31 Mayıs 2014 Cumartesi

Hikayemin Hikayesi...

En güzel hikayem'e, Ada'ya...

Yüzün gülmüyor, şikayetine hak verdiğinden zorluyorsun. Gerilmiş ağzında zoraki bir yayılış.
Neden, diye soruyor. Dermanın yok ya, o iri gözlerdeki saflığa kıyamıyorsun.
Nasıl anlatsam?
Nasıl anlatılır?
Anlatmalı mı?
İçindeki griliği karartan bu kifayetsizliğin kaynağı kuruyup gitmedikçe... Söz'e dökülen kadar dökülemeyenin de bir ağrı oluşu ekleniyor bir işe yaramayan bilmeler hanesine.
O sıra çıkarıyor ardında bir yere gizlediği tuvali.
Bak, diyor gururla. Ben yaptım.
Bakıyorsun.
Bir daha.
Daha bakıyorsun.
zorlanmadan gülümsüyorsun en güzel hikayenin hikayesine...

Mey




                                               Ada Melekoğlu

29 Mayıs 2014 Perşembe

Direnç...

Dayanabiliyorsa,
dayanırım, dedim.
böyle yitirdik bizde ve bizden olanı...

Mey




Bizi Taşıyan O Duman...

Bizi taşıyan o duman, taşı yerinden eden sopanın ve gökyüzünü açan bulutun kız kardeşiydi.
Küçümsemezdi, olduğumuz gibi kabul ederi bizi; çenelerinde bir sürgü, bakışlarında bir dağ, umut ve şaşkınlıkla beslenen ince dereler gibi...

Rene Char



Gerçeğin Katli...

Birine gerçeği söyleyemiyorsanız, onu öldürmeniz gerekir Oscar Wilde'dan bu yana, diye yazmış bıraktığı notta ve kayıplara karışmış; söyleyemediğini kentin kalesinin burçlarından aşağı bırakmadan az önce...

Mey




28 Mayıs 2014 Çarşamba

Öyküde…

Bir öyküyle bir araya geldiniz yani, diye sordum.  Çok anlaşılmaz bir şey değildi, yine de sordum. Şaşkınca baktığını görünce tespitin ya da sorunun hatalı olduğunu anlamıştım ya, o daha hızlı davranıp düzeltti:
Hayır, dedi. Öyküyle bir araya gelmedik; öyküde bir araya geldik.
Şaşırmanın adresi değişmişti. Sorar gibi baktım. Bir an durdu.  Nasıl anlatabileceğini düşünür gibi kaşlarını hafifçe çatmıştı.
Yeni bir öykü fikri dolanıyordu zihnimde, diye anlatmaya başladı. Metindeki karakterlerden biri için bir modele ihtiyacım vardı. Onu seçtim.
Ne demek onu seçtim, diye araya girdim. Güldü.
Bazen öyle yaparım, dedi.  Öyküye alacağım kişiyi gerçeklikten seçerim. Ama sadece gözlerimin önünde bir yüz belirsin diye, dedi çabuk çabuk. Soluklandı. İşte o yüz karakterin içini doldurmama yardım eder.
Sonra, diye sordum. İlgimi çekmeye başlamıştı anlattıkları.
Neden yaptım, bilmiyorum, dedi. Hiç yapmam oysa -  kendimi de ekledim bu kez öyküye. Anlattıklarını anlatmak hoşuna gitmiyormuş gibi bir tını yakaladım sesinde. Böylece o öyküde bir araya geldik ilk, diye devam etti.
Ne oldu peki, diye sordum.
Çok güzel oldu, dedi gülerek. Yani öykü güzeldi. Öyküde olmaktan, olmasından mutlu olmuştum. Kendimi neden durduracakmışım ki, hem kime ne zararı var diye düşünüp bir iki öyküye daha ekledim ikimizi.
Hikâyesi giderek enteresanlaşıyordu. Bir şey dersem, anlatmaktan vazgeçer korkumdan sessizce devam etmesini bekledim.
Ardından, diye sürdürdü. Bir, iki öykü oldu mu sana on, elli, yüz. İkimizi söz’ün içine hapsetmekle kalmayıp, bunu devasa bir tutkuya dönüştürdüğümü fark ettiğimde iş işten geçmişti. Beteri bir süre sonra fark etti. Karakter olanı değil, diyerek güldü. Sahicisi, benden çıkmış ne varsa içinde olduğunu anladı.
Ne yaptı anladığında, diye sordum kendimi tutamayarak.
Razı oldu, dedi.
Cidden mi, diye soruverdim inanmayarak. Başını salladı, yüzünde kendisinin bile bir öyküde anlatamayacağı bir tebessüm oluşmuştu.
Orada olmayı sevdi, dedi. Orada olmasını sevdim.
Bunun ne zararı var, sorum üzerine biraz düşündü.
Emin değilim, dedi. Ellerimle kurduğum bir haksızlık, bir olmazlığın tüm hayatımıza yayılmaya başladığından endişe ediyorum belki de. Düşündü. Emin değilim ama, dedi. Hiç olmayabilirim de.
Eee, dedim. Anlatmayı sürdürsün istiyordum.
E’si, dedi. İçine almadığım her öyküde kaybolup gidecekmiş gibi geldiğinden yazmak da oradaki varlığı da bir tür deliliğe dönüştü. Kendimi ve onu özgür bırakmam gerektiğini düşüncesini göz ardı ediyor, onun da bu deliliği bölüştüğüne ikna olmanın yollarını buluyordum.
Konuştunuz mu bundan, diye araya girdim.
Hayır, dedi. Tek kelime bile.
Sonra?
Sonra, dedi. Akıllanayım dedim.  Bizi reddedecek bir gerçekliğin varlığı ayandı. Kurtulsun istedim.
Ne yaptın, diye sordum. Merak, ikide bir araya girmeme neden oluyordu.
Çık dedim, diye cevap verdi.
Zor olmuştur, diye yorumladım. Başını salladı ‘zordu ‘ manasında.
Ne oldu?
Güldü. Güzel, ancak tanık olunarak anlamı kavranabilecek o gülüşlerdendi.
Çıkmadı, dedi. Çıkmayı reddetti.  Ondandır ki öykünün içindeyiz. Hep.
Tuhafmış, dedim duyduklarımın gerçekliğine pek ihtimal vermeden.
Öyle, diye yineledi. Tuhaf…


Mey



                               Betina la Pante

Keşkeler Listesi...

Yazgısı akla teslim
bir duyuşun korkağı olmuşluğumuzun utancını gizleyecek bir sota bulabilseydik.
Bütün ya da hiç. Razı olurduk yarımlıktansa. Böyle…


Mey


                                Seanen Middleton

Seni Günlere Böldüm...

Seni günlere böldüm, seni aylara
Daha yıllara, yüzyıllara böleceğim
Ve her zaman söyleyeceğim ki beni anla
Böyle eskitilmiş de olsa bu kalbi
Minesi çatlamış bir diş gibi durduracağım karşısında.

Şiirler söylenir, şiirler biter
Biz bu sevdayı neresine sakladıktı sen ona bak da
Kahverengi avuçlarına mı gözlerinin
Tam oradan mı kahverengi yağan bir aydınlığa.

Bütün günler yenileşir her bekleyişte
Ve bütün dünler, bütün geçmişler
Kapını açarsın ki bir de, hiç kimseler yok
Çaresiz, benim sana gelişim de hep böyle.

Dün akşama doğru turuncu bir bulut geçti
Sonra bütün bulutlar hep birden geçti

Anılar, anılar, belki hepsi bir kelime...


Edip Cansever




27 Mayıs 2014 Salı

His…

İçimde kötü bir his var, dedim. İçimde kötü bir his vardı.
Bunu yüksek sesle söylersem azalır, diye düşündüm.  
Seni kim duyacak, sorusunu es geçip içimdeki hissin; şu çekilirken alacalanan güne, az önce sularını verirken yapraklarını okşadığım beyaz karanfille küpe çiçeğine, birer ikişer seslerini duyurmaya başlayan gece ötücülerine, dolma kalemden bileğime bulaşmış mürekkep lekesine; sahipsiz kalacağını bilerek yazıp bir köşeye attığım mektuba, zihni ikna etmeyi kalbi etmekten üstün tutuşuma, kendi sesimi duymaya tahammülsüzlüğümden bütün gün çalan telefonları açmayışıma; unutursam korkusuyla kalbime, zihnime, en sevdiğim kitabın iç kapağına ve acı yeşil cildi olan o defterin ilk sayfasına not düştüğüm o kısacık şiire; yüzlerce öykücüğün arasına gizlediğim o ada değmeyeceğini bilerek;
içimde kötü bir his var, dedim. Vardı. O his...


Mey



Söz Verilmiş Hikaye...

Olmayabilirim ve olmayabilirsin, dedim giderken.
Hikayesiz kalmayacağız hiçbirimiz. 
ne sen,
ne ben,, 
ne de hikaye...

Mey



                                Piet Flour Senior

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Düş Dağıtıcısı ile Masal Kurucusu…

Düş dağıtıcısı ile masal kurucusunun yolları nerede kesişir, diye sordu.
Yapma, dedim. Ne gereksiz sorular bunlar!
Cidden, dedi. Düşün hangi gerçeklik buluşturur onları?
Düşündüm. Hangi gerçeklik? Hangi? Gerçeklik?
Hiçbir gerçeklik kabul etmez onları, dedim sonunda işin içinden çıkamayarak.
Yanılıyorsun, cevabını yapıştırdı.
Nedenmiş, diye itiraz ettim. Madem cevabı biliyorsun; sen söyle o vakit!
Bir büyük gitme’de buluşurlar, dedi. Boş bakışlarıma aldırıyor gibi değildi. Kısa bir duraklamanın ardından ekledi: Teselli için.
Neyi teselli, diye sorarken alacağım cevaba, bir şarkıyı siper etmeye başlamıştım bile.
Gerçeği, dedi.
Gerçeği, diye yineledim onu. Neyse ki bir şarkının teselliye ihtiyacı yoktur, diye düşündüğümü ise söylemedim. Düş dağıtıcısı ile masal kurucusunun bunu kendi başlarına keşfetmeleri gerekecekti. Onlardan yana umutluydum. Gerçek ise umurumda değildi…


Mey


                                               Sarah Lawrie

Usul…

Birden olmamıştı. Aniden değil.
Usuldu. Ayaklarında sesi yoktu. Duyulmadı.
Birden değil. Akmaya meyilli sular gibi geldi. Görülmedi.
Öyle değil, aniden değil. Bahçedeki ağacın aniden çiçeklenmesi gibi değil.
Geldi. Kime ait olduğu belirsiz’i aldı ve gitti.
Ona daha çok yaraşırdı;
sessizliğine,
sezdirmezliğine. Aldığının yerine bıraktığına razıydım. Sesimi çıkarmadım. Gitti…


Mey


                                                  Jone Reed

Kanlı Masal...

Aklım, haklıyım, et firarını!

Ovdun ve okşadın beni
Çıktı içimdeki cin;
Ondan ölümümü diledin.

Mayıstı.

Seni o yüzden bağışladım!
Ben en çok mayısta su içerim
Derinim balık kaynar derinim kanımı kaynar
Ben en çok mayısta öne eğerim başımı
İçimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar.

Avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı
Mayısta öğrenmiştim;
Ve teraslarda bach dinlemek en çok mayısa yakışırdı
Ve kim bilir
Mayıs artık en çok senin tanrılarına yakışır
Tiril tiril bembeyaz bir giysiyle
Rüzgârda ayakların çıplak
Öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak

Kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
Bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
Eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan
Tam
Tam yaza girecekken
Yazın omzuna yüzünü dayayacakken
Çekip giden
Ayaklarının altından o son sığınak terası da
Acılarının veliahtı bach'ı da çekip
Gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir
Yani.. Anlıyor musun.. Mayıstı..

Seni o yüzden bağışladım!

Bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan
Biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
Cesaret işiydi, delikanlıcaydı,
Bu korkunç sevgide
Yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz
El deymemiş yalnızlıklara kalkışmamız
Yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz

Bu evcilik oyununda bile duldum
Hatırla
Sana dizlerimi
Sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum;
Çevirdikçe bedenini ruhunun radyo dalgalarında
Cazdı, bluesdu, klasik kemandı, klasik aştı
Boktu püsurdu
Hatırla, senin gözlerin çokulusluydu
Senin gözlerin ham kadınsızdı
Çamurdandı
Ağzımda getirdiğim karsuyunu
Kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni
Çıktı içimdeki cin
Yatağa döküldü
Yatağıma döküldün
Yatağına döküldüm
Ve ben bu sonsuz savruluşta
O gece
Bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!

Senin oldum!

İhanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla
Karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin
Senin mahşer atlısı dudaklarına
En çok da dudaklarına sokuldum!
Üşüyordum,
Üstüme doğru çekip o kedi dudaklarını
Bir tay sığınırmışcasına anasına
Bana ölünle uyudum! anlıyor musun.. İşitiyor musun..
Cesedine yeni baştan hayat verebilmek için
İhtiyarladım.. İhtiyarladım..
Ben zaten kendimi aşklarda
Hep kalkışılınmış müthiş intiharlarla yaraladım!
Koştum sürekli
Bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum

Bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
Telaşlanır, ağlar
Babasını sorar çevresindekilere
Öldüğünü bildiği halde
Adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin
Bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın
Bir dikilir bir çöker ya
Kalbine secde eden intikam
Tam
Tam yaza girecekken
Yaza bir ekmek bıçağı tutuşturacakken
Sapı plastik kötü bir ekmek bıçağı
-geri döner.. Döner değil mi.. Diye
Birkaç kırık sözcük.. Buruşuk..
-öldürürüm o zaman, kurtulurum.. Deyip sustuğun
-kaçarım sonra, kimse sormaz.. Deyip yığıldığın
Nisandan hazirana doğru bir su kayakçısı
Gibi süzülürken mayıs, ah bach!

Ah benim bir kangurunun cebine yerleştirdiği yavrum!
Talanım! artanım! eksik kalanım! yarım kalanım!

Nasıl yedirirdim ihanetini kendime
O dev hisle sen mayıstın ben mayıstım
Her şey ama her şey el ele mayıstı
Seni o yüzden bağışladım!

Uzanıp topraktan çıkarttın beni
Tozumu sildin, hohladın, parlattın
Ovdun ve okşadın beni
Çıktı içimdeki cin;
Ondan
-gidecektin, mecburdun, hepsi gibi-
Affını diledin.

Mayıstı. Mecburdum.

Seni o yüzden bağışladım!

Küçük İskender




25 Mayıs 2014 Pazar

Adın... / Son

gülüş
gözlü
adam...



                                          Milo Klaussen

“ Uyuması İçin Birine Şarkı Söylemek İstiyorum…”*

Apartman boşluğu ya da komşu dairelerden birinden geldiğine ikna olmaya hazır olduğun mırıltının kaynağının, evinin dışı olmadığını başından beri biliyorsun. Yine de, kabullenmek istemedin ilkin. Neden edecekmişim ki, diye düşündün. Gözle görülür bir şey yok. Yalnızca çok uzaktan geldiği izlenimini verecek kadar kısık, mırıl mırıl bir ezgi. Kaynağının göze görünmezliği ile sinir bozucu, susmazlığı ile de işgalci bir ses. Belki bir tür sanrıdır, düşüncesi ile kendinden şüphe duymana neden olmuşluğu ile de kızgınlık nedeniydi. . Ne ezgi tanıdıktı ne de sesin sahibi.

Sinir bozucu!
İşgalci!
Kışkırtıcı!

Kızdıkça bu sözcükleri öfkeyle savuruyordun evinin boşluğuna. Mırıltı, ya duymuyor ya da oralı olmuyordu. Hakkını vermeye kalksan, ezginin güzelliğini teslim etmen gerekirdi. Coşkusu da eksik değildi hüznü de. Ara ara neşeleniyor; mut dolu bir şeyi vaat ederken birden durgunlaşıp yürek karartıcı bir umutsuzluğun altını çiziyordu. Gözü kara bir yanı vardı, öte yandan feci korkuyor gibiydi. Aklı eserse, hiç olmamış gibi yokluğa karışacağından dem vurup; işgalci, sinir bozucu, kışkırtıcı diyerek nidalanmalarına meydan okuyordu.

Var mısın, diye soruyordun kiminde kendin de şaşarak bu yaptığına.
Var’ız, yanıtıyla kafan biraz daha karışıyordu.
Nesin, sorusu ise çoğun yanıtsızdı.

Hiç kanıksamadın ama kabullendin oluşunu. Ezgiyi. Mırıltıyı.

Günü ve akşamı sona erdirip, geceye doğru ilerlediğinde zaman ezgi de sakinliyor, göz kapaklarının ağırlaşması gibi yavaşlatıyordu kendini. Uyanarak yitirmek istemeyeceğin bir düş’ün çerçevesini çiziyor, içini doldurmayı sana bırakıyordu. Bilincin daha derinde saklanan senle yer değiştirmek üzereyken, ezgiye de onu mırıldanana da düşkün olduğunu itiraf edecek gibi olduğunu fark edip uykuya direniyordun. Açılmış gözlerin, mırıltıyı bir an için sersemletiyor; ardından daha kararlı bir sese dönüşmesine neden oluyordu.

Susmayacak mısın, diye çıkışıyordun ikinizin de sahte olduğunu bildiğiniz bir edayla.
Sen uyuyunca, cevabıyla hırçın bir inat kuşu havalanıyordu içinden.
Uyumayacağım, sus!

Birkaç dakika süren sessizlikle kalbine sokulan korku, korkundan büyük bir tutkuyu o ezgi kılığında sokuyordu gözüne. Uzayan gece. Uzayan şarkı. Sen.  Uyku ise ayrılık gibiydi. Biter mi, günün birinde?

Var mısın, diye soruyordun artık hiç şaşırmayarak varlığına.
Var’ız, cevabı umut edilen bir rahatlayıştı.
Nesin sen, sorusunun bir gün cevap bulacağını hiç düşünmemiştin. Uzadıkça uzamış bir gecenin ortasında gelmişti cevap.

Şarkınım. Senin…

Mey


* R. M. Rilke


                                             Jone Reed

Kalkan...

Koruyor bizi. Biz’den.

Tendeki uzak.

Mey 




İlk Susan...

Senin için yazmamış olduğum bütün aşkları, yeniden, baştan, yazmayı istedim. Sana.. Hepsi senin olacaktı... Suçunu kimseye yükleyemem bir aşk sabahı yoluna çıkışımı. Gözyaşları ardına süzülen dünyaların kırık titrekliği ile eriyordun ışıkta. Işıklaşıyordu kapkara saçların. Başın önüne eğikti ve daha seni bilemeden, yüzünün yeniliğinde susmağa başladım. Üç defa ışıktan çalmak istedim seni.. Bir kolun, bir koltuğun, bir elin kavrayışında. Üçüncüde ben kasıldım. Sense denizle ışığın boğuştuğu yerdeydin. Kış henüz geriniyordu; ötende nisanlaştı. Mevsimler uzunluğunca peşinden geldim. Susuyordum hep. Ama, yanına gelip, durduğumu, durup durup daldığımı, senin için söylediğim sözleri yanındakilere dönerek söylediğimi fark etmişsindir. Bir deniz kenarında, bir gün köprü üstünde, bir de kof bir lodosun çalkantısındaki güvertede, bakıp gülmüştün. Susuyor, anlıyor ve gene susuyorsun sanmıştım. Bir gün bir çocukluk resmini çıkardın bir kitabının içinden; kokulu, kırışmış. Aldım.. Konuştuk. O zaman, nihayet çözülebilen iplerini gerisinde sürüyerek açılan bir sal gibi, arzuyu attığımı duydum. Gecesi, bir elektrik feneri altında, gözüne kaçan bir kirpikle uğraştım. Başını, öylece durgun ve boş, önüme uzatan ikinci çocuk oluyordun. Kirpiği çıkardıktan sonra bir an bakmıştım kapalı gözlerine. Başlarımızın arasından rüzgâr güç süzülecek oldu. Nefeslerimiz, nefesimiz ondan kuvvetli idi. Açılan gözlerinde iki yumuşak fener gördüm. Karanlıkta güneş titredi; deniz, sayısız hayvan yıllarının sesiyle uğuldadı... Uzaklaştın. Ayrıldık. Yürüdün ışığın altından. Ardında asfalt, ışıkla beraber eriyordu adımlarının içinden, sessizlikte. İşte o zaman seni, aşılmak istenmeyenin, kendi kendince diretilenin en büyük aşkında, vermemeğe mahkûm ettim. Saçlarının rüzgârı, derinin yıldızlılığı dindi, söndü. Denizlerin, una çevirdikleri kayalıkların anısında, gidip gelen elemini duydum. Zira denize, bu kumsaldan ancak çekilmek kalır. Sense, bu çekilmenin öldürücü sarılışında başkalarını hatırlayarak ağlıyordun. Gözyaşını silemedim: deniz kurutamaz; tuzu ise yıldızlardan da yakıcı diyorlar. Ağlıyordun. Sana sarılıp, içinde, bir sıraya girmemi istediğinden. Sen karaya, sağlam toprağa doğru geriliyordun. Bense... Bir kedicesine gelip yanıma oturduğun temmuz gecesi, aramızda karanlıkla olgun bir dal yükü vardı: aşılacak bir şey kalmamışlığın yemişi. Oturduğumuz tahta sıranın her bir çubuğu sert ve serin, çok serindi. Deniz sakin, ağaç sancılı... Kendimizi tekrarlamayalım, demiştim. Kanıyordum hep, sense emiyordun, bereketli toprakların bencilliği ile. Boyuna kanıyordum. Doymamış olacak, dedim, 'bir daha...' dediğinde. 'son bir kere; ama bir daha.' Aralık kapıların ayrılığında kanıyordum. Uykumda kanadım gene ve kan, bitmek bilmez sevinci ile, akıyordu hep, karanlık analıklara doğru. Ertesi gün, tesadüf bilmezliğin akışı ile anlattılar seni: 'el tutmanın on yedi şeklini okutur,' dediler. Ben hâlâ cömertliğimde, kanıyordum. İşığın damlasına bile lâyık göremedikleri hayatını, başkalarına ait dünyanı söylediler. Pıhtılaşan kanlarımı arzu parçaladı. Kirli suyu sızdı kanın, bu parçalar arasından. Gece, karanlıkta, kanımı tabanlarında vıcıklaştıra vıcıklaştıra yaklaştın. Boğan, dirilten, zemberekçesine toplayan bir arzu ile yeniden kanadım. Nihayet sarılmamı umarak gelmiştin. Ondan sonrası kolay gözükmüştü herhalde. Başlamıştım ama... Kanımın ötesinde, ayrıldık. Gittin, son olarak. Yalnızım şimdi. Karanlık, kansız. Kimseler gelmesin yanıma. İçten sevinç taklidi ile selâmlaşmaya mecbur olmayalım. Yürüyeyim... İçime, birden öyle geldi ki, hayatım, sonuna kadar, bir yolun, bir şehir yolunun taş kenarında önüne dizilen bir sonsuz sıra eş ve kuru, tok adım sesinden ibaret olacak... Sonra uzaklardan, şehrin dalgalarca koparılan ışıkları... Her şeyin ölüme doğuşu, yeniden ölümle...


Bilge Karasu 




24 Mayıs 2014 Cumartesi

Adın...

İç çekiş değil,
içe çekiş...

Mey




                                             Silena Lambertini

22 Mayıs 2014 Perşembe

Keşkeler Listesi...

Hem eşik
hem bentti söz. Durduk öylece kapısında.
Ne sen yaranı gösterebildin,
ne ben öpebildim kabuk tutmamışlığından...

Mey




Bulunmuş Mektuplar / Pembe Ciltli Defter…

Mektuplar evime, at pazarından satın aldığım eski bir komedinin çekmecesinde geldi. Hiç açılmamış zarfları gördüğümde, birinin okumak istemediği mektupları buraya atıp unuttuğunu düşündüm.  Her birinin başka kişilerden bambaşka kişilere gönderilmiş mektuplar olduğunu fark ettiğimde merak dayanılmaz hale gelmişti. Çekmeceleri temizleme işini bir yana bırakıp elime gelen ilk zarfı açtım. Kim vazgeçebilirdi ki o kime ve kimin tarafından yazıldığı belirsiz birkaç cümlenin verdiği büyülü hazzı…

Haber şu ki, pembe ciltli defterimin sonuna geldiğimi büyük bir şaşkınlıkla fark ettim bu sabah. Aklıma düşen o cümleyi unutmayayım diye, deftere uzandığımda kalan son sayfaya bakakaldım. Şu defter canım! Hani bedenimin olmazlığı eksiklik verecek parçası gibi nereye gidersem yanımda taşıdığım zihnimin kara kutusu. Son sayfasına geldiğim ilk defter değildi, biliyorsun onlardan onlarcası hala duruyor küçük gizler dolabımda. Zamanın seni beklemeden hızla akıp gitmekte olduğunun bilincine varmanın verdiği bir hayret de değildi gözlerimi dakikalarca defterin son sayfasına diken. Zaman ve onun başına buyruk hızıyla alıp veremediğim yok çoktandır. Peki ne?

Bir önceki bitmişti; bitişi bu sabah yaşadığıma benzer bir duygu içermemişti üstelik. Yanlış değilsem, onun bordoya çalan bir cildi vardı ve özensiz karalamalar, çalakalem taslaklar, ruh halimin çiziktirmelerine ev sahipliği yapmıştı uzunca bir süre. Ama bitmişti işte kaderi tükenmek olan tüm nesneler gibi. Dolabı açtığımı anımsıyorum bir yenisi hayatıma eklemek için. Uzunca bakmıştım dolapta bekleyen türlü renklerde cildi olan defterlere. Uzat elini al birini, değil mi? Öylece durmuş bakıyordum, seçilmesi gereken bir defter, yazılması gereken öyküler, unutmayı ketlemek için alınacak notlar, iç titreten dizeler ve bırak aksın diye kendine izin verdiğinde akacak cümleler vardı. Bildik şeyler. Ve tüm bunların arasında bilinmedik, yeni, biraz çirkin, çok güzel; her şey mümkün ve hiçbir şey mümkün değil hissiyatını içeren bir delilik hali: Sen.

Çok değil bir saat öncesiydi. Sıradan bir sohbetin sıradan dakikalarının bir yerinde olmuştu olan. Bir şey söylemiştim, başka bir şey söylemiştin sen de karşılığında. Bildik sözcüklerden yapılma, kısa, yapacağı etki ne hesaplanmış ne de önemsenmiş, belki de sırf cevap olsun diye sarf edilmiş bir cümle. İşte şimdi, dolabın karşısında durmuş beni ve seni olma ihtimalimiz bulunmayan bir yere taşıyan o cümleyi anımsamaya çalışıyordum. Senden bana geçtiği anda unuttuğum ve bir daha hiçbir zaman anımsamadığım bir cümlenin hayatı bunca değiştirmiş olduğuna kim inanır?

Beni sana tutkun kılan o belirsiz cümlenin sarf edildiği gün, seçilmiş bir defterin son sayfasına bakıp duruyorum sabahtır ve o günden bu yana geçen zamanda olan biteni düşünüyorum. Defteri karıştırmaya başlıyorum. Adı hiç zikredilmemiş bir varoluşu içeren tüm o karalamalara, sayfaların kıyı köşesine alınmış – muhtemelen sana söylenmek için – notlara bakıyorum. Defterin ilk sayfasının açıldığı andakine benzer bir sevinç sarıyor beni. Gerçekten sarf edilip edilmediğinden emin olamadığım o cümlenin hiç azalmamış gücünün etkisiyle dolabın karşısına geçiyorum yeniden. bu kez acı yeşil cildi olan deftere uzanıyorum kalbimdeki varlığının hükmü bitmedikçe bitmeyecek söz’ün bilgeliğiyle. Pembe ciltli olanın kalan son sayfası mı? O sayfaya da bu mektubu yazıyorum…

Mektubu usulca zarfına yerleştirdim. Önümde duran defterin boş kalmış son sayfasına bakıp, tükenmeyecek söz’ü düşündüm…


Mey

                                          Safaa Eruas

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Adın...

Oluş'u diğerinin varlığına bağlı,
bir aradasızlık.
med'im
ve 
cezir'im...

Mey




                                Maria J. Jacinto

Vargı…

“ İki olumsuz öncülden sonuç çıkmaz. “

Yani ki, dedi. Sonuca götürecek öncüllerden ikisinin de olumsuz olması durumunda sonuca ulaşmak mümkün olmaz.
Boş baktım.
Anlamadın mı yoksa yine hoşlanmadığın bir şey mi var anlattıklarımda, diye sordu.
İçim şişti, demek istemediğimden sessiz kalmayı kafama koymuştum. Anladım, dedim. İki yanlış bir doğru etmez yani.
Güldü. O kadar kolay kurtulamazsın, der gibiydi bakışı.
Peki, sorun ne, diye sordu.
Sorun yok, her şey yolunda, dedim. Çok güzel anlattın, çok güzel anladım. Yalandan da olsa gülümseyebilmek isterdim ama o kadarı beni aşıyordu.
Aklına yatmayan şeyi söyle, diye ısrar etti.
Sakın söyleme, diye uyardım kendimi. Ama dinlemedim. Hiç dinlemezdim.
O vakit, dedim az öfkeli. Mutsuz olalım, ne var? Biz de mutsuz oluruz. Ben seninle mutsuzluğa da varım, diyen şair neden öyle demiş?
Öfkem, onun umutsuz bakışları altında erirken, sakince konuştu:
Bu, dedi. Aklına değil kalbine yatmayan. Cevabı da ben de yok.
Bende de yok, dedim. Konu kapandı…


Mey


                                                 Prudkov

20 Mayıs 2014 Salı

Nokta...

Beş ömre yeter yazdıkların, dedi.
İçimden düzelttim: Ömrüne. Onun.
Oysa tek bir ömür var, diye sürdürdü sözünü. Yetsin artık!
Hepi topu bir ömür! Haklıydı. 
Kalemi bıraktım, noktadan hemen sonra...

Mey


                                            Aela Labbe

Loş…

Bilmiyor.
Bilmiyorum.
Ama orada. Flu. Var gibi. Çoğun da yokluğundan emin kılıyor.
Bilsin istiyorum, eminim. Bileyim istiyordur o da belki. Bihaberliğin loşluğunda, ekmek kırıntıları gibi söz şimdi. Yolu var kılar belki, için bırakıyoruz sağa sola. Cebim dolu onlarla. Bir avuç çıkarıyorum, geçtiğim yola serperken mırıldanıyorum usulca: Sen bilmezsen kuş bilir!


Mey



                                        Maria J. Jacinto

Kıvılcımlar...

Yağmur sırılsıklam ediyor asfalt yolu. Yağmur kudurmuş. Soluduğu, naylon yağmurluğunun
kokusunu sağanakta.

Gözlerinden önce bir elektrik kablosu bıraktı kendini mor kıvılcımlarla. Devinimleri
tuhaf. Ceketin cebine, bir dergide yayımlanması için yazdığı müsveddeyi sokuşturmuş.
Yağmurda yürüyor, yerdeki elektrik kablosuna dönüp bir kez daha bakıyor. Dikensi
kıvılcımlar yayıyor durmaksızın kablolar. Tüm insan varoluşunu göz önünde tutunca,
burada üzülecek hiçbir özel neden bulamıyor. Ama bu mor, çiçeklenen alev, bu korkunç
fişekler gökyüzündeki, onlarla birleşmek, hayatını vermek istiyor.



Ryunosuke Akutagawa



                                                 Garik

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Gitme Dersleri...

Gitmemek için direnenin,
dönüşü yoktur, dedi öğreten. 
Öğrenen elindeki kalemi telaşla bıraktı bu sıra. Ne yapıyorsun, sorusuna hazırlıklıydı.
Teslim oluyorum, cevabı kendiliğinden döküldü ağzından. Öğretenin derin soluğunu ve
O halde kalmayı öğrenmen gerekecek, dediğini duymadı... 

Mey



                                Lager Buchenwald

Toprağın Reddi...

Henüz dalındayken cansızlaşmış meyveler gibi. İnsan.
Çürüyor,
dökülüyor. Ama karışmıyor toprağa. İstenmediğinden...

Mey




18 Mayıs 2014 Pazar

Söz Korkağının Tanrısı...

Senin oradaki fısıltın, buraya bir çığlık olarak uğrar, dedi.
Susku sorudur kimileyin diye;
Çünkü, deyip sustum.
Çünkü, diye başladı söze. Çünkü, söz korkağının iyi kalpli tanrısıdır rüzgar.
İşte o sıra yaladı ılık bir esinti yüzümüzü. O gün bu gündür, hem gülüş hem şükran. Biraz yüzde çokça söz'de...

Mey



                                    Aylin Güven

Adın...

Kalbime tutunmuş
solgun menekşe.
Kalbimden.
Tutmuş. Sıkıca. .

Mey


Yıldızları İşaret Eden Parmak...

Hava çok yağışlıydı. Rüzgâr onu belinden yakaladğında, yağmur bir yandan öbür yana savruluyordu neredeyse. O gece koca antonio'yle beraber ava çıkmıştık. Koca antonio, tarlasındaki yeni filizlenen mısırlara dadanan bir porsuğu öldürmek istiyordu. Biz porsuğu beklerken onun yerne yağmur vebizi boş bir kulübe-dükkana sığınmak zorunda bırakan rüzgar geldi. Koca antonio bir köşeye çekilip oturdu, ben de eşiğe iliştim. İkimizde sigara içtik. O kestirdi, bense yağmurun, her zamankinden daha kaprisli olan rüzgarın etkisiyle nasıl bir yerden bir yere doğru eğildiğini izlemeye daldım. Yağmurla rüzgarın dansı bitti ya da başka bir yere gidip orada devam etti. Kısa süre sonra yağmurdan geriye kalan tek şey, cırcırböcekleri ve kurbağalar arasındaki insanın kulağını sağır edecek rekabetti. Koca antonio'yu uyandırmayayım diye ses çıkarmamaya çalışarak dışarı çıktım. Hava, tıpkı arzunun tatmin edildiği ve birbirine kenetlenen bedenlerin dansı sona erdiği zamanki gibi, hala ıslak ve nemliydi.
"Bak," dedi koca Antonio, batıdaki bulutların arasından zorlukla görünen bir yıldızı işaret ederek. Yıldıza bakıp içimde hüznün ve acı yalnızlığın ölü ağırlığını hissettim.
Yine de gülümseyip koca antoino bana sormadan anlatmaya başladım: "bir atasözünü hatırladım, galiba şöyle bir şeydi: parmak güneşi gösterdiğinde, yalnızca aptallar parmağa bakar."
Neşeyle güldü koca antonio, "güneşe bakıyorsa daha da aptaldır. Kör olur," dedi. Koca antonio'nun bu çarpıcı mantığı, ben tam atasözünün ne anlama geldiğini açıklamaya hazırlanırken kekelememe neden oldu. Koca antonio gülmeye devam etti; bana mı, açıklamama mı, yoksa güneşe değil de güneşi gösteren parmağa bakan aptala mı gülüyordu, anlamadım.
Koca antonio yere oturup silahını bir kenara koydu ve o eski kulübe-dükkandan aldığı aletle sigarasını sarmaya başladı. Susmanın ve dinlemenin zamanının geldiğini anladım. Yanına oturup pipomu yaktım.
Koca antonio sigarasından birkaç nefes çektikten sonra başladı sözcük yağmuruna. Sözcükler ağzından dökülürken duman yüzünden yumuşuyorlardı sanki. "az önce parmağımla yıldızı göstermiyordum. Elimle ona değebilmek için ne kadar yürümem gerek diye düşünüyordum. Tam sana elimle yıldız arasındaki mesafeyi hesaplar mısın diye soracaktım ki, sen şu parmak ve güneşle ilgili atasözünü patlattın. Senin atasözündeki aptalın daha zeki bir alternatifi yok. Eğer güneşe baksa, kör olmasa bile mutlaka tökezleyip düşecek. Çünkü yukarıya bakıyor. Parmağa baksa, kendi yolunda gidemeyecek. Ya olduğu yerde kalacak ya da parmağı takip edecek. İki yol da gayet aptalca; güneşe bakmak da, parmağa bakmak da. Gördün mü, büyük güçleri takip ederek ilerleyemez, yaşayamazsın. Çünkü ölçtüğündünde tahmin ettiğin kadar büyük olmadıklarını görürsün. Güne ulaşmak için yürüdüğümüz gece gelecek. Eğer sadece elin çok yakınına bir yere bakarsak, çok uzağa gidemeyiz. Ama çok uzaklara bakarsak da tökezleyip
Düşeriz. Yolumuzu kaybederiz."
Koca antonio sustu. "peki, elin çok yakınına ve çok uzağına basıl bakabiliriz?" diye sordum.
Koca antonio birkaç nefes çekti sigarasından ve yeniden konuşmaya başladı: "konuşarak ve dinleyerek. Hem yanımızda hem de çok uzaklarda olanlarla konuşup, onları dinleyerek."
Koca antonio yine yıldızı gösterdi. Eline baktı, "hayal kurarken yukarıdaki yıldıza bakman gerek, ama eğer savaşıyorsan yıldızı gösteren ele bakman gerek. Yaşamak budur. Bir aşağı bir yukarı bakar durursun." dedi.
Koca antonio'nun köyüne döndük. Ayrıldığımızda şafak çoktan sökmüştü. Koca antonio kapıya kadar bana eşlik etti. Dikenli tellerin öteki tarafına geçtiğimde ona dönüp, "koca antonio, sen yıldızı gösterdiğinde ben ne yıldıza ne eline bakmıştım," dedim.
Koca antonio sözümü kesti: "aa! demek sen ikisi arasındaki mesafeye baktın, öyle mi?"
"hayır," dedim. "ikisi arasındaki mesafeye de bakmadım."
"neye baktın o zaman?"
"senin elinle yıldız arasında duran porsuğa baktım."
Koca antonio yere eğilip bana vermek üzere bir şeyler arandı. Atacak bir şey mi bulamadı yoksa ben mi fazla uzaktaydım, bilmiyorum. Her ihtimalde silahının dolu olmayışı benim açımdan büyük şanstı.
Elin yakınlarını ve çok çok uzaklarını görmeyi deneyerek uzaklaştım. Yerde ve gökte, ışık geceyi günle buluşturmaya hazırlanırken, yağmur temmuz'u ağustos'a ekliyor ve benim düşüşlerim canımı daha az yakıyordu. Bundan on yıl sonra, uzakta olduğumuzu düşündüklerimizle konuşmaya ve onları dinlemeye hazırlanıyorduk. Yani, sizi.


Sucomandante Marcos




17 Mayıs 2014 Cumartesi

Kaçak…

Sen değil,
ben hiç değil.
Zaman.   Zaman  ‘ kaçıyor’…


Mey




Şarkının Umarsızlığı...

Tını,
söz'ü öpebilirdi ancak harf harf.
Küçük ve umarsız
bir mırıldanış daha eklerdi o zaman; 
kendine ve zamana.
Suskuyu anladı,
kaçışı çare bildi. Ne ses verdi ne kıpırdadı. Şarkı,  akmadan durabilir mi, bilemedi...

Mey


14 Mayıs 2014 Çarşamba

Ağır Kara…

Toz… ağır... kara… hayır! Işık mı o? Hayır! Toz … ağır… kara… ses… ses… ses…sizlik! Hayır!  Bak, el. Kimin? Uzan, uzan, uzan. Tut. El. Hayır. Toz… ağır… kara…el. Bağır. Bağır. Bağır. Yok. Hiç. Ses. Yok.

Toz… ağır… kara… el nerede? Hayır. Yanıyor… yanıyor… yanıyor. Bir şey. Toz… hayır… ağır…hayır… kara… hayır. Işık mı o? Hayır. Göz. Kimin gözü? Parlıyor… parlıyor… parlıyor… sonsuzca parlıyor. Göz. Hayır. Kim?

Toz… ağır… kara… toprak verir… toprak alır. Kimin? Toprak. Hayır. Can. Orada toprağın canı. Hayır. Kimin? Acı… acı… acı… kimin? Acı kimin? Toz… ağır… kara… hayır.

Toz… ağır… kara…soluk. Bir soluk. Hayır. Kimin,  kimin soluğu bu çekilen? Hayır. Yüz. Yüzlerce soluk. Hayır. Toz… ağır… kara… hayır.

Toz… ağır…kara. Suç, suç, suç… kimin? Hayır.

Toz
Ağır
Kara…

Mey






13 Mayıs 2014 Salı

Hikaye'ye Dair...

Beni değil,
bendeki sen'i sevesin diyeydi. Hikaye...

Mey



                                                 Edouard Baubat

Haksızlığın Tadı...

Haksızlığın tadını çıkarmak.
Haksızlık bir kerterizdir: yalnızlığa yeniden tad verir, uzaklaşma ve
tek kalma açlığını biler, düşünceye benzersiz ve ulaşılmaza giden derin yolları açar.

Paul Valery
İmge ve Sanrı'dan
Çeviri: Samih Rifat


                                            Benoit Courti

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Afazi…

İkimizin arasında bir yerde –  aslında epeyce belirsiz bir yer – kayboldu.
Epeydir oradaydı, zamanını bekleyen acı bir söz gibi biraz tehditkâr, zaman zaman davetkârdı.
Kaygı verici bir vaadi barındırdığının düşünüldüğü de oluyordu. Bu yüzden yadsındı. Söz’den vazgeçen insan değildir; söz insan’dan vazgeçer’i öğretmeye kararlılığını bir an için sezdirmeden uzunca bekledi. Hep bir olabilirlik olarak var olmayı sürdüreceğine dair verdiği izlenimin rahatlatıcılığı bizi saralı çok oluyordu. Kuşların cıvıldadığı bir bahar sabahının esrik uyanmışlığında; sigaradan ilk nefes, çaydan ilk yudum derken fark edildi artık hep olduğu yerde olmadığı. Sessiz şaşkınlık, sabah esintisinin hareket verdiği taze bir ağacın yapraklarına dikti bakışları dakikalarca.
Boşluk mu yoksa bu, diye sorduğumu anımsıyorum kendime. Tek hatırlayabildiğim de bu epeydir. Salt soru. Diğerinin, yani söz’ün diğer ortağının soru ve cevaplarından ise bihaberim. Çoktandır…


Mey




Adın...

Bir
ilk
söz.
Belki
de
son...

Mey





Dargın ve Dalgın...

Dargınlık canım, dedi. 
Hiç gitmemişin geri dönmeyişidir. Peki ya dalgınlık neyin nesi, dedim gülerek.
işte o, dedi. Yolu adımlayıp durmaktan kendini alamamaktır.
Ama geriye doğru.
Yineledim: Ama geçmişe doğru...

Mey







11 Mayıs 2014 Pazar

Şarkı Kutusu…

İçi şarkı dolu bir kutuydu. Ayın parladığı geceleri beklerdi,
mırıltısını işitilir kılmaya.
Bilmezdi ki ay ve gece; aynı parlamaz şu’na, bu’na
ve hatta o’na…


Mey


   

Eşitlik İlişkisi...

“ Her A, B’dir
  Her B, A’dır.”

Yok böyle bir şey bu hayatta, itirazıma sitemle baktı.
Olmaz mı, diye çıkışacaktı. Bak işte, her düşünen insandır; her insan düşünendir.
Aklımın başka yerde olduğunu söylememe gerek yoktu; bakışlarımın boşluğu oracıkta kendini ele veriyordu.
Düşüncenin içeriği yerine biçimini dikkate alman gerektiğini daha kaç kez söyleyeceğim, sorusunun bir uyarı olduğu ortadaydı.
İçerik olmaksızın biçim ne işe yarar, dedim. İnadıma kendim de kızmaya başlamıştım bir yandan da.
Dayanamadı.
Mantıksız içeriğin başına neler açtığından söz etmeli miyim, diye sordu.
Etmelisin, dedim gülerek. Bir de bilmelisin. Ne içerik ne de biçimsel olarak iflah olmayacağımı.
Bu bildirime gerek yokmuş gibi baktı. Yoktu belki de. Eşitlik demişken…


Mey




...

dünya çekti gitti,
ben seni taşımalıyım...

P. Celan




9 Mayıs 2014 Cuma

Keşkeler Listesi...

Kalbini aklına hapsetmiş insanlar diyarında;
rüzgar salt rüzgardır ve şemsiyesiz çıkılmaz yağmura, demişlerdi.
Dinlemedin...

Mey



                                Maria J. Jacinto

8 Mayıs 2014 Perşembe

“ Ve Şarkılar Bitince Ölmek İstiyoruz Cazla Birlikte…”*

Tınıyı var etmemişlerin, ona mecbur bir ömrü sürükledikleri hikayelerden birinin içinde rastlaştılar. Şans yoksunu insanların yaşadığı bir ülkenin birbirine uzak kentlerinde başladıkları yaşamın, belli bir noktasında, yakın’ın uzak’tan farkını öğrenmeye yazgılı olduklarının bilincine varmaları, ömürlerinin tam ortasına denk gelmişti. Yaşanmamış ne kaldı ki, güveninin bedenlerine oturmuşluğunun çoktandır bilincinde olmalarından kaynaklı bilmişlikleri; birbirilerine yönelmiş bir hoşnutsuzlukla başlattı hikayenin onları ilgilendiren kısmını.

İlişki insan öğrenmektir, konulu hikayelerinin nerede ve nasıl başladığına dair sorulara hiçbir zaman aynı cevabı verememiş olmalarının yarattığı kuşku; hikayenin cazla ilgisinin ortaklığında hiçleniyor ve dinleyenin de cazın cazibesine kapılmasına neden oluyordu.

Kadın hikayenin bir şiirin içinden çıktığı konusunda ısrarcı iken, adama bakarsanız o, daha çok şiire öykünmüş bir novellaydı. O şey her neydiyse, anlaştıkları noktalardan biri iyi olmadığıydı.  Diğeri ise, edebi değerinin yarattığı düş kırıklığını telafi eden caz’ın baş döndürücülüğüydü. Kadının, caz olmasaydı birbirlerini fark etmeyecekleri yönündeki iddiası, adamın yüzünde alaycı bir gülüşe neden olarak gerilimin artmasına neden oluyordu. Onları bir araya getiren yazılı sözün kifayetsizliği belirginleşirken yükselmeye başlayan caz’ın, birbirlerinden hoşlanmadıklarını düşünen bu iki insanın tenlerinde baş gösteren karıncalanmanın temel nedeni gibi görünüyordu.

Ve dansın, kimin önerisiyle – nasıl başladığının önemli olmadığını söyleseler de, bu konuda da uzlaşamadıkları açıkça ortadaydı. Ama caz gibi, dans da reddedilemez bir gerçeklik olarak orada öylece duruyordu. Dansın şiiri andıran bir yanı olduğunu düşünen adamdı. Kadının bakışında ise dans, güvenilir bir öngörüydü. Olabileceği bilmeyi mümkün kılan bir çıkış noktası. Dans süresince neler olduğu konusunda, her ikisinin de dürüst davranmadıkları hikayenin izleyicilerinin emin oldukları tek konu gibiydi.

Caz dahi olsa, hiçbir şarkı sonsuzca sürmez. Biteceğini bildikleri bir salınışın içinde bunu bilmez değillerdi elbette. Bilmek eylemenin ve duymanın şeklini vermez çoğunlukla, düşünülenin aksine. Bilmek kimin razı gelmektir. Razı geldiler. Caz izin verdiği ölçüde duyumsamanın ve eylemenin tadımlık hazzına sarılıp; şarkıya itaat ettiler. Şarkının sonunun hikayenin de sonlanması anlamına gelişinin verdiği tedirginliği birbirlerinden gizlediler bir caz boyu. Bir de “ ve şarkılar bitince ölmek istiyoruz cazla birlikte…” düşüncesinin kalplerine gelip yerleştiğini. Bir caz boyu…

Mey

*  Mafika Pascal Gwala dizesi.



                                Mirjam Appelhof

Suç ve Armağan...

Soruyor:
düş mü yoksa rüya mı?
Durmaksızın soruyor:
rüya mı yoksa düş mü?
Ne fark eder, diyor bıkkın biri. Anlamazlığa şaşırmış gibi bakıyor.
Düşse, diyor. Benim suçum. Rüyaysa, onun armağanı. Ama hangisi?
Düş mü yoksa rüya mı?

Mey



7 Mayıs 2014 Çarşamba

Bir Melek Kayması...

adımla anılmayan bir şey icat etmek istiyorum
sıradan bir ölüm biçimi mesela
hayatı yaşlı bir ağaç gibi ayakta karşılayacak
uydudan çekilmiş bir melek görüntüsünü
ayağına taş bağlı  bir gökyüzü gibi
aklımın en uygun yerine bırakacak
yoksa nasıl yeniler kendini bu ölü deri
bu ruh kanseri nasıl kavuşur eski kokularına
ceylan vuruldu desenli halılardan
ve zimmetime geçirdiğim yaralardan
gittikçe uzayan bir iyileşme kalırken geriye
hem bu dünyanın nesi var böyle, derim
indiği her kıyıdan yarım atlaslar topluyor 
oysa asla olmadı bütün bunlar
çünkü, bir şey bizi hızla dibe doğru çekiyordu
birbirine bakan, baktıkça sarı lekeleri yayılan birer salkımdık
meleğin kanatları açılmamıştı  daha
ve durduğu yerde büyüyordu yıldızlar
bir şey bizi hızla içine alıyordu
‘bir kuyu olmalı’ demiştin sen
‘her kuyunun bize yakın gelen bir huyu olmalı’ 
ansızın boğdurulan çocuklardan biriydi aşk
iri bir zeytin tanesine benzeyen gözleriyle gülüyordu zamana
zaman kalabalıktı, biz yapayalnızdık
bir ölüye dokunarak çoğaltıyorduk geceyi
yarım kalan anıların ağrısını  taşırken
her zaman haklıydı devlet
ve giderek kendisine benzetiyordu bizi 
kargı ya da mızrak
gittikçe kalınlaşırken boynum, birini seçmeliyim artık
diğerinin yüzüne siyah tülbentler örtmeliyim
bundandır ki yanlış bir abdestle geçtim
gölgesi mezarlığa düşen bir caminin kenarından
bir ipe en çok yakışan ağacı  seçtim
sonra da fısıldadım ağzıma konan meleğe:
‘hadi, bugün de çöle kurulan bir pazarı gezmeye gidelim
yaza ayarlanmış tezgâhların arasından geçerken
günün dilimizde paslanan ışığını yakalayalım
çocuklar çitlembik desin buna;
kabuğun çatlarken çıkardığı  o güzel ses
çekirdeğin içinde patlayan sınırsız anlam’ 
adımla anılmayan bir şey icat etmek istiyorum
okundukça ağırlaşan bir kâğıt mesela
gidildikçe dönülen bir ülke
ellerimi yalanlamayacak bir beden
kanadı kırık kuş  bir anda düşsün uçurumdan
uçmak isterken yere çakılsın tedirginlik
şimdi bu tenha vakitte
akşamın dili yalarken kör bilincimi
kendimi kanlı bir elbiseye hazırlıyorum 
adımla anılmayan bir rüya icat etmek istiyorum 

gökhan arslan
 





6 Mayıs 2014 Salı

Adın...

Sesini gizleyen ırmaklar boyu usulca 
ve ehl-i keyf
gezinirdi o rüzgar.
Ağzında bir ıslık belli belirsiz. Senin adın...

Mey




Ayrıklık…

“ Hiçbir A, B değildir
   Hiçbir B, A değildir.”

İki kavramdan her biri, diğerinin hiçbir bireyini içine almıyorsa, bu ayrıklıktır, dedi.
Söylediğini desteklemek için çizdiği, birbirine temas etmeyen o iki daireye dikkatle baktım.
Bana o kadar da ayrık gelmiyorlar, dedim sonunda.
Nedenmiş, bakışı yüzünde. Ne demek istiyorsun, derken sesi yumuşak.
Siyah olmadan beyaz olur mu cancağızım, dedim. Varlıkları birbirine bağlı iki şey söylediğin kadar ayrık olamaz.
Sen konuları karıştırdın, dedi itiraz kabul etmez bir tonla.
Yüzüne baktım gülmeyecek gibiydi.
Biliyorum, dedim. Genelde öyle yaparım…


Mey




5 Mayıs 2014 Pazartesi

Sokakların Çıkışı…

Meydanda durup etrafına bakındı. Küçük meydan, kendisi gibi küçük onlarca sokağa açılan bir kapı gibiydi.
Ulaşmak istediğine varmanın, hangi sokağa sapmakla mümkün olacağını kestirmeye çalıştı ilkin. Kokuyu duyuyor ama gücünün, sokaklardan hangisini işaret ettiğini çıkaramıyordu.
Denemeli mi, tek tek;
yoksa
sormalı mı birine?
Yanından geçmekte olan gençten adama baktı. Tamam sormalı, diye geçirdi içinden.
Adamı durdurdu. Sordu:
Bu sokaklardan hangisinin denize ulaşmamı sağlayacağından emin olamadım. Siz biliyor musunuz?
Adam gülümsedi. Yardıma hazır gibiydi.
Burada, dedi. ‘ Deniz’lere çıkar bütün sokaklar.’
Mahcupluğunu gizlemeden karşılık verdi adamın gülümseyişine.
Doğru ya, dedi arkasından bakarken. Deniz’lere…


Mey




4 Mayıs 2014 Pazar

Ses...

SONRA

Ses. Hoş üstelik.Yan flüt mü? Daha çok keman, içli bir keman sesi. Kimi zaman yükselen. Nicedir kulaklarımda.Uyurken, yolda yürürken, konuşurken, televizyon ekranına görmeyen gözlerle bakarken ve sabahları yüzümü yıkarken.

                   Coşku, evet.
                   Hüzün, bazen.
                   Korku, daha değil.
                   biraz daha dinlemek istiyor.


ÖNCE

Unutmayı hatırlamaya çalıştığı, şifalı otların kokularında teselli aradığı, şahane küskün olduğu günler. Küskünlüğünün bir öznesi var mı? Bazen evet, bazen hayır. Bazen tüm dünya, bazen kendi var oluşu. Rengini, maviyi yitirmiş, elinden alıp götürmüşler; buna bile öfkelenmediği günler. Renksizliğini gizlemek için yüzünü boyuyor, rengarenk giyiniyor. Çalan telefonlar,izlenen filmler, iki sigara arasında okunan bir şiirin nikotinli tadı ve düşlerindeki cinayetin o son karesiyle kendine kapanmaklı sokakların kalabalığı arasında.Caddeler değil ama parke taşlı sokaklar, uzun, ince bir yılan gibi kıvrılıyorlar ayaklarının altında. Adımları küçülüyor, küçülüyor yok oluyor. Issızlığına omuz veriyor, susuyor. Düşüncesizce sarf ettiği sözcükler intikam peşinde sanıyor, korkuyor. 21:15 seanslarının boşluğunda, dev bir ekrana gören gözler, ama algılayamayan bir beyinle bakarken ağlayabiliyor yalnızca. mektuplar, şiirler yazıp gönderiyor bir adrese. Kim oturur o evde? Kimin düşüncelerinde bir yer bulmak –aramak,yaratmak – çabasıyla,postahanedeki  kadının önüne bırakıp kaçıyor o zarfları? Umurunda değil. O adamın adını bulduğu rehber sayfası en sevdiği kitabın arasında yalnızlığı tanımlıyor, anlamsız sözcük ve rakam karmaşası içinde Bir insan düşlüyor,onu kuruyor, bir beden, bir ruh ve kocaman bir yürek veriyor geçmişteki bir öyküden arta kalmış.Yalnız, yapayalnız, tüm öykülerinin sonuna gelmiş bir insan. Fısıltı sokak numara 119’da oturan.Beyaz saçlı, beyaz sakallı ve muhtemelen yeşil gözlü, deliliğini zorunlu bölüşen bir insan.

Bunların hiçbiri, rengini yitirmiş olmanın boşluğunu dolduramaz. Yetmiyor, yetmiyor çünkü geç,çok geç kaldım ben, diye düşünüyor.

SONRA

Ses..Hoş üstelik. Nereden çıktı? Durup dinliyor, bu gerçek mi acaba? Önce yan flüt sanıyor,biraz daha dinliyor.Hayır,keman. İncecik,nazlı, içten bir keman sesi.Düşü aklına geliyor hemen, rengini yitirdiğinden bu yana aklına getirmediği o düş:

Aydınlık bir oda. Odanın aydınlığı yüzüne yansımış, gözlerindeki ışık, yüzündeki gülümseme ve ruhundaki huzur olmuş. Odanın ortasında yere oturup, bağdaş kurmuş,elbisesinin – elbise mavi –eteklerini kucağında toplamış, keman çalmakta. Ve sadece mutlu.Gerçekten mutlu.

DAHA SONRA

Ses. Hoş üstelik. Gerçekten duyuyor mu yoksa bunu kurguluyor mu, emin değil. Hep kulaklarında uyanırken, okurken, ölümü düşünüp korkarken ya da aynada gözlerine bakarken. Rengi hala yok ama içinde kıpır kıpır bir kıpırtı, mırıl mırıl bir mırıltı.Tüy gibi hafif hissediyor arada bir kendini, gücü her şeye yeter sanıyor. Bir dağ çiçeği olmayı düşlüyor, var oluşunu buna bağlıyor ve herhangi biri – yeniden – bunun olamayacağını söylemeye kalkarsa, söyleyenin gözünü patlatmaya karar veriyor.

ÇOK DAHA ÖNCE

Çok yorgun. Tüketti. Her olasılığa karşın sakladıkları da tükendi.bu bir sona eriş. “Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez.” cümlesini umutla fısıldayarak uyuya kaldığı çok geceler olmuştu. Bir sınıfa girip,  gerçekten sevdiği çocukların gözlerine bakarken her uzvunun ayrı acıdığını unutuverdiği de. Akşamları hiçbir zaman ısınmayan evinin sessizliğinde, aralık vermeden çekirdek yiyişlerinin, yatma zamanı gelene dek, konuşmadan televizyon karşısında oturuşlarının arasında, o anda uzakta da olsa birinin varlığına tutunarak yaşayışlarının ,ona inanışlarının, özleyişlerinin, sevişlerinin gerçek olduğunu sanıyordu.

Sonra soğuk bir mart gecesi, en ve hep sevdiği kentin sokaklarının birinde küstü.İ çindeki en tutkulu yanıyla şahane küstü. Barikatlarını terk etti, elleri havada teslim oldu.

DAHA SONRA

Ses. Temiz ve güvenli. Su gibi. Suyu düşünmeye başlıyor:

“su akar, akarmış.Akamazsa bir yerde birikir dert olurmuş.su yüksekten alçağa,çoktan aza akarmış.Sanki ulaşacak bir yer varmış gibi,sanki dinlenebileceği bir yer varmış gibi. Düşman uyurmuş ama su uyumadan akarmış.su meyilden meylettiğine akarmış.
Suyum…akıyor, akıyorum.”

ÇOK DAHA ÖNCE

Güce ihtiyacım var. Ada az uzağında. Birkaç kulaç atacak gücü olsa kurtulacak. Köpekbalıklarından da korkmuyor eskisi gibi. Etinden kopardıkları her bir parça acıtmasına acıtıyor ama yine de kaçma çabası yok içinde. Sonuncusu tam bir camgöz.B ir camgöz tarafından böyle azar azar öldürülmeyi beklemek, hatta bunu istemek, intihara eğilimli bir kişiliği olduğu şüphesini doğuruyor. Aslında camgöz o kadar büyük ve güçlü ki, tek bir ısırışta yutabilir onu. Hayır,bu keyifli olmamalı. Her keresinde koparttığı minicik parçalar, ağzında dağılan tadı zevk veriyor olmalı katiline. Evet,böyle olmalı. Ama  bir milyon yüz yetmiş yedi. Sonunda bitecek,biliyor ki, hiçbir şey sonsuza kadar sürmez.

Acı çekerken, diğer zamanlarda fark edemediği bir şeyi fark ediyor: Hücrelerini, liflerini, vücudunda oynaşıp duran alyuvar ve akyuvarları. Her biri ayrı ayrı acıyor çünkü. Dikkatini başka bir şeye yöneltemiyor ve kendi içinde çılgınlar gibi, bazense usul usul dönenip duruyor. Acıyı durdurmaktan daha önemli hale geliyor onu duyumsamak. Tırnak uçlarındaki sızıyı alıp, istediği yere götürebiliyor. Bazen diline, bazen belleğine. Bazen de götürüp koyabileceği bir yer bulamıyor, öylece kalakalıyor. En sonunda ense köküne götürüp, bırakıyor.


ARADA

Birileri onu bir labirentin içine atmış sanki .Zavallı bir kobay gibi ,oraya buraya koşturup, yolunu bulsun diye. Oysa o, labirentin bir bölmesine oturmuş, çıkış yolu aramayı aklından bile geçirmeden bekliyor. Hiçbir şeyin olmadığını, gelecek bir şeyin olamayacağını bilerek ve hala neyi beklemekte olduğunu bilmeyerek.

Düşünüyor: “Belki, bu labirentin bir köşesinde oturup,hareketsiz beklemem en büyük isyanım.Labirente çektiğim delikanlıca bir “siktir”. Yine de rahat değilim, niye ki?”


ÇOK AMA ÇOK SONRA

Ses. Hoş üstelik. Keman.Yaşadığı en güzel, en dehşetli saati anımsıyor.

Sabah. Gözleri hala uyuyor ama bilinci yavaş yavaş uyanmakta. Bir duygu, sımsıcak sarmalamış içini. Birkaç parçanın bir araya gelişi.

Çıralı’da malum yaranın failinden kaçıp, koşarak su bendine vardığı ve ağlamaya başladığında duyduğu huzur. HUZURLU.


Mavi bir elbise giymiş. Odanın ortasında bağdaş kurup oturmuş, keman çalıyor. Kemanın sesi içli ve titrek.
MUTLU.

Ölüme yaklaştığı o gün. Yarı bilinçli ve ateşle yatarken annesinin saçlarında dolaşan eli. GÜVENDE.

Sabah. gözleri hala uyuyor ama bilinci şaşkınlıkla uyanmakta. Gözlerini açıyor ve keman sesini duyuyor. Aklına o şiir geliyor :

                                                                                                   
                                       Ben hiç olmasam keman olurdum *

                                       titrek olurdum, içli olurdum…
                                       kentin en eski binasında,

                                                                   tavanarasında,

                                       camlı bir dolapta dururdum.
                                       Senin için, senin için.
                                                          




Mey


* Barış Bıçakçı



                                                               Maria J. Jacinto