettiği üzüntü, kendisine bir haz yaratmak için ötekinde yaratmayı hayal ettiği bir üzüntüyle telafi edilir. İşte bunlar, küçüğüm acınası sevinçlerdir. Yani dolaylı sevinçler.
Sustu ve bekledi. Boyası sıyrılmış masanın köşesinde yitip gitmeyi arzulayan zihnim işittiklerini sindiremeyecek denli şaşalamıştı.
Öfkeye sığınacağımı biliyorduk. Ben de  Benedictus da.  Hazırlanmış bekliyordu tepkimi.
Benimkiler doğrudan bi’kere, dedim nihayetinde gözümü masadan kaldırıp.
Ya öyle mi, diye sarf ettiği soru cümlesi, soru cümlesi değildi aslında.
Öyle, diye kestirip attım.
Peki, diye kabullenmesi beklendikti.
Hem insanlığın bir dünya sorunu var sen dolaylı sevinç, nefretin sevinci bunlarla uğraşıyorsun, dedim hızımı alamayarak. Masanın da boyası kalkmış.
Bu noktada, gülmeye ilk başlayanın hangimiz olduğunun önemi yoktu. Uzunca bir süre bizi sarmalayan bir sevinç kapladı odayı. Muhtemelen birimizin ki dolaylı bir sevinçti…


Mey


                                            Alison Blackmore

5 Şubat 2014 Çarşamba

Adın...

Yaşamaya sinmiş bir koku senin adın,
öz'de onulmaz bir eksikliğin kokusu...

Mey



                                         Gennadi  Blohin

Duvarcının Aşkı...

Kendimi öldürmeyi düşündüm, ben olup olacağım bir duvarcı,
Sen eczanesi olan bir adamı seven bir kadınsın diye.
Alıştım, umurumda değil; tuğlaları eskisinden daha düzgün diziyorum
Ve şarkı söylüyorum inceden, elimde mala, öğleden sonraları.
Güneş gözlerime gelip de merdiven titrerse altımda ve tuğlaları da

Yanlış yere koyarsam, anla ki seni düşünüyorum.


Carl Sandburg

türkçesi : Ali Püsküllüoğlu