30 Aralık 2015 Çarşamba

Dildar'ın Eylem Planı...

Taklit bir tebessümle… Hayır, aslında tebessüm değildi. Ağzın bir kıvrımından başlayıp, gözleri de içine alan bir mimik, bir ifadeydi daha çok. Ve evet tümüyle çalışılmış, başarılı bir taklitti. Ağızdan yola çıkıp, gözlerin de desteğini alarak yöneldiği objede, belli belirsiz bir sarsıntı yaratmaya odaklanmış o ifadeyi fütursuzca yolladığımda, günün birinde bunu yapabilmek için çok ama çok fazla beklemiş olduğum düşünülürse, tatlı bir heyecanın beni sarmaladığını duyumsuyordum. Beklediğim o gün gelene kadar, yıllarımın bir kısmını, üzerimde denendiğinden başarısından emin olduğum, o ifadeyi taklit edebilecek ustalığa erişmek için harcarken; kalan zamanda da, o ifadeyi üzerinde deneyeceğim uygun bir insan arayarak geçirmiştim.

Yapılanı başka birine yapıp yapmayacağıma ilişkin ilk merakım, o jandarma erinin yumruğuyla gözümün morarmasından hemen sonra başlamıştı. Eylemin çömezi kameranın çekim yapmasını engelleyecek, demişlerdi beni işaret ederek. Yayınımıza bir süre ara verdiğimiz için özür dileriz, yazılı koca fon kâğıdını kamerayı kullanan jandarmayı engellemek üzere kullanma fikrimin, çileden çıkardığı jandarmanın sabrının taştığı anın hediyesi olan morarmış gözüme, aynada bakarken düşünmüştüm ilk: Birinin gözünü morartabilir miyim?

Şimdi hazırım. Olacakları biliyorum ( ah cidden biliyorum). Önce şaşıracak ( şaşırmıştım ben de), anlam vermeye çalışacak ( verilmiyor ki), ne oldu şimdi, diye soracak kendine ( yanıt yok oysa), kızacak ( gerçek bir kızgınlığın yanına bile yaklaşamayarak), yeniden görmek isteyecek ( istese de engelleyemez sahibini arayan bakışlarını artık); başka bir kıvrımın kendi ağzının kenarına yerleşmeye başladığını fark edemeyerek kaçıracak zihnini oradan. İlk seferinde tastamam böyle olacak her şey.

İlk bulduğu aynada dikkatle bakacak yüzüne, dudaklarının sebepsiz gülümsemelere hazır olduğunun ayrımında olmayacak, ne yazık! Bakışlarını yansımasındaki bakışlara odaklayacak ve giderek büyüyen sorunun varlığından ürkecek. Soru değil oysa o. Bir kuş. Kuşun usul usul kanat çırpışı parlaklık olacak gözlerinde. Henüz bunları bilmiyor, bilmiyor ve bilme noktasına ulaşana kadar geçecek sürede bilmemekten daha önemli olacak duyumsamak. Heyecanına öfkesini kılıf edecek.

Henüz bunlar olmamışken, heyecanın adresi benim yüreğim. Uzun zamandır hazırlanmakta olduğum eylemimin vakti gelip çattığında, tam o noktada durduğumun ayrımına vardığımda, nefesimin kesilmesi beklenen bir şeydi elbette. Bir an vazgeçecek gibi olduysam da, kendime söylenmesi gerekenleri söyleyip, işe koyuldum.


Olacakları bilmenin güveniyle, derin bir soluk alıp; çoktan hazır olduğum eylemimi gerçekleştiriyorum artık. İşte şimdi… Oldu… Ağzın bir kıvrımından başlayıp, diğer bir ağzın kıvrımından tüm evrene yayılacak bir duyguyu dolaşıma sunuyorum. Tüm evrene yayılıyorum.


Mey



28 Aralık 2015 Pazartesi

Kurtulmasız...

Çıkarıp atmaya
çalışıldıkça,
saplandığına gömülen diken'im.
Kimse anlamayacak! Seni. Gömüldüğün et bile.
Kıpırdanma...


Mey



26 Aralık 2015 Cumartesi

Sorulmamış Sorulara Cevaplar...

                                                                                   “ bana soru sor artık
                                                                                      beni kurtarma, konuştur.”  
                                                                                                                    İ. Özel


Elbette içimde kalanlar var; ukdelerim var. Hayatın devasa bir ıskalama tahtası olduğundan haberdarım, hep öyleydim. İsteyip alamadıklarımın hesabını gütmedim; incindim belki ama hiç içlenmedim. Neşemi korudum üstelik. Yaşam, periyodik aralıklarla içe ve dışa döndüğüm bir gel –git’ler yorgunluğuydu. Kabullenmiştim. Yazmanın sağaltıcı gücüne önce inandım sonra reddettim. Sağaldım ve marazlandım. Marazlandım ve sağaldım.

Adımı değiştirmek bir hata mıydı, hala emin değilim. Adımı değiştirdiğimde artık konuşabileceğimi, bende birikenleri dışarı akıtacak bir oluk açabildiğimi düşünmüştüm. Adımı değiştirdiğimde ve yürümeye başladığımda. Koşulsuz seviyordum. Hem yürümeyi hem de yeni adımı. Yürümek ve konuşmak özdeş eylemlerdi; her ikisini de eylemek yeni bir heyecanı ve devam etme arzusunu güçlü kılmak anlamına geliyordu. Mecalim kalmayana dek konuşmam- yürümem bundandı. Ağzımdan çıkan her sözcüğün bana büyülü gibi görünmesi de bundan; aklımı başımdan alıp götüren bu büyü fikrinin ben olmayanlara sirayet edip, sihri çoğaltması da bundan. Adımı değiştirdiğimde, artık söz’ümün kimseyi zehirlemeyeceğini düşünmüştüm. Büyünün de bir tür zehir olduğunu hesaba katamayışım hangi ben’in marifetiydi, emin değilim.

Yalnızlıktan şikâyet etmedim ve durmaksızın ondan yana sızlananları samimi bulmadım. Gerçek bir yalnızın konuşmayacağının bilgisiyle biteviye ve içtenlikle sustum. Gerçeklikle doğruluk arasındaki ilişkiyi ve farkı herkesten iyi bilsem de, ne ilişkiyi dikkate aldım ne de farklarını umursadım. Hangisinin nesnede hangisinin öznede olduğunun önemine asla inanmadım. Her ikisini de sıkıcı buluyordum. Düş kuran insan zihnine duyduğum hayranlıktan umarsız aşklara koyun açtım. Olabildiğince çabuk ihanet ettim, inanılmaz bir hızla kaçtım.

Korkularım vardı doğal olarak. En çok da korkusuz olmaktan korktum. Saçımı okşayarak, korkmamamı söyleyenlere içimden dil çıkardım. Cesur bir korkak olduğumu kimseye demedim. Delirmekten korktuğum halde akıllıca davranmayı hiç beceremedim. Evimi temiz, zihnimi kirli tuttum; aklıma doluşan her fikrin peşinden düşünmeden koştum. Söyledim ancak eylemedim. Eylediklerimi ise çoğunlukla zikretmedim. Kendimi gizli köşelerde ağır ağır öğürdüm.


Sırları sevmezdim. Sırrı bulaştıranlara inat sırlarımı dolaştırdım. Aleni olanı şiddetle inkâr ettim. Kendimin  ‘yalancı çoban’ıydım. Hiçbir sözüme arka çıkmadım. Giderek irileşen söz’ün arkasına pek güzel gizlendim.

Özlemenin özel ve özellikli bir hisleniş olduğunu düşünmedim. Onun öz’den gelen ve yine öz’e yönelen, içedönük bir eyleme hali olduğunu biliyordum. Tek kişilik eylemlere yatkınlığımdan, özlemeyi de yürüme ve konuşmanın yanına yerleştirdim.


Yazmasaydım delirmeyecektim. Yazdım yine de. Yazdıkça aralandım. Yazdığım her sözcükle olmayan evrenimi renkten renge boyadım. Yazmanın yaşanılanın kâtibi olmaktan öteye geçirmeyeceğini biliyordum beni. Yazdığımda yaşamadım, yaşadığımda elime kalem almadım. Yazmanın bir yok etme yolu olduğundan neredeyse emindim. Seni kalemimle tükettim. Yokmuş gibi görünen varlığının,  kendime söylediğim büyük bir yalan olduğundan hiç kimseye bahsetmedim.



Mey



24 Aralık 2015 Perşembe

Deli İşi...*

İlkin boş, bomboş.
Dünyayı içime üflüyor sonra bir deli rüzgar.
Doluyor,
boşalıyor.
Doluyor derken yine.
Yer açıyorum açabildiğimce. Çünkü;
adını içimde sesleniyor bir deli fısıltı.
Deli işte...


Mey
* insan, faydasız eylemler yapma ihtiyacı duyan da bir varlıktır...



19 Aralık 2015 Cumartesi

Sanki...

( Sanki bir hikâyeye başlamıştın da, yarım kalmıştı. Unutmuştun başlamışlığını, yüzünü başka hikâyelere dönüşün yanlış gelmemişti. Sabahları evden çıkar çıkmaz yüzüne çarpan serinliğin şaşırtıcı etkisi – kiminin burnu akar ya hani akabinde, senin gözlerin sulanır ağlıyor gibi - , yanaklarına inen ıslaklık, göğ’ün pembemsi griliği, uyanmışlığını tam da o an hissedişin, derince bir soluğu içine çekip orada tutabildiğin kadar tutuşun, soluğuna rüyayı karıştırıp dışına usulca bırakışın… Bütün bunlara nedensiz gibi görünen bir sızının eşlik edişi belli belirsiz bir sezgiyi içermiyor değildi ya, anlamazdan geliyordun. Yapılması elzem bir şeyin varlığından haberdar olup da o şeyin ne olduğunu hatırlayamamak gibi bir duygu ile yürüyordun nereye gittiğini umursamadığın sokakları. Ne yapacaktın? )

Ne yapmayacaktım, diye çıkıştım kendime. Biraz kızmıştım.  Anlaşmayı bozma meylim canımı sıkıyordu. Canım sıkkın olduğunda çekilmez olurdum. Neye ve nasıl saracağım belli olmazdı. Belki bir şiire, belki bir şarkının içten içe nefret ettiğim nakaratına en çok da sevmediğim bir öykünün aklımdan çıkmayan satırlarına. Bunlardan herhangi birini yapmama tahammülüm yoktu. Kendimi olduğum yerden uzaklaştırmalıydım. Çıktım. Kapıyı sertçe çektim arkamdan. Çıkan sesle irkildim üstüne üstlük. Az önce kırdığım bardağın etrafa saçılmış cam parçalarına basıp kendimi yaralayışım geldi aklıma. Üstüne bastıkça dikkatsizliğimi yüzüme vurur gibi acıyordu. Aldırma dedim. Küçücük bir kesik. Ölmezsin. Öyle ya, kendinden gelen acıdan kim ölmüş? İkna olmuş gibiydim. Kesikten yayılan cılız sızıya aldırmadan yürümeye başladım. Yürümek, düşünmek demekti. Yürümek, düşünceyi ehlileştirmekti daha çok. Hızla yürümeye başladım. Yapılmayacaklar listesini delişimin kendime yönelmiş öfkesini dindirmek için düşünceyi de ertelemeliydim belki. O kadar akıllı değildim. Yürüdüm ve düşündüm.

( Sanki sevmiştin hikâyeyi de, gizlemiştin bunu kendinden. Bazı hikâyelerin tehlikesi buram buram incir çiçeği kokar. Hikâye gelmeden kokusu gelmişti. Salt kokuyu değil, salt sözü de değil; kendini de karıştırıp içine, kaybolacağını sezmiş gibiydin. Cümleyi yarım bıraktığın anı bunun için yarım bıraktın zihninde… Ne yapmayacaktın? )

Ne yapacaktın, diye sordum yürüyüşümün hızıyla kesik kesik solurken. Akışı engellenmiş bir ırmak gibi şaşkın olduğumun farkındaydım. Ardında büyük bir öfke gizleyen şaşkınlığımdan yararlanıp durumu kontrol altına alma derdine düşmüştüm. Yürüyüşü az daha hızlandırdım. Yürüdüğüm caddede az insan çok araç vardı. Bu iyi diye düşündüm. Bir insanla, herhangi bir insanlar göz göze gelecek halde değildim. Yanımdan hızla geçen otomobillerin geride bıraktığı rahatsız edici sese bir takılırsam halim haraptı. Duymazdan gel, dedim.

( Sanki içerlemişti hikâye yarı yolda bırakılışına. Sessiz sedasız zamanını bekliyor gibiydi. Zamanını veya senin bilmediğin bir şeyi. Bırakılmışlığının acısını çıkaracağını akıl edecek durumda olsan bile, yarım bıraktığını unuttuğun bir hikâyeden bekleyebileceğin intikam ne kadar büyük olabilirdi ki? Ne yapacak ve ne yapmayacaktın? )

Bacaklarım dur mesajını bağıra çağıra iletmeye çalışırken kahveyi gördüm. Kış bahçesinin insansızlığı sızlayan bacaklarımın şansıydı. Yine de tereddütlüyüm içeri girmeye. Neyse ki size servis yapan insanların gözlerine bakmanın gerekli olmadığı pis bir çağdaydık. Olumsuzladığının avantajından yararlanma anı geldiğinde utanma duygumuzu gerilere bir yere itmeyi de öğrenmiştik pişkince. İçeri girdim tabii. Bedeninin çağrısına bir yere kadar kulak tıkayabiliyor insan. Tıkanmış nefesimi sakinleştirmeye çalışarak oturdum. Yavaş, dedim kendime. Yetişecek bir yer yok. Ağır ol.

( Sanki en başından biliyordun hikâyenin istenir bir sonu olmayacağını. Elin mi varmadı, kendini yazmaya hevesli bir hikâyenin gölgesi olmaya? Yoksa için mi almadı, seni şekillendireceği ayan beyan ortada olan sözcüklerin köleliğini? Ne önemi var ki, diyerek sıyrılmanın çare olmadığı bir suçu omuzladın. Ne yapacaktın? )

Çayımız taze, dedi o sıra yanıma sokulmuş gençten bir adam. Kahve istedim inadına. Adamın inadına değil elbette. Kendimi bir fincan kahveye fit olmaya zorlamak, demini iyi almış bir bardak çayın kokusunu arzulayan isteme haddini bil demek gibiydi o anda. Saçmaladığımı biliyordum. Düşünceyi saçmaya yöneltmek, geçici de olsa, bir çözüm gibi geliyordu. Başımı çevirip kahvenin hemen dışında akan trafiği izliyor gibi yapmak da öyleydi. Görüş alanımdaki ağaçtaki düşmemekte inat etmiş sararmış yaprağına gözümü dikmek de.

( Sanki gözü hep üstündeydi hikâyenin. Gizlendiği yerden, yarımlığının acısını bir an için unutmadan, onlarca hikâyeyle hemhal oluşunu izlemişti geçen zaman boyunca. Kendini hatırlatacak herhangi bir şeye girişmeden uzunca beklemişti. Beklemeyi bilirsin sen. Bekliyor olmanın en temelde biriktirmek olduğunu herkesten iyi bilirsin. Ne yapmayacaktın? )

Kahveye dokunmadım. Elimden gelse kendime de dokunmayacaktım. Çaresizlikten efelendiğim doğrudur. Aman be, dedim. Kendi kurduğum acıdan mı çekineceğim bu saatten sonra? Buyursun gelsin. Olan oldu.

( Ne yapmayacaktın? )
Unutmayacaktım.
 ( Ne yapacaktın? )
Hatırlayacaktım.
( Sanki rahat durmayacak hikâye. Sıkı dur. )

Sigarasından derin nefesler çekmekte olan garsona seslendim. Bi’ çay versene…


Mey





16 Aralık 2015 Çarşamba

Göz'e Değen..

İncir çiçeği
kokusu sızıyordu
kelimelerinden.
Acı'mdı
hem sevincim.
Göz'üm değdikçe...

Mey



8 Aralık 2015 Salı

Refleksif *...

Düş'ündü
düş'ündüğünü.
Yıktı,
kurdu. Olmadı.
Çözdü,
bağladı. Mitos'un ipi düğüm tutmadı.
Logos'a boyun eğdim, dedi yalandan.
Sakladı, düş'ündüğünü
düş'ündüğünü.
Hem logos'tan, hem mitos'tan. Bir şey
düş-
tü...


Mey
* sorgulamanın sorgulanması, derler. düşündüğün üzerine düşünme de olur...



4 Aralık 2015 Cuma

Kırılmışlığında Bir El'in...

Sonsuz kırgın – ki elle tutulmaz kırılmışlığı – ve soğuk bir el’in hikâyesi beliriyor bakımlı, ince parmaklı ve boyanmış tırnaklarının görünürlüğünün ötesinden. Yazılabilirliğini sorgulatıyor, yarım yamalak tutulmuşluğunu da yitirmişliğinin ardından peyda olan belli belirsiz titreyişi. Diğeri değil ama bu elin bir hikâyesi var, besbelli. Neresine saklamış olabilir merakıyla uzunca bakıyorsun o sağ ele. Bakarken, bir anlamda ararken, bambaşka hikâyelere ait bambaşka ellerin görüntüsü – anısı mı desek şuna? -  beliriyor zihninde. Karıştırma şimdi başka elleri, diye çıkışıyorsun. El’i ele eklemek geride kalmış bir düş, hikâyeyi başka hikâyelere katmak anlamını yitirmiş bir çaba. Ne gerek var?

Dilini çözersen her şey konuşur veya işitilebilir olur. Buna inansan enikonu, el de hikâye de açık edecek kendini sana. Zihninin yöneldiği nesneyle konuşan hep sen oldun bu güne değin. Sevimli bir aile şapşallığı olarak zaman zaman – yakalandığında çoğun – cansız varlıklarla konuşma geleneğinizden söz ettiğin oldu gülerek ve söylediğin kişileri de gülümseterek. Yazmayan kalemlerle kavga edişin, seni zorlayan bir fermuara verip veriştirişin, kapanmamakta ısrar eden musluğa çektiğin söylevler… Şimdi karşında canlı bir varlığa ait, canlı bir – kıpır kıpır çünkü – uzuv, sana öyküsünü anlatsa dileğindesin.

Neye bakmıştınız, diye sorsa mesela. Şaşırsan ilkin, küstah gözlemciliğinden bir an için utansan. Utancını, sevimli olduğunu düşündüğün bir gülümseyişin ardında saklasan, sonra “ hiç “ mi desen, “ öyle gözüm dalmış.” Saklamayın kuzum, diye atılsa işaret parmağı. Belli ki, bende ilginizi çeken bir şey oldu. Söyleyin hadi. Ne diyeceğini bilemesen. Kıvransan bir süre. Nasıl söylenir ki böyle bir şey, beni şiddetle kendine çeken bir elin hikâyesinin derdindeyim, nasıl denir ki. Sabırsızca oynasa parmaklar yerleştiği bacağın üzerinde. Senin yerine cevap arasa tez canlılığından. Bir başka el’e mi benzettiniz yoksa diye sorsa. O an, o başka el belirse gözlerinin önünde. Bir an için -  küçük bir an ama  - özleme benzeyen bir şey titreşse içinde. Hatırlattığı için içerlemiş baksan karşındaki devingen parmaklara. Yok, desen. Benzetmek değil de, meraktan, desen. Ne merakıymış bu, diye seslense kuşkuyla. Saklamanın anlamı olmadığını fark etsen ve dökülsen merakını. Tırnaklarınızla avucunuzun içinde bastırdığınız, bastırırken handiyse kanatacak gibi olduğunuz o noktanın hikâyesi, desen çekinerek. Parmaklar kendiliğinden açılsa hızla. Nereden çıkarıyorsunuz bunları diyerek terslense yakalanmışlığının paniğini gizlemek ister gibi. Üstelesen. Görüyorum, desen. Görüyor musunuz, diye sorsa alayla.  Aymazlığına kızmış olsa iyiden iyiye. Sanki bilmiyorsunuz, dese kibirlenerek. Safça baksan sen. Neyi bilmiyorum, diye sorsan. Bu sırada zihninde çınlasa o “ sanki bilmiyorsun “ çıkışması. Neyi, sanki bilmiyor oluşunun cevapsızlığından bakışlarını kendine çevirsen ve orada görecek bir şey olmasa. Bilmiyorum galiba, diye itiraf etsen. Alaylı bir jest görsen el’in seni umursamazlığında. Yalvaracak gibi olsan. Cidden, desen. Cidden bilmiyorum neden söz ettiğinizi. Samimiyetinden kuşkusunun devam ettiğini saklamaya gerek duymadan iyice yaklaşsa sana doğru. Duyulur duyulmaz olsa konuşması tam o anda.

Tırnaklar, dese. Evet, tırnaklar, diye cesaretlendirsen söylemeyi bırakmaması için. Tırnaklar avuçtaki o noktaya, ama tam o hikâyenin varlığını sezdiğiniz o noktaya battığında ne oluyor, diye sürdürse sözlerini. Ne oluyor?

Durup düşünsen bir an. Diğer el gelse yine aklına. Çaresiz cevap versen:
Acıyor.

Böyle olsa her şey tastamam.

Hikâyeden vaz geçerdin…


Mey






2 Aralık 2015 Çarşamba

Parantez'in İçinde...

Göz'e güvenme,
söz'ü bırak,
düşünce tutarsız nicedir,
duygusu senlik değil,
anlak çoktan sınırda.
Git!
Bırak!
Sus!
Çok önce açmıştın parantezi; süje'nin yönelimi diye diye.
İşte şurada. Öz'desin.
Şimdi kapat. Artık kapat...

Mey













30 Kasım 2015 Pazartesi

Rüya'yı Ayırma Çabasına Dair...

Olmadı.
Rüya'yı ayırmak kendinden,
Rüya'yı ayırmak ondan;
yıkmaktı.
Kendini,
onu
en çoķ da rüya'yı.
Koyu uykularının derininde, gözlerin açık kaldı...

Mey



27 Kasım 2015 Cuma

Sırası Değilken...

Sırası değildi,
susku'dan çok çekmiş
bir sevda'dan söz etmenin.
Anlatıp durdum...


Mey







26 Kasım 2015 Perşembe

Bir Neden’den Ölü…

Mevsimin kimseye eyvallah’ı yoktu. Benim niye olsun? Esti miydi, yaprak – dal – çiçek bırakmaz; doğaya verdiği renklerin güzelliğinin gözünün yaşına bakmazdı. Ben niye bakayım? Öfke doluyduk,  mevsim de ben de.  İnsandan arınıklık özlemimize dönüşmeye yüz tutmuş, göze kalabalık görünen her şeyi silip götürmeye ahdetmiş, yolumuza çıkacak herhangi bir engeli yok sayacak kadar aldırışsızlaşmıştık. Mevsim de ben de.

Sağda solda kötü günlerden geçiyoruz, gelecek de iç aydınlatıcı değil, diyenlerin çoğalmaya başladığı bir zamandı. Sokakları dolduran insanları kaplamış umutsuzluk havası elle tutulur hale gelmiş; kötümser kehanette bulunmadan konuşabilmenin geride kaldığı sohbetler evleri, iş yerlerini, mahalle kahvelerini hatta orada kahve içmenin prestije dönüştüğü kafeleri doldurmaya başlamıştı. Bunlarla işim olmazdı. Mevsimin de. Kendini döven denizin karaya vurmuş çer çöpü gibiydik. Ben daha çok kendi yağında kavrulan huzursuzluktum, şimdi düşününce. Gerçekten baktığım, bakabildiğim tek şey mevsimdi. Onun içten içe kaynayan, belki de usulca hazırlık yapan öfkesini görüyor, bir benzerini içinde taşımaktan bunun ne denli yorucu olduğunun bilinciyle becerebildiğim kadar hak veriyordum günden güne sertleşmesine. Hayata öykünen ticari girişimlerin işgalinde neye tutunsun insan? Dil'ine mi yoksa zihnine mi yoksa, yoksa kalbine mi diye soruyordum sık sık. Aslında hiçbirine güvenim kalmamıştı. Ne dil’ime, ne zihnime. Özellikle de kalbime.  Varlığımı öfkeme yaslamış, gözümü mevsime dikmiş, herhangi bir şeye dokunmadan ve herhangi bir şeyin bana dokunmasına tahammül etmeyeceğimi ayan ederek ayaklarımı kendi yolumda sürüyordum. Durumdan şikâyetçi değildim,  durumdan şikâyetçi olabilmeyi mümkün kılacak kadar üzerinde duruyor da değildim.

Sonra orada burada, tek yapabildiği söz’le sevişmek olan kadınları hedef alan bir katilin varlığına ilişkin tedirgin söylentileri işittim. Ölmüş, doğrusu öldürülmüş olduğumu o an anladım. Beni çevreleyen öfkenin;  katilimi, nasıl öldürüldüğümü ve de cinayet silahını bir türlü hatırlamıyor olmamdan kaynaklandığı ise kavrayabildiğim ikinci şeydi. Şaşırmasa mıydım? Epeyce şaşırdım ilkin. İki de bir başparmağımı bileğime götürüp, oralarda atan bir şeyin olup olmadığını kontrol ediyordum. Kiminde, küçük bir kıpırtı hisseder gibi oluyorsam da bunun benim bir ölüye dönüşmüşlüğü kabule yanaşmayan zihnimin yanılgısı olup olmadığından emin olamıyordum. Şaşkınlığın geçeceği yoktu ya, enikonu azalınca asıl meseleyi kurcalamaya başlayacaktım. Kim? Neden? Nasıl? Öfkem de katlanıverdi elbette. Mevsimin de. Ağaçlarda tek bir yaprak kalmadı; üzerinde yürünen yolları kaplayan bir halıya dönüştü sararmış, kahverengiye çalmaya başlamış ya da önce kızarıp sonra parlak bir bordoya dönmüşlükleri. Mevsim soğudukça, artık ölü olduğunun çoktan farkına varmış bedenim de soğumaya başladı. Üşüyüşlerimin arasında beni öldürmüş olanın büyük bir başarıyla belleğimi de allak bullak etmiş olduğunu fark ediyor, handiyse becerisine hayranlık duyuyordum. Onu bulmaya karar verişimde etkili olanın öfke, mi yoksa içten içe duyduğum hayranlık mı olduğuna emin olamadan harekete geçtim. Öncesinde uzak durduğum kalabalıklara sokulmakla, herkesin konuştuğu bu katille ilgili duyabileceğim her bilgi kırıntısının peşine düşmekle başladım işe. Her kafadan başka bir ses çıkıyordu, verilerin karmaşası başımı döndürüyor, doğru izin peşinde olup olmadığımı sorgulamak zorunda bırakıyordu. Toparlayabildiğim veriler kafamın içini çıfıt çarşısına döndürmüştü. Kadınlar. Söz’le sevişen kadınlar. Silahı söz. Tek bir sözcük. Yok yok, onlarca sözcük.  Çokmuş geride bıraktığı cesetler. Sayısını bilen yokmuş. Kimilerinin öldürüldüğünün farkında olmadığı sanılıyormuş ( ilk kesin veri, kendimden biliyordum ). İz bırakmıyor, peşine düşülmesini mümkün kılacak bir başlangıç noktası olmamasını ustalıkla mümkün kılıyormuş.

Katilinin kim olduğunu hatırlayamayan, ben gibi, bir dolu başka kadını düşünüyor, onlardan birini tanıyabilirim umuduyla gördüğüm her yüze dikkatle bakıyordum. Ancak sonuç elde etmek mümkün olmuyordu. Bu sonuçsuzluk ilk çıkış noktamı bulmamı sağladı nihayetinde. Kıyıcılığının, kurbanının bir kurban olduğunu anlayamamasından çok başkalarının da anlayabilmesini olanaksızlaştırmasından geldiğini fark ettim.  Katile katilden gitmezsiniz, kurbandan gidersiniz. Bunu anımsamam iyi olmuştu. Ancak elimde kendimden başka kurban da yoktu. Kendime bakacaktım, kendime bakabildiğim kadar bakacak, nasıl birinin bana bu denli nüfuz edebilmesine izin vereceğimi sorgulayacaktım. İçimden bir ses, kendine bakarken mevsime bakmayı ihmal etme; savruluşu mümkün kılan esintiye dön zihnini diyordu ısrarla. Ama her şeyin bir zamanı vardı. Önce bana, sonra savruluşa, ardından mevsime bakacaktım. Bakacaktım ama boş boş bakmaktan öte gidemiyordum. Belleğimdeki karmaşa, bakışlarımı sabitlememe izin vermiyor; bulanık, anıya dahi benzemeyen görüntülerin çakıp sönmesiyle görüşü imkânsız kılıyordu. Benden iş çıkmayacaktı. Savruluşa bakardım o zaman.  Öldürüldüğüme göre, söz’le sevişen biriydim ve savruluşu mümkün kılacak bir söz’ün peşi sıra sürüklenmeye meyilli olmalıydım. Hangi söz, ne söz’ü?

Zaman geçiyor, ben soğumayı sürdürüyordum. Anımsayamadım bir söz’ün vurduğu yerden ölmüştüm ve katilimi tanımıyordum.  Son çare mevsime bakmaya başladım, bakabildiğim kadar baktım. Ta ki, gözünü mevsime dikmiş bir benzerime rastlayana dek.
-          Söz?
-          Bende yok.
-           Kim?
-          Bir bilsem.
-          Neden?
-          Bir neden’den.

Saatler, günler, aylarca tekrar eden, soranın ve cevaplayanın sürekli olarak yer değiştirdiği bu diyalog kalbimiz gibi ruhlarımızı da çürütmeye başlayana dek sürdü. Birbirimizden tiksinmeye ramak kala uzaklaştık bize kendimizi anımsatan diğerinin varlığından.
Derken hatırladım. Adamı. Söz’ü. Silahını.
Hatırladım ve küçümsedim.
Küçümsedim ve unuttum.
Öfkem dindi.
Neden’i hala bilmiyorum. 



Mey



20 Kasım 2015 Cuma

Oluş'un Öz'ü...

Töz şurada dursun.
Öz'üne değ oluşunun ilkin.
Sonra " aşk " de, bitsin.
Ardından korkarsın!..

Mey




18 Kasım 2015 Çarşamba

Kırmızı ve Karar...

Uzunca düşündü,
ölçtü
biçti.
Gözü bahçeye kaydı. Güz'ün kırmızısını giyinmiş sarmaşığa.
Anlaşıldı, dedi.
Güz'e, kırmızılaşmış sarmaşığa der gibiydi dediğini.
Anlaşıldı. Biraz daha seveceğim.
Az daha...


Mey




15 Kasım 2015 Pazar

Gölgenin Geometrisi...

Bir yansıma
kalbin duvarında bakıp durduğumuz.
Belli belirsiz bir nokta,
biraz daha görünür diğer bir noktaya uzanıyor.
Doğru bu, diyorum ben. Basbayağı bir doğru.
Çember bir yanılgıdır oysa biliyoruz. Yok ki...


Mey




13 Kasım 2015 Cuma

Unutma Belleği...

Dün gibi aklımda.
Adını unuttuğum gün. Dün gibi.
Aklımda...


Mey




11 Kasım 2015 Çarşamba

Küçük Gece Dileği...

rüya'm
( s ) insin uykuna, dedi.
kapattı gözlerini -  gülüşüne saklanmış hınzır'ı göremedik -
uyudu...


Mey




8 Kasım 2015 Pazar

Zorunlu Açıklama...

Bir olmaz hikayenin
terkisine atıp kendimizi,
hızla uzaklaştık kendimizden.
Soluğu yetmedi birimizin.
Hikayenin
ya
da bizim. Böyle düştük kalbim.
Bunu unutma...


Mey




7 Kasım 2015 Cumartesi

Aksi Gibi...

Aksi gibi, pazardı. Rüya bırakmamıştı uykuya. Aksi gibi, uyandım. Canım kahve istedi. Aksi gibi, kahve sevmezdim, sevmediğimden almazdım.

Aksi gibi, okuduğum roman bir gece önce bitmişti. Şiire dermanım yoktu. Aksi gibi, bir sürü çocuk ölüp gidiyordu, hikayelere sığıştırıyordum acıdan şişen yerlerimi.

Dedim ya, pazardı aksi gibi.

Sessizlik iyi gibiydi. Bir şey yapmadan dur işte, diyordum kendime. Aksi gibi, bir şey yapmadan duramazdım. Rüyayı düşünmeye çalıştım. Aksi gibi, insan hatırlamadığı şeyi düşünemiyordu. Üşüme gelmişti, unutmuşluğa kızgınlığın üstüne. Aksi gibi, hava ılıktı.

Gözüm dalıyordu, daldığı yeri incelterek. aksi gibi, inceldiği yerden kopuyordu aşk. Boş ver bir çay koy, dedim kendime. Aksi gibi, yerimden kalkasım yoktu. Dışımdaki dünyanın git gide kararan yüzü canımı sıkıyordu. Aksi gibi kaçacak yer kalmamıştı.

Eskiden gidecek yer vardı, diye düşündüm. Aksi gibi, zihnin gidebileceği yerlerde sen vardın. oralara gidilmez artık, dedim. Aksi gibi, oralar, buralar gibiydi. Görmemek için gözlerimi kapadım. Aksi gibi, dünyaya kapanan sana açıldı.

Aç gözlerini, dedim. Kendini oku. İyi fikirdi.

Kendimi okumak için açtım gözlerimi. Aksi gibi, olmaman gereken yerdeydin.

Aksi gibi. Pazardı...


Mey







Tersine Anka'dan



2 Kasım 2015 Pazartesi

Düşkünce Duygusal Bir İştah! / Spinoza Dikeni…

Tepemde dönüp durma, bir yere otur artık, dedi sonunda. Yaklaşık on beş dakikadır bulunduğumuz odayı arşınlıyordum. Durabilsem dururdum. Duramayacağımı bildiğimden söylediğini duymazdan geldim. Ne yaptığımı anlamıştı elbette, ya da ne yapmaya çalışıp aslında hiç beceremediğimi.

Derdin ne, diye sordu bu kez.

Derdimin ne olduğundan çok emin değilim Benedictus’cum, dedim.  En azından nasıl ifade edeceğimi bilmiyordum.

Saçına toka mı taktın sen, dediğini duyunca gülümsedim. Dikkatimi dağıtma,  diye çıkıştım dozunu ayarlayamadığım cilveyle.

Dikkatini mi, diye sordu kinayeyle.  Sonra itiraz kabul etmez bir tavırla ekledi: Otur ve anlat.
Önce oturdum, ardından tekrar fırladım yerimden.
Düşkünce duygusal bir iştah’tan bahsediyorsun, dedim. Şu adama yazdığın mektupta. Adamın adı aklıma gelmediğinden durdum.
Blyenbergh, dedi sakince.
Oydu.
Evet, dedim. O işte.

Keyfi kaçmış gibi bakıyordu. Ne olmuş, diye sordu.
Bir şey olduğu yok aslında, dedim. Gülüştük. Bir şey olduğu belliydi. Uzatmadan çorabı sökmenin zamanıydı artık.

“ Düşkünce duygusal bir iştah” derken ne demek istediğini tam anlamadım, anlasam hoşuma gitmeyeceğini bildiğimden çok da çabalamadım, dedim.

Yüzünde belli belirsiz bir rahatlama ifadesi gelip geçti. Korktuğu şey değildi asıl derdim. Buna ikimiz de memnunduk. Öyle ki içimden istemsizce, “ bitti o sevda” dizesi bile geçti bir an. Memnuniyetle gülümsedim.

Asıl sorun, dedim kendime kederli bir tutku yerine neşeli bir tutku bulmuş olmanın gururuyla. Asıl sorun, bir insanın “ düşkünce bir zihinsel iştah” taşımasının ne anlama geldiği.
Mutlak olarak hiçbir anlama gelmez, dedi peşin peşin.
Nasıl gelmez, diye itiraz ettim.
Debelenme, diye uyardı.  Bu yalnızca zihnin yaptığı saf bir karşılaştırma.
Düşündüm.

Zihnimin bende bulunan bir durumla, bende bulunmayan bir durumu karşılaştırması gibi mi, diye sordum. Biraz anlamış, çokça da anlamamıştım.
Tastamam öyle, dedi. Anlamadığım kısmı çok iyi anlamıştı. Bu karşılaştırma seni bir yere götürebilir, ama götürmeyebilir de.

Provoke ediyorsun, dedim gülerek.
Olabilir, derken sevimlice gülüyordu.

Peki dedim, aynı şey senin şu “ düşkünce duygusal bir iştah” içinde geçerli mi?
Orayı geçmemiş miydik, sorusunda bir başa dönme endişesi seziliyordu.
Elimde değildi. Dizeler zihnimde sıralanıyordu: “ kesildi çığlıkları martıların…”
Düşkünce bir duygusal iştah’ım var dersem, bu – senin karşılaştırma iddiana göre – elimdekinden daha yüksek bir aşktan yoksun olduğum anlamına gelebilir, dedim zihnimin ve onun söylediklerine aldırmadan.
İtiraz edecek hali yoktu. Başını onaylar gibi salladı ama gidişattan pek hoşnut değildi.
Nereye varmaya çalışıyorsun, diye sordu.

Senin de varacağın yere, dedim. Eğer düşkünce duygusal bir aşkın hâkimiyetindeysem daha yüksek bir aşktan yoksun değilim. Hiçbir şeyden yoksun değilim. Özüme ait olan aslında burada ve şimdi algıladığım duygulanıştan başkası değildir.
Pes, diye bağırdı.
Pes ya, dedim gülerek. Kızma Benedictuscum, aklın yolu birdir.
Sen, dedi. Fikirlerimi düşkünce duygusal iştahlarını aklamada kullanıyorsun!

Gitme vaktinin geldiği belliydi. Usulca ayaklanıp;
Aslında Benedictuscum, dedim. Düşkünce zihinsel iştah’ımı doyurmaya çalışıyorum.
Ne diyeceğini bilemiyormuş gibi bakıyordu. İşim var, şimdi git dedi sonunda.
Çıkarken, “ su gibi…, suya karşıt gibi…” dizelerini fısıldayan zihnimin Benedictus’u kandıramadığı gibi kalbimi de kandıramadığının farkındaydım.
Sonra uğrarım, diye seslendim kapıyı arkamdan çekerken. Benedictus bir şey demedi…


Mey




31 Ekim 2015 Cumartesi

Tersine Anka...

Kendinden
kül
yaptı.
Savurdu sonsuza. Sonsuzdan kendine.
Defaten...




Mey







26 Ekim 2015 Pazartesi

Eksik Etme Hikayesini Düş'ün..

Ruhundan
biçti ( uğurladı ),
pencerene konan kuşu...


Mey



21 Ekim 2015 Çarşamba

Düştüğünde…

Düştüğünü gördüm elbette. İlk anda ayamadım mı yoksa aldırmadım mı, emin değilim şimdi. Düştüğünü gördüğümü biliyorum. Durup baktım mı, ne oldu şimdi durup dururken diye aklımdan geçirdim mi, onu da tam bilmiyorum. Durup dururken değildi belki de. Sebebin sonucu doğal kıldığını düşünmüş olabilirim belli belirsiz. Her ne düşündüysem, ardından bakmadım. Bekliyor olabilirdim. Bir süredir bendeliğinin katlanılması gereken bir hal olduğunun farkındaydım. Eli kulağındaydı, ipleri gevşemiş bir düğme gibi hafif sallantılı oluşuyla hazırlığını belli ediyordu. Şaşırsa mıydım?

Nereye gidecek, ne kadar uzaklaşabilecek ki diye de düşünmüş olabilirim. Öyle yapmışsam, bu ne kibir? Tam bu noktada, onun gitmesinin nedeni olan kibir işte bu, diye araya girecek aklı başında bir yazara ihtiyaç olabilir. Gerekli olduğunda ortalarda görünmeyen ve destursuz araya girmeye bayılan bir yazar fikrinin tam da şimdi çıkagelmesi kimseyi umutlandırmasın. Giden benden gitti, dönerse bana dönecek. Aklına estikçe, seçimlerinin sonucunu yaşıyorsun’u başıma kakacak varoluşçu zırvalamalarını dinleyecek değilim hiçbir aklı çok başında yazarın. Yani ki biz bizeyiz hikâye boyunca.

Hikâye filan da yok ayrıca. En azından kalbinize göre olanı yok. Olan biten şu:

Yağmur az önce durmuştu. Bitmek bilmez gibi görünen bir yokuşu tersinden kat ediyordum. Kimsenin hak etmediği bir şarkının dilime yapışmış nakaratını istemsiz mırıldanırken listemi gözden geçirmekteydim. Ayakkabılarım böyle bir yokuşu düzünden de tersinden de yürümeye uygun değilmiş, onu anlıyordum bir yandan da. Ayakkabıların mı yoksa ayakların mı uygun olmayan sorusunu görmezden gelen şarkının pişkinliğine hayran, gülümsüyordum.  Listemin o kadar da uzun olmadığını düşünmekten yanaysam da, aslında epeyce uzundu. Kimi orada olmayı çok hak eden kimi de hak edip etmediği önem taşımayan bir dolu ad sıralanıyordu. Sıralamayı yaparken çok da adaletli davranmadığımın farkındaydım. Önemsemediğim bir farkındalık yüzünden, onu yeniden oluşturmak için mesai harcayacak değildim. Adil veya değil, listeydi işte. Zihnimi şöyle az geriye çekip, uzaktan baktığımda gözüme güzel görünüyordu tek tek sıralanışları. Biricik tümellerim benim, diyerek iç geçirsem abartmış olacaktım. Kendimi tuttum. Bu esnada duydum sinsice araya girmeye çalışan sesi: Seçimlerinin sonuçları.
Seçimmiş! Sonuçmuş!

Verdim veriştirdim tabii. Demeyeceğim dediklerimi ama şimdi. İncinirsiniz.

İşte tam ben biraz daha rahatlamış hissettiğimden, şarkıyı mırıldanmaktan daha yüksek sesle söylemeye geçmiştim ki, düştü.

Şarkı sustu.
Listenin başı bir yana sonu başka yana dağıldı.
Ayakkabıların ayaklarıma verdiği eziyet anlatılır gibi değildi.
Düştü, dedim kendime enikonu emin olduğumda. Akılsız başın cezasını ayaklar çeker, demeye hazırlanan yazarın sırıtışı sinirimi bozdu bozacaktı.
Düştüyse düştü, dedim. Giden benden gitti, dönerse bana dönecek. Yokuş aşağı vurdum kendimi. Ayaklarım beni öldürüyordu. Ya da içimdeki boşluk. Hangisiyse artık…


Mey 





18 Ekim 2015 Pazar

Bendeki Gece...

Çok görünürsün, dedim. Görünürlüğünden rahatsızlığımı eklemeye gerek yoktu.
Bu kez böyle, diye yanıtladı. Kendinden memnun gibiydi.
Bir gülümseme - biraz alaylı, daha çok sırıtışı andıran - ekledim zihnimden ağzına.
o an aklıma düştü sordum: Senin ağzın var mı?
Kuytularım var, diye atıldı. Senin daha çok işine yarıyor ya, kutularım var benim dedi.
İyi bilirim oraları, dedim. Saklamış ve saklanmışlığımın griliği.
Söz'ü süslemeden de edemezsin, dedi. Göremedim ya, gülmüştür bunu derken. kızmadım. Haklıydı.
Bu kez, bunca görünürlük neden'di aklımdaki soru. Kuytusuz bırakış durup dururken beni örneğin. Neden?
Yüzleşmek için, cevabı geldi.
Yüzleşmekten korkmazdım, yüzleşmekten korkandan korkardım olsa olsa.
Yüzleşmeler umurumda değil, dedim.
Onun umurunda olmalıydı ki biraz daha ışık kattı kendine.
Yapma, dedim. Sen, sen olmaktan çıkıyorsun.
Çıkalım ne olacak, havasındaydı besbelli. Orasına burasına - daha çok kendimden - gizlediğim ne varsa açığa çıkmaktaydı.
Yapma, dedim yine. Ses seda yok.
Gördüm tabii. Gözlerimi kapamanın faydası yoktu.
Endazeyi iyice kaçırdın ama, diye seslendim.
Yine gördüm. Görmem bir şey değil, başkaları da görebilirdi.
Bırak görsünler, dedi.
Bırakılır mı hiç?
Sordum: Bunu neden yapıyorsun?
Cevap yok!
Yapma, dedim.
Belli belirsiz bir kıkırdayış. Yok benim zihnimden değildi bu kez.
Bir de gülüyorsun, dedim. Telaşımı belli etmemeliydim. Telaşını belli etme, diye uyardım kendimi.
Telaşın gün gibi ortada, dedi.
Ne istiyorsun, diye sordum. Bir şey istediği belliydi artık.
Önce sessizlik. Sonra o kıkırdayış. Az sessizlik daha.
Dur bakalım, dedim kendime. Nasılsa diyecek derdini.
Biraz da ben saklanacağım, dediğini işittim nice sonra. Sende, diyordu.
Anlaştık, dedim sevinçle. Ne istese razı gelecektim.
O gündür bende.
Gece. Karanlığı ve tüm kuytularıyla. Şikayetçi değilim...

Mey





14 Ekim 2015 Çarşamba

Suç...

Suç işler gibiydim,
yüreğin kararmışlığının
aydınlık tek kıyısında
seni düşünürken...

Mey


5 Ekim 2015 Pazartesi

Hikâye Ortaklığı…

Sözleşmiştik. Hikâye için bir araya gelmeye. Kimse kesin bir zamandan söz etmemişti. Hazır olunduğunda, diğerinin de hazır olacağı konusunda hemfikirdik. Güven, söz konusu kişiden çok hikâyeyeydi. Hikâyenin kendisindeki parçasının kendini açık ettiğini fark eden, diğer parçanın da hazır olduğunu bilecekti. Bunun için ne kadar beklememiz gerektiğine dair hiçbir fikrimiz yoktu. Ne kadar gerekiyorsa o kadar beklemeye kararlıydık. Sözleşmiştik. Hikâye belirginleşip, nihayetinde kendini bizim kıldığı ana kadar geçecek zamanda, araya başka ve diğerini kapsamayan başkaları da girebilirdi. Biliyorduk bunu ve kabullenmiştik de. Dahası bu ikimizi birden içine almayacak olan başka hikâyeler, ikimize ait olandan çok daha etkileyici, çok daha heyecan verici olabilirdi. Onlara kapılıp, neyi beklemekte olduğumuzu unutmamız da olasılık dâhilindeydi. Biliyorduk. Yine de sözleşmiştik.

Neyi beklemekte olduğumu unutayazdığım zamanlar oldu elbette. Güzel, insanı alıp götüren hikâyelerin cazibesine kapıldığım da misal. Kimileri öyle baş döndürücü, öyle büyüleyiciydi ki, ait olduğumu görmezden gelme meylinin önüne çekebileceğim bir set bulmakta zorlandığım zamanların varlığını yok sayacak değilim. Başı bende, sonu onda ve nasıl bir gelişme göstereceği belli olmayan asıl hikâyeye sadakat ise zaman zaman varlığını unutacak kadar derinlere itsem de, benimleydi. Ne vakit, bir başka hikâyenin peşinde koşma isteği belirse içimde, gönüllü yerleştiği derinlikte hafifçe kıpırdaması yeterli oluyordu, varlığını hatırlatmaya. Bazen kızıyordum bu hallerine, engellenişime ama kimileyin de, hikâyenin beni kendinin kılışındaki zahmetsizliğe hayran olmaktan kendimi alamıyordum. Zaman geçiyordu ve bir dolu başka güzel hikâyeyi kaçırıyorum duygusuyla bunaldığımda oluyordu; onun orada – bana ait -  bir yerde zamanını beklediğini, vakti geldiğinde diğer parçayı da içine alarak hepimizden oluşan bir bütünlüğü mümkün kılacağını bilmenin güveni, o bunaltıyı katlanabilir kılıyordu.

Meylettiğim diğer hikâyelerde yanıldığım da olmuştu. Albenisi çok, üstüne aldığı isimle bir tür cazibe yayan; kendini yanıltıcı bir haleyle çevrelemiş olanların çekiciliğine kapılmada kolay lokmaydım. Meyli hikâye olanın meylettiğine akmasının kaçınılmazlığını yanılgıma bahane edip sonrasında, zor olsa da, avunmayı becerebilişimi bir tür şans olarak kabul ediyordum. Sahici, samimi olanın varlığına inancım olmasa, sahtenin vurgunundan kolayına sağ çıkamayacağımı da pekâlâ biliyordum. Yanılgılarımın en beterinin, sağda solda istenir bir kalem oluşumdan kaynaklanan bir saman alevi olduğunu fark edebilmem için hayatımdan upuzun iki buçuk yılın gitmesi gerekmişti. Herkesin peşinde olduğunu, ben alırsam arzusu o sahteye aitti ve ödettiği bedel de gözüme görünmemeye başlayacaktı bir süre sonra. Hikâye vardı, oradaydı; benim – bizim – için kendini hazır etmedeki yavaşlığı bağışlanabilirdi.

Bu arada, hikâyenin diğer ortağının durumundan, neler yaptığından, bekleyişinin benimkini andıran maceralar içerip içermediğinden tümüyle habersizdim. Düşüncelerimin kendisine kayması oldukça nadirdi. Yalnızca bir kez, gerçekten, bakabildiğim gözleri hikâyeyi hak ettiğini düşünmeme neden olmuş ve bir araya geleceğimiz zaman gelene dek onu neredeyse unutmuştum. Ya da unuttuğumu düşünmek işime gelmişti, bundan tam olarak emin olmam mümkün değil. Sonuçta hikâye kendini ikimize aynı anda açık edecekti. O olmadan ben, ben olmadan o yarım bir oluş olarak kalmak demekti. Onu açık açık düşünmekten neden kaçındığımı bilmiyorum. Belki yazdığım satırların arasına gizlenmiştir ona dair düşüncem. Ne de olsa sözleşmiştik. Ne de olsa hikâyenin bize sözü vardı.

O, yani hikâyenin diğer ortağı baharı düşünmüştür beklediğimizin geleceği mevsim için.  Bana ise güz daha uygun geliyordu. Onun bahar başı yaptığı hazırlığı, ben güzün sarısı belirginleşmeye başladığında yapıyordum: Kendini açma. Kendini -  insan kalabalığını, yaşamanın dayatmacı işlerini, başka hikâyelerin albenisini dışarıda bırakan – kendine açma. Kendinle arana doğanın işaretleri – o kokular, renk değişimleri, sesler – dışında hiçbir şey almadan yüreğin ağzında bir bekleyişin hararetini sürekli kılma. O da kendine söylüyordu büyük olasılıkla benim söylediklerimi: Sabırlı ol. Oluş’un döngüsüne güven. Sabırlı, çok sabırlı ol.

Zaman geçiyor.
Çok sayıda bahar mesela ve bir o kadar da güz.
Hikâye orada. Her ikimiz de biliyoruz.
Sözleşmiştik.
Hikâye oluşuyor.
Hikâye düşüncemizde, hikayenin diğer ortağı kalbin kendimizden gizlediğimiz köşesinde.
Sabırlıyız. Oluş’un döngüsüne güveniyoruz. Sabırlı, çok sabırlıyız.
Çünkü sözleştik…


Mey




1 Ekim 2015 Perşembe

Çeşni ve Çare...

İnsanların kendilerine ve diğerlerine söyledikleri / söyleyecekleri yalanların çeşnisi olmaktan kaçınmanın yolu yok, dedi.
Sesimi çıkarmadım.
Sürdürdü: ya da bizim başka birilerini günün birinde kendi yalanımızın çeşnisi yapmaktan kaçınmamızın.
Sustu.
Sustu ya, sen bir şey demeyecek misin bakışı gözlerinde.
Demesem de olurdu. Dedim ama.
Yanılıyorsun, dedim. Çaresi var o dediğinin.
İnanmaz baktı, ağzındaki minik hareket gülmeye hazırlıktı.
Neymiş o çare, diye sordu. Bana hiç güveni yoktu.
Sesimi çıkarmayayım, diye düşündüm o an. domuzuna susayım. Öyle susmak yapımda yoktu. Domuzuna konuşurdum daha çok.
Konuştum.
Çare, dedim.
Umursamaz  bir kıvrılış  -  gerçeği, doğruyu ve yalanı dışarıda bırakan -
kendine.
İyi mi oluyor öyle, diye sordu. Dudaklarındaki alaycı kıpırdanış sinirimi bozdu bozacaktı.
Aldırmadım.
Kıvrıldım kendime.
İyi böyle, dedim.
Hangimiz çeşniyiz bilemeden uzunca baktık birbirimize. Ama, iyiydi öyle...


Mey



                                                            Aylin Argün

30 Eylül 2015 Çarşamba

Lahit Kapak..

Pincio'nun arka tarafında bir yerlerde ya da halihazırda Villa Borghese'de, aynı taş türünden yapılma iki lahit kapak çalılıkların arasında açık olarak duruyor. Herhangi bir maddi değerleri yok, orada öylece duruyorlar. Üstlerinde son bir hatıra bırakmak için bir zamanlar kendilerini taşa kopyalatmış bir çift var. Roma'da bu tarzda birçok lahit kapak görmek mümkün, ancak müze ya da kilisedekiler, sanki piknikteymiş ve iki bin yıl süren bir uykudan yeni uyanmış gibi görünen figürlerin bu ağaçların altında yarattıkları etkiyi oluşturamazlar.

Figür dirseklerine dayanarak uzanmış ve birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlar. Aralarında eksik olan tek şey peynir, meyve ve şarap dolu bir sepet.

Kadının küçük buklelerden oluşan bir saçı var - her an saçlarını uykuya yatmadan önceki zamandan çıkarıp en son modaya uygun hale getirebilir. Birbirlerine gülümsüyorlar. Uzun, çok uzun bir gülümseme... Uzağa bakıyorsunuz. Onlar hala gülümsemeye devam ediyorlar.

Bu sadık, düzgün, sevgi dolu, burjuva bakış asırlarca sürmüş olup Eski Roma'dan gönderilerek bugün sizin bakışlarınızla buluşmaktadır.

Sizin önünüzde bile bunun sürmesine, bakışlarını uzağa çevirmemelerine veya gözlerini indirmemelerine şaşırmayın, bu onları heykelsi yapmaktan ziyade daha da insansı yapıyor...


Robert Musil
Türkçesi: Zuhal Kılıç Turanlı




27 Eylül 2015 Pazar

Biri / Sonun Sonu…

Çünkü;
“ Hafıza titrek bir parmaktır…”
Veya
“  Yarınki yüzünü artık tanımasam da adını bilmek ne büyük bir yüz karası…”

Isındı. Yaz diyorlar buna. Artık biliyor Biri. Günleri, ayları bildiği gibi mevsimleri de öğrendi. Yazı pek sevmedi. Çocuğun yokluğundan belki. Çocuk yok. Gitti. Çocuğun gidişi ve yaz başı yağmurları aynı vakte denk gelerek; Biri’nin zamanını ince, tedirgin ve “ yokluk “ hissinin anlamını kavramasına neden olan bir griye boyadı. Gri ve müziksizlik; çocuğun sevdiği şarkıların eksikliği de cabasıydı. Kadın, kedi, yağmur, sevimsiz bir sessizlik ve Biri kaldı geriye.

Yavaşlığı unutmayalım, diye hatırlatıyor kendine Biri. Yaz, çocuğun ve müziğin yokluğunun yanı sıra birinin sıkıcı günlerini daha da bunaltıcı kılan bir yavaşlığın peyda olması demekti. Kedi bile ağırlaşmış sanki. Adımları, bir yerden başka bir yere geçişi, duyduğu sese yönelen dikkatinin keskinleştirdiği bakışlarının hareketi yavaşlamıştı. Kadın desen, ilkin müziği yavaşlattı. Ardından uyumayı, uyanmayı, masa başında geçirilen saatleri, belki düşünmeyi de. Biri’nin varlığından haberdar oluşu ve buna aldırmıyor görünüşünün akla yakın bir nedenini bulamamanın etkisiyle huzursuzlanan Biri, yavaşlıktan haz etmedi. Varlığının bilincine vardığı ilk günlerde cevap aradığı sorulara tekrar tekrar dönüşü bundandı. Sabırsızmışım ben, diye düşündü. Kadının, kedinin, müziğin ve en çok da yağmurun ağırkanlılıklarını tahammül edilmez buluyordu. Biri’nin içerisini yine Biri’nin dışarısından ayıran o kapıdan can havliyle kendini atıp, çocuğun boş odasına sığınmaları bundandı.

Olduğu haliyle oluş’unun failinin kadın olduğundan artık emindi. Öfkesi,  onu kadına şiddetle çekerken bir yandan da olabildiğince uzak durmasını tembihleyen sağduyusu arasında gidip gelen iradesi – iradi bir varlık, bundan da emin. Artık – onu zorluyordu. Yükselen ve derhal sönen bir istenç. Kim olsa bundan bitap düşer, diye düşünüyor ve ne olacaksa olsun diyeceği anın giderek yaklaşmakta olduğunu seziyordu. Gider, kapısına dayanırım diyordu böyle anlarda. Kapısına dayanmak, deyim sadece tabii burada diye de hatırlatmaktan alamıyordu kendine. Evet, nasıl mümkün olabilir şimdilik bilmiyorum ama bana yaptığı şeyi yapmaya hakkı olmadığını anlamasını sağlamadan hemen önce, yaptığı şeyi neden yaptığını ve benim gerçekte ne olduğumu söylemek, anlatmak zorunda olduğunu yüzüne, tam yüzüne haykırıveririm. Çocuğun odasına sığındığı saatler boyunca, monoloğunu bir diyalog gibi kurgulamak ve böylece yavaşlığı dayanılır kılmaktan başka bir şey yapmıyordu. Kendini, kendin olmayan bir başkası gibi karşına alıp zihinsel bir konuşmayı sürümek ve bunu hayatından giden günleri, ayları, hatta yılları hesaplamadan yapıp durmak; varlığını boşluğa, hadi biraz abartalım, hiçliğe çekilen küreklere dönüştürmek… Biri olmak. İşte, bu.
Yağmurlar bitip de sıcaklar başladığında, kendinde günlerini o masanın başında geçiren kadının karşısına geçme cesaretini buldu Biri. Tam karşısında durdu kısalmış günler ve kadın tarafından bilhassa uzatılan geceler boyu. Sessizce ve monologdan bozma zihinsel diyaloğunun şiddetini artırarak durdu. Kadın ne orada, tam karşısında, durduğunun ne de aralık vermeksizin kendisiyle konuştuğunun farkında değil gibiydi. Beni kandıramazsın, diye sesleniyordu kadına aslında sesi olmayan Biri. Varlığımın seni kaplamasına izin vermeme adına bu aldırışsızlığın, biliyorum.  Küstahlaşma, cevabı kadından değil, Biri’nin zihninden çıkıp geliyordu hemen.

Çok çok erkendi gözlerim açıldığında, diye yazdı kadın bir gece defterine. Biri dikkat kesildi. Nihayet bir şey oluyor sezisi, soluğu varmış ve aniden kesilmişçesine sarsılmasına neden oldu. Uyumuş muydum gerçekte, ondan da emin değildim, diye devam etti. Daha gözlerimi açmadan, o keskin acının orada durduğunu biliyordum. Somut, naçar ve doğallığından güçlü bir acı. İlkin nerede olduğumu bilemedim. Bunu okuduğunda, kendi varlığının farkına ilk vardığı günü anımsadı Biri. Umulmadık bir ortaklık duygusu azalttı kadına öfkesini o an. Sadece o an. Anımsadı. Sempatiyi bir kenara bırakıp, kadından gelecek cümleleri bekledi. Sonra hatırladım. Burnuma dolan deniz kokusu, hatırladığımı unutmamı sağlar sandım. Hiçbir şey, hatırlananı unutulur kılmaz, diye araya girmek istedi o an Biri. Kendini tuttu ya, tutmasa da girebileceği bir ara’dan mahrum olduğunun pekâlâ farkındaydı. Sessizce giyinip çıktım. Acıyı yorma fikriydi ayaklarıma bir parça güç veren. Sabah sakinliğindeydi su. Kıpırtısız neredeyse. Attım kendimi suya. Gidebildiğince git, dedim kendime. Kıyı görünür olmaktan çıkana, toprağın aldığını suyun verebileceğine ikna olana kadar git, dedim. N’apıyor bu, diye sordu Biri. Hikayenin ilerleyişinde içini soğutan bir şey vardı ve korkuya yakın bir duygu her sözcükle çoğalıyordu. N’apıyor bu? Ağırlaştığımı fark ettiğimde durdum, hafifçe çekildiğimi hissediyor, kendimi aşağı itiyor oluşumdan şüphe ediyordum. Dönme vakti, dedim. Dön. Çekilme hissi bir an azalmadan kıyıya yüzdüm. Göğsümde yabancı bir hareket. Kıpırtı aslında. Tam göğsümde. Nihayet ayaklarım zemine değdi. Bedenimin yarısı suyun içinde. Göğsümde atan şey, yormak için çabaladığım acı mı ola ki, sorusu aklımda. Yüzümde yersiz bir gülüş. Gözlerim göğsüme kaydı. Gördüm. Bir şey atıyor. Bir şey çaresizce atıyor. Şaşkınlığım, sevince dönüşecek içine herhangi bir şeyin girmesine izin vermeyecek kapalılıktaki mayomun göğüs kısmını hafifçe sıyırdığımda. Açıyorum. Gümüş rengi. Büyük olmadığı gibi küçük de sayılmaz. Görür görmez tanıyorum: göğümdeydi bunca zaman. Göğümden göğsüme inen balığım. Orada kalamayacağının, kalırsa olamayacağının bilinciyle çırpınıyor. Usulca tutup suya bırakıyorum. Ne anlatıyor bu, paniğinde Biri. Dursun istiyor. Böyle kalsın her şey. Kalmayacak ama. Göğ’üm bir hiçlik, göğsüm bir başka hiçlik. Yazmayı bırakıyor kadın. Kalkıp göğün karanlığına bakıyor, bir eli göğsünde. Hiçliği hak etmeyendin, diye fısıldıyor.

Başka sorusu olmayan Biri, usulca uzaklaşıyor…


Mey




23 Eylül 2015 Çarşamba

Hak Edilmiş..

Toprak, köklerinden
sımsıkı sarmış
kırmızı bir çiçeği.
Çiçek tutunmuş belli belirsiz neşesiyle
derinine toprağın.
Sertçe esse rüzgâr;
toprak biliyor
çiçek anlıyor: hak ediyoruz. Birbirimizi...

Mey






22 Eylül 2015 Salı

Belleğinde Yağmurun...

Nicedir
arzulanması engellenmiş bir arzunun
belleği yağmur.
Kapanmış ( sımsıkı ) bir zihne
hatırlatıyor:
Yarasını taşıyışının güzelliğineydi
ilk vurgun. Unutma, diyor.
Sonrası için,
şiddetini artırması gerekecek...

Mey




20 Eylül 2015 Pazar

Basit...

Basit bir açıklaması var
oluş'unun, dedim.
Zihnimde yerleşik,
kalbimde sabit.
Zamanın dışına çıkıncaya kadar onun içinde oluşumuza benziyor, dedi. Yine de bilemedim; nedir?
Zihnimde yerleşik,
kalbimde sabit, diye tekrar ettim.
Düşündü. Güldü. Ciddileşti ardından.
Basitmiş gerçekten de, dedi sonunda.
Basitti. Elbette.


Mey



14 Eylül 2015 Pazartesi

Aşk’tandır…

Neden yaptığını hiç anlamadım, galiba hiç de anlayamayacağım diyen sesle aydım içinde olduğum çokluğa. Konuşanı onaylayan baş sallamalar ve mırıltılara uygun düşmemişti neyin anlaşılmadığını anlamamış bakışım. Konuşan İlham’dı sanırım. Soruyu ona yöneltti bakışlarım ister istemez. İlham anlayışla gülümsedi. Şu son yaptığı, diye başladı söze ama arkasını getirmesine en gel olan bir şey varmış; o son yapılanı dillendirmenin, yüksek sesle söylemenin uygun düşmeyeceğini, susması gerektiğini söyleyen bir güç varmış gibi sustu. Şaşkınlığıma anlayışla yaklaşıyordu, orada bulunanların epeydir bildiği, benden özenle saklanmış bir kabullenilmezliği yeni işitmiş olmamın bir parça anlayış gerektirdiğini düşünüyor olmalıydı. Dostluğunun uzantısı olarak edinilmiş dostlarıma baktım tek tek. Sen olsan, anlayacaksınız da ne olacak diyeceğin ve muhtemelen saçma bulacağın meraklarıyla dalga geçeceğin dostlarımızın yüzüne. Sen olmaya soyunmak olurdu, anlamanın zorunlu olmadığını söylemek. Yapmadım. Çok taze bir şaşkınlık üzerimde, sahip olmaya hiç de hevesli olmadığım bu yeni bilgiyi sindirmeye çalışıyordum daha çok.

Sana biraz benzediğinden İlham’a yöneltmiştim dikkatimi.
Sana biraz benzediğimden İlham’ın dikkati üzerimdeydi.

En son birlikte oturduğumuz, sahildeki o çay bahçesinden bozma kendisini kafe diye nitelendiren yerdeydik. Her birimizle en az bir kez geldiğin o yer işte. Hani, oturmaktan bunaldığında iki adımda denize vardığın, upuzun kumsal boyunca yanındakinin kim olduğuna göre değişen uzun susmalar veya soluksuz konuşmalar eşliğinde yürüdüğün o yer. Buluşmadan söz edilince, kimsenin aklına başka bir yer gelmemişti.

Onu baştan uyarmıştı, diye söze girdi Koray. Sesindeki öfkeyi işitsen gülerdin. Hepimiz biliyorduk bu uyarıyı: Teşhisin hemen sonrasıydı. Adamı karşına almış, ne denli bir zor sürecin sizi beklemekte olduğunu tane tane anlatmıştın. Ve özgürlüğünü önermiştin; bunları yaşamak, bunlara katlanmak zorunda değilsin. İstemezsen anlarım, demiştin. Lafını bile ettirmemişti adam. Elbette. Ortalık karışıyor yine. Hep bir ağızdan yapılan yorumlar. Yorucu, takip edemiyorum. Sana ve bana sığınma arzusu bütün yakıcılığıyla zorluyor dikkatimi toplamayı.

/ Aynı sokağa taşındığımız yılın mayıs ayı. Senin evinin bahçesindeyiz. Altında oturduğumuz erik ağacı mıydı yoksa o çok övündüğün kayısı mı? Neyse ne, diyorsun gülerek. Hep gereksiz ayrıntılara takılırsın zaten. Köpekler yanı başımızda. Bana en düşkün olanına dönüp, bak fıstık annen gelmiş diyorsun. Köpek başını getirip dizlerimin üzerine yerleştiriyor. Beni, sevdiğin bir denklem türüne benzettiğinden bahsediyorsun. Adı aklımdan uçup gidiyor daha sen söyler söylemez denklemin. Beni hep tuhaf şeylere benzetiyorsun o ara. Seni hep tuhaf şeylere benzetiyorum o ara. Sende olmayan ben, bende olmayan senin tamamladığı bir şeylere. Adına iş denilen bir binada başlayan bir yakınlığın, bizi evlerimizi taşımaya zorunlu hissettiren, yan yanalığı çoğaltmak için bahaneler türetmede uzmanlaştıran bir şeye…/

Koray’ın öfkesini haklı buluyor insanlar. Herkes sahip olduğu başka bir bilgiyi döküyor ortaya. Güçlüydü, diyor biri. Tedaviyi kaldırabiliyordu. Küçülmese de ilerlemesi durmuştu. Ta ki, diye atılıyor bir başkası, belki Mehmet. Telefonundaki mesajları yakalamışsın ilk. Bunu zaten biliyorum. Uzun uzun anlatmıştın. Asıl kâbusunun o an başladığını da. Bunlar eski haberler. Bitireceğini söylemiş, af dilemişti. İnanmıştın. Sevmediğin birine asla inanmadın ki. İkinci kez mesajları gördüğünde, üstelik o mesajlarda sen daha henüz ölmeden o kadına ölümünün ardından evlenebileceklerini yazdığını okuduğunda dünya başına yıkılmamıştı bu kez. Gözünün yaşına bakmadı, diye araya giriyor İlham. Tek celsede boşadı. Senin hatırına sevilmeye çalışılmış bir adama kızgınlık elle tutulacak halde o anda.

/ Hayatımızdaki erkekleri pek konuşmuyoruz. Ne gerek var? Oradalar ve gerektiği kadar kalacaklar. Biliyoruz. İnsanı kederden öldürecek şeylere gülmeyi senden öğreniyorum o sıra yeni yeni. Her bir aradalığımız, bu öğrenmenin unutulmayacak dersleri gibi. Şiddetle hissetmekten ve tutkudan söz ediyorum sana sık sık. Bunu da sen öğren istiyorum. Analizci zihninin, mantığının kalkanını kırabil istiyorum. Duygu şapşalı ve fildişi kulenin dişi. İkimizi birden tanıyanların hayrete düştükleri bir kopmazlık. Bahçedeyiz ve bunlardan hiç söz etmiyoruz. Bir başka hal var o gün üzerinde. Kalın camlı gözlüklerinin ardına sakladığın yeşil gözlerini gözlerime dikip uzun uzun, bir şeye karar vermeye çalışır gibi bakıyorsun. Ne kıvranıyorsun, diye soruyorum. Gülüyorsun. Kederine güldüğünü hemen anlıyorum. Anlat. /

Buraya kadar şaşılacak ne var? Bizim tanıdığımız ve tanıdığımız haliyle sevdiğimiz o kaya kadar sağlam kadın işte.  Altı ay ömrüm kaldıysa bu adam yüzünden üç aya indi, dediğini anlatıyor biri. Bulantı yükseliyor senden bana doğru. Anlayamadıklarının, anlamadıklarının bana hiçbir zaman söylemediğin için kendimi bir parça kırgın hissettiğim şey olduğunu anlıyorum o anda: Ölmeden üç ay önce, bir an bile düşünmeden boşadığın adamla yeniden evlenmiş olman. Yalnız ölmek istemediğinden olabilirmiş. Öyle söylüyor Mehmet ama onaylamadığı, kendisinin affedemediğini senin affetmiş olmanı aklının almadığı öyle belli ki. Tekrar evlenme kararını – o adamla – yalnızca benimle paylaşmamış olmana da şaşıyorlar besbelli. Ben de şaşırıyorum buna. İçerledim de sanırım. Teoriler masada uçuşurken aralarına katılmamamın nedeni içerlemişliğim muhtemelen. İlham da sezmiş gibi bunu, gözü sürekli üzerimde. Sen bir şey söylemedin, diye sesleniyor bana. Sana söylemiş olmalı nedenini. Söylemedi işte, diye haykırmamak için denizden yana çeviriyorum başımı.

/ Dün, diye başlıyorsun. Dün’e verdiğin es uzuyor. Kararsız gibisin. Nasılsa söyleyeceksin bakışımı fark edip gülüyorsun. Dün. Evet, dün? Kocanın adı çıkıyor ağzından. Sana bir itirafta bulunduğunu söylüyorsun. Sesinde beklenmedik bir sevinç mi seziyorum, gözlerin her zamankinden daha mı parlak. Meraktayım. Yavaşlığına da sinir oluyorum ayrıca. Sabırsızlığımı fark edip daha da yavaşlıyorsun. Üzerine atlayacak gibi olduğumu görünce, köpekleri işaret edip, fıstık anne filan dinlemezler bana bir şey yaparsan diyorsun. Neşenin sahiciliği, yıllar sonra artık olmadığın bir zamanda anımsadığımda, beni kahredecek. O anda bunu ne sen biliyorsun ne de ben. Sonunda dökülüyorsun. En büyük hayalini anlatmış sana dün gece. Dedi ki, diyorsun. Seni bir nedenden kaybedip, yeniden kazanmak için ne gerekiyorsa yaparak, mücadeleyi ve seni kazanmanın hayalini kuruyorum sürekli. Bu hayalin onu mutlu ettiğini anlatmış. Ne tuhaf adam, diyorsun gülerek. Tuhaf sensin, diyorum karşılık olarak. Susuyoruz. Adamı anladığımı ve senin de bir gün anlayacağını bildiğimi söylüyorum. Ardından eriklerin ne zaman olacağını konuşmaya başlıyoruz…/

İlham ısrarcı. Hep öyleydi biliyorsun. Hiç anlamıyorum, diyor tekrar. Anlayamamanın insana yapabilecekleri konusundaki hassasiyetime oynuyor besbelli. Başımı denizden çevirmeden konuşuyorum: sana ne yapmış, canını ne kadar yakmış olursa olsun, sevdiğine gitmeden düş’ünü vermektir bazen aşk. Aşk’tandır. Bir an susuyorlar. Uğultu başlıyor derken, ben çoktan o erik ağacının altındayım…




Mey




8 Eylül 2015 Salı

" Cehennet "

Kiminde yaramı - çok önce ondan -,
kiminde yarasını - çok önce benden -
öpüyor
aşkın delimtirek ağzı.
Acıyor. Dişimizi, yabancı bir hazla sıkıyoruz...


Mey




6 Eylül 2015 Pazar

Değil Eklemi...

Sen'den değil,
sana değil,
senin için değil;
" sen " bir şey değil. Epeydir.
O kadar...


Mey




4 Eylül 2015 Cuma

Su'ya ve Ateş'e Dair..

Alaz'a değse,
geri çekilmeyecek el'dik, dedi.
Ve gocunmadık ateşin, yanmayı utandıran,
kaçışından.
Gülmek ayıptı ya, güldük yine de.
Sonra sordu: Ayıp mı etmişiz ?
Boş ver, dedim. Nasılsa yağmur yağacaktı.
Anlamadı...


Mey



31 Ağustos 2015 Pazartesi

Yüz...

Koparıp kendini
çağ'dan
ve
benden,
koşar adım uzaklaşıyor yüzüm.
Her vurulmuş çocuk
bir başka çirkin çizgi çünkü, diyor.
Her kadın çığlığı,
her patlayan bomba,
ölmeye zorlanmış her kent. En çok da,
her şeye karşın tebessüme meyli kasların.
Anla, diyor. Anla.
Ve yeni bir çağ bulmadan yeni bir yüz arama...


Mey





23 Ağustos 2015 Pazar

Bozulan...*

Hızlıca yürüyordum, diye anlatmaya başladım. Soluk soluğa kalmıştım. Sen hiç yavaş yürümezsin ki, diye kestin sözümü. Son zamanlarda hep böyle yapıyordun. Olur olmaz yerde lafımı kesiyor; ne söylesem aksini iddia ediyor, neredeyse bilerek damarıma basıyordun. Anlatacaklarım, o anki kızgınlığımdan daha önemli olduğundan üzerinde durmamaya karar verdim. Bu kez daha hızlı yürüyordum işte, diye sürdürdüm konuşmayı. Neden, diye sordun. Meraklanmış gibiydin. Onlar gelmeden evde olabilmek için, cevabı ile, yerimizi, aceleci adımlarla evinin sokağına dalmış; ikimizin de bana benzetmekte zorlandığı o kadının görüntüsü aldı.

Soluğu tıkanmış gibi görünüyordu. Saçları hafif dağılmış, çantası omzundan kaydı kayacak, yüzünde gecikmişlerin tanıdık endişesi, yürüyordu. Saatine bakması ile kendisine doğru gelmekte olan komşusunu görmesi aynı ana denk geldi. Aman, dedi. Bir başlarsa sohbete susmaz bu. Sıkıldığımı da anlamaz. Görmezden gelinecek gibi değildi, birkaç adım sonra karşı karşıya olacaklardı ve komşu kadın şimdiden tebessüm etmeye başlamıştı. Eyvah, dedi.

Eyvah ya, diye söze daldın yine. Görüntüye girmemiz için doğru bir zaman olmadığını söylemek üzere ağzımı açmıştım ki, o kadından hoşlanıyor musun sahiden, sorunla diyeceklerimi yuttum. Bilmiyorum, dedim. Aklım, kendime benzetmekte zorlandığım görüntümdeydi bir yandan da. Bazen hoşlanıyorum, dedim. Bazen de hoşlanmıyorum. Çok konuşan birine benziyor, dedin. Haklıydın. Başladı mı susmak bilmezdi. Ama kötü biri değildi. Kötü biri değil, dedim. Yarenlik arıyor sadece. Herkes gibi, diye atıldın hoş olmayan bir sırıtışla. O anda görüntü yeniden değişti.

Merhaba, dedi komşu gülümseyerek. Merhabayı gülümsemeksizin karşıladı, ben olduğuna ikna olmakta zorlandığım kadın. Nereden böyle, diye sordu komşu. Sorunun cevabı geride bıraktığı yoldaymış gibi, dönüp ardına baktı beriki. Cevap orada değildi elbette. Döndü, aşağı inmiştim bir işim vardı da, dediğini işittik. Komşunun yüzündeki gülümseyiş kaybolmuyordu. Hava, dedi. Pek güzel. Havayı görecek halim yok şimdi, diyemezdi. Başını salladı evet manasında. Komşu kadın durup bekledi, nereye gittiğinin sorulmasını bekler bir hali var gibiydi. Karşısındakinin havayı görecek halde olmadığı gibi, nereye gittiğiyle ilgilenecek durumda da olmadığını anlamakta zorlanacak bir saflıkla bakıyordu. Benim, diye söze başladı nihayet ben. Eve gitmem gerekiyor, servisten gelecekler de. Hayırdır, diye sordu komşu kadın. Bozulan bir şey mi var? Başını salladı yine beriki, sabırsızdı. Evet, dedi. Komşu kadının soruları bitecek gibi değildi: ne bozuldu? Gerçi bir bozulmaya başlarsa bu makineler üst üste gidiyorlar. Ne bozuldu, sorusuna takılıyor. İçinde büyüyen paniğin geç kalmışlığıyla ilgili olduğunu söylüyor kendine. Komşudan kurtulmalı, adamlar gelmek üzeredir.

Geçiştirmekte üstüne yoktur, kurtul artık şu kadından dedin bu sırada. Başımı kaldırıp şaşkınlıkla baktım. Görüntünün ani değişimlerinden başım dönüyordu. Evet, ama nasıl, diye sordum. Neyse’yi hatırla, diye kestirip attın.

Neyse, benim eve girmem lazım diyor komşuya, değişen görüntüdeki sesim. Adamlar gelmek üzeredir. Komşu anlayışla gülümsüyor. Vedalaşıyorlar. Ters yönlere doğru, biri gülümseyişindeki rahatlığı andıran bir ağırlıkla, diğeri içindeki paniğin nedeninin belli olmaya başlamasının tedirginliğinin hızıyla ilerliyorlar.

Bu sıkıntı da neyin nesi, diye sordun. Henüz ben de bilmiyorum, dedim. Seziyorum ama demeye gerek duymadım. Öyküyü takip et! İçeri gir artık, diyen sesinde en çok seni şaşırtan bir sabırsızlık vardı.

Şimdi içeride. Kapıyı ardından kapatıp, ona yaslandığını, derin ve düşünceli bir soluğu yavaşça dışarı verdiğini görüyoruz. Yeniden saate bakıyor. Neredeyse gelirler, diye düşündüğü yüzünden belli. Hızlıca mutfağa daldığını, kısa bir sürenin ardından banyoya yöneldiğini, oradan da belirgin bir düş kırıklığı ifadesiyle çıktığını fark ediyoruz. Merak yükseliyor.

Ne oluyor, diye sordun. Bilmiyorum, dedim. Sustuk.

Çalan kapının sesiyle irkiliyor. İkircikli bir duruşu var kapıyı açmaya uzanışının hemen öncesinde. Kapının önünde iki adam. Biri gençten, diğeri orta yaşlı. Geldikleri servisin adını söylüyorlar. Biraz daha bana benzemeye başlamış olan kadın, hafifçe başını sallarken adamların ceplerinden çıkardıkları galoşları ayakkabılarının üzerine giymeye çalışışlarını izliyor. O esnada aklından geçenleri ikimiz de biliyoruz. Eskiden terlik uzatırdık, diye düşünüyor. Evimize konuk kabul eder gibi buyur ederdik insanları. Şimdi çoraplarının evimizin zeminine değmeyecek oluşunun memnuniyetiyle bakıyoruz. Galoşlar giyiliyor, çekingen bakışlar eşliğinde giriyorlar içeri. Makine, diye soruyor orta yaşlı olanı. Güvensizliği belirgin bir işaretle mutfağı gösteriyor. Adamlar önde, ben olduğunu artık kimsenin inkâr edemeyeceği kadın arkada, mutfağa giriyorlar. Bir an duruyorlar orta yerinde. Sorulmadan bulaşık makinesini işaret ediyor. Adamlar iş bilir bir tavırla yanaşıyorlar makineye. Kapak açılıp kapanıyor, düğmelere basılıyor. Bu makine çalışıyor, diye haber veriyor orta yaşlısı. Gözlerindeki soruyu henüz sormayacak bu belli. Çaresiz bakıyor olmalıyım diye düşünüyor kadın. Kusura bakmayın, diyor. Dalgınlıktan. Utangaç gülümsüyor. Buzdolabına yönlendiriyor adamları.

Ne yaptığını sanıyor bu, diyen sesinle görüntüden uzaklaştırdım bakışlarımı. Yüzümde az önce izlediğimize benzer o utanmış bakış, başımı salladım.

Buzdolabının da çalışır durumda olduğunun ortaya çıkmasıyla üçü birden banyoya doğru ilerlerken genç olanın, orta yaşlıya attığı alaylı bakışı fark ediyor. Çamaşır makinesi yüzümü kara çıkarmasa en azından, diye düşündüğünü biz anlıyoruz, adamlar ise giderek meraklanıyorlar. Az sonra çamaşır makinesinin de sapasağlam olduğu belli oluyor. Yanaklarına yayılan kırmızılığın yüzü suyu hürmetine olmalı ki, orta yaşlı olan yumuşakça soruyor: Kontrol etmemizi isteğiniz başka makine var mı?

Gönder şu adamları, diye kükredin. Elimden gelse bu hikâyeyi anlatmaya başlamamış olmayı istediğimi pekâlâ biliyordun bir yandan da. Eğleniyor muydun, yoksa kızgınlığın sahici miydi, çıkaramıyordum.

Adamları yolcu ederken sıraladığı özür sözcüklerinin, bizce bir anlamı yok. Genç olanın güldü gülecek yüzü neyse de, orta yaşlı adamın bakışlarındaki halden anlar ifade canını daha çok yakıyor gibi görünüyor. Önce kapıyı kapatıyor, ardından elleriyle yüzünü.

Bilmiyor, dedin. Nasıl bilmez? Verecek cevabım olmadığını bilmez gibi konuşmanın beni kızdıracağını umursamıyor oluşuna daha çok öfkelendim. Nasıl bilmez, sorusu benim de zihnimde, ucu keskinleştirilmiş bir kıymıktı. Bir şey bozulmuş olmalı, diyerek savunmaya geçmemin de anlamı yoktu. Bozulan bir şey olmalıydı yine de. Elleri hala yüzündeyken işittiğimiz sesle dikkatimiz yine ona dönüyor.

Ağlıyor, dedin. Olabilir, dedim. O anda benim de gözlerimin dolu dolu olduğu düşünülecek olursa, uzak ihtimal değildi.

Ses yükseldikçe, ağlamayıp kıkırdamakta olduğunu fark ediyoruz. Kıkırdama acımsı bir kahkahaya dönüşüyor sonrasında. Olduğu yere çökerek, sırtını kapıya yasladığını ve gözlerinden boşanan yaşlara aldırmadan güldüğünü görüyoruz.

Mey

* Öykü ilk olarak Süje Dijital Dergi'nin 10. sayısında Yayımlanmıştır.
http://www.yersizyurtsuz.com/suje/mayis_2015/sayfalar/suje_sf_11.htm