31 Ocak 2014 Cuma

Sihirli Ayna Sohbetleri / Varlık ve Olanak…

Eline geçen her olanak, - olanakmış gibi görünmeyeni bile –
varlığı değiştirir, hiç düşünmediği oranda değiştirir hem de, dedi sihirli aynam. Sorunun tam yeriydi: Peki ya olanaksız, dedim. O da değiştirir mi? Bir an düşündü.
Kendi içine gömülmek değişmekse; evet, o da değiştirir, diye cevap verdi.
İkimiz de sustuk. Odanın havası ağırlaşmaya başlamış gibiydi.
Ama unutmamalı ki, diye konuştuğunu işittim yeniden sihirli aynamın. Her şey karşıtıyla birlikte vardır.
Burada gülmemek elde değildi.
Yani ki, dedim. Olanaksızın kendi içine gömdüğü, yeni bir olanakla başka bir varlığa gömülür.
Onun gibi bir şey, diye cevap verdi ayna. Dayanabileceğim noktayı çoktan geçmiştik:
Varlık olmak da zor iş, deyiverdim. O da cevabı yapıştırdı:
Olmamak daha da zor…


Mey




                                 Yves Klein

    
  

Adın...

Hak edilmemiş armağanı,
ömrümün...

Mey





Yazgıya Dair Faydasız Birkaç Söz…

Sence yazgı diye bir şey var mı Benedictus’cum, diye girdim söze. Ne diyorsun?
Yağmur, çamur, soğuk derken nihayet gül cemalini bahşetmiş nazlı güneşin hafifçe ısıttığı parkımızdaydık.

Yazgı mı, diye sordu. Bu da nereden çıktı bakışından çok yazgıyı tanımla bakışı vardı gözlerinde.

Yazgı evet, dedim. Belirlenmişlik, kader adına ne dersen işte. Sence var mı böyle bir şey?

Bu saydıklarının aynı şeyler değil biliyorsun değil mi, diye aldı sözü. Hepsi farklı. Aralarındaki farkı netleştirmeden ve hangisi üzerinde konuşacağımızı belirlemeden bunlardan bahsetmek kafa karışıklığından başka bir şey getirmez. Önce bunu bilesin.

Uzanıp yanımdaki çam ağacından bir iğne dal kopardım. Hangimize batıracağımı bilemiyormuş gibi uzunca baktım dalın sivri ucuna.

Bir kez olsun, dedim. Kafamız karışık konuşsak olmuyor mu, Benedictus’cum?

Senin başka türlü olduğun mu var, diye gülünce ben de güldüm. Çok haksız sayılmazdı.
Düzen vardır bana kalırsa, diye devam etti. Doğanın düzeni. İnsanlar buna başka adlar vererek, o düzeni daha kabul edilebilir buluyor olabilirler.

Yüzümdeki ifadeyi görünce, senin istediğin cevap bu değil galiba, dedi.

Tartışmaya girmek yerine, yolu tatlı dille önüne sermenin daha akıllıca olduğunu düşündüm. Otodeterminizm denilen bir görüş var, dedim. Onlar diyor ki, insan seçimleriyle kendi özgürlüğünü sınırlıyormuş.

Dönüp dikkatle baktı yüzüme.

Neyin peşindesin sen yine, diye sordu kuşkuyla.
Aklımdakinin içimde kalmayacağının bilgisiyle nazlanmadan söyleyiverdim:
Ben yoldan gönüllü çıktım demenin, dedim. Ve gönüllüğümün tadını çıkarmanın.

Tepkisini görmek için ben de ona döndüm. Şaşırdığına şaşırıyormuş gibi bir bakış yerleşmişti yüzüne. Ne desem faydasız sana, diyecek gibi oldu bir an – bundan eminim – nedense vazgeçti. Sonra dedi ki,
Dönelim, hava soğudu. Hem evde çıkarlarına alet edebileceğin fikirlerle dolu daha çok kitap var. Kalk hadi.

İkiletmeden kalktım. Hızlı adımlarına ayak uydurmaya çalışırken sırıtmamak için dudaklarımı dişliyordum…


Mey


                                          Daria Endresen

30 Ocak 2014 Perşembe

Sessiz Anlaşma...

İkisi duvardaki büyük haritaya bakıyordu
Pencereden bakıyordu üçüncüsü.
sonra pencereyi taşıyıp ikisi
Haritanın üzerine oturttular.
Üçüncü kaldı boş pencerenin önünde.

Dönüp üçüncüye baktıklarında bir ara,
bir haritaydı artık o
gökyüzüne asılı. Rüzgar üflüyor
ve zaman zaman hışırdıyordu kağıt uçlarından.

O zaman üçü de anlaştı, tartışmadan,
önemi konusunda müziğin ve değişimlerin...

Yannis Ritsos


                                         Egor Shapovalo

Butimar…

Yeterince yakın ve yeterince uzak sana. Tek yaptığı bakmak.
Gözlerini dikip öylece bakıyor. Var oluşuna. Hiç bitmesin, diyor içinden.
İçmesem de olur.
Tüm susamışlığına rağmen,
yudum almaya davranmadı. Davranmayacak.
 Seni  ‘ deniz ‘ biliyor.

Çünkü…

Mey









Adın...

Her türlü otantik uyanışa kafa tutan,
kışkırtılmış düş. Senin adın...

Mey




29 Ocak 2014 Çarşamba

Larva...

uyuşuk larva
delip çıkacak bir gün
dut oburluğuna...

Vü'sat O. Bener





Keşkeler Listesi...

soruyu mut'a dönüştüren cevapların,
cevabı dayatan sorulardan kaçmaya yeğ olduğunu göremeyecek denli körleşmemiş olsaydı,
kalp ağrılarımıza diktiğimiz gözlerimiz...

Mey



                                           Hannes Caspar

28 Ocak 2014 Salı

Adın...

kendini bilmez bir kalp atışı,
zihnimin derininde...


Mey


                                           Fernando Romos

27 Ocak 2014 Pazartesi

Şarkı...

düetti aslında,
solo söylendi. eksikliğin farkına varan olmadı.
böyle de güzelmiş,diye geçirdiler içlerinden aynı anda. şarkının olan'ı ve olmayan'ı...

Mey



Çok Uzun Bir Öykü...

Kaçmasını öylesine
uçmasını
böylesıne
...unutmuş
bir insan sesine

gelip konmuş...

Özdemir Asaf




Pusatla Yüzleşme…

Silahı saklamıştım. Yıl olmuştur açıp bakmadım. Orada olduğunu, bir gün artık zarar veremeyecek kadar eskiyeceğini, o zaman ona sahip olmanın hazzının yenileneceğini düşünüyordum. Dursundu durduğu yerde şimdilik. O durabilirdi durduğu yerde, ama bu can az dirilir gibi oldu ya; aklı fikri silahta. Etrafında dolanıyor, açıp baksam ne olur – hem toparladım artık, kalınlaştı derim -  olmaz bir şey bahaneleri ile kimi ikna etmeye çabaladığı belirsiz bir ısrarı, olur elde etmek için dayatıyor. Tutan yok aslında.

Pantha rei. Her şey akar. Akıp gitti gücü, buna eminim telkinleriyle hazırladım kendimi. Bir yandan da komik buluyorum bu telaşı. Ezberinden gitti mi ki hiç?

Olacakla öleceğe çare yok. Hem ölmüştüm bir kez. Çıkardım sakladığım yerden,
Açtım. İlk cümlenin sonunu görebilirsem, dedim kendime. O zaman salt güzel olanı anımsamak mümkün olabilir. Derin bir nefes ve gözlerime izin verdim. İlk sözcük orada öylece hatırladığım gibi duruyordu. İkincisini göremedim…


Mey







Yangınlı Düş...

Sokak arasındaki küçük bir kliniği geziyorum, belli ki yetkili bir konumdayım: Yabancılar ve azınlıklar için bir akıl hastanesi. Yüzyıl başından kalma tuğla bir bina, küçük bir avlusu var, duvarlarla çevrili. Klinik yöneticisi, sokaktaki diğer binaların cephelerinin değiştirilmesi gerektiğini anlatıyor: Cam, beton - çirkin yüzlü yapılar gerçekten de. Biri dışında: sokağın köşesinde, Milas evlerini andıran ahşap, iki katlı, balkonu tutan kolonları neftiye boyanmış çiçeklerle süslü bir köşk duruyor. Yönetici, Tommy'nin, öteki binaların cephelerini örtecek büyüklükte panolara dev resimler yaptığını söylüyor ve birini bahçe- avluya çıkarmaları talimatını veriyor. Tommy, hastalardan biri herhalde. Güç bela çıkarıyorlar panoyu, biraz eğik biçimde - hem dik tutmak zorladığı için, hem de üst kattan baktığım için - duvara dayıyorlar: cıvıl cıvıl giyinmiş insanlar sokağı doldurmuş, resmin alt bölümünde, aralarından simsiyah bir duman, resmin üst bölümüne doğru gitgide yayılarak yükseliyor; en üstte, dikdörtgenin yan kenarını kaplıyor bir uçtan ötekine, hatta - ekleme yapmış ressam bir uca - taşıyor sa. Siyahın parlaklığı dikkatimi çekiyor. " Boya değil bu" diye düşünüyorum: " Aynı kok kömürü gibi parlıyor."

Enis Batur




Adın...

Gelip geçmeyen bir mevsim, neyi ( güneşin sıcağı,
                                          rüzgarın savuruşu,
                                          yağmurun tene işleyişi,
                                          sararmış yaprakların hışırtısı,
                                          .................. )   boşaltabilirse insanın üzerine. 

Senin adın...

Mey




                                               

Çölde…

Koridorları yok bir labirentti
çöl.
Yüzümü hangi yana dönsem uçsuz bucaksız bir çıkmaz, vaha ima eden bir tebessümle,
‘ bu yana ‘ diyordu. Vaha istemiyordum. Tek arzum sırtımı yaslayacak bir duvardı.
Oysa
koridorları yok bir labirenti çöl…


Mey





26 Ocak 2014 Pazar

Olgusal Yoklama…

Elimdeki işe öyle odaklanmış haldeydim ki, Benedictus’un okuduğu şey her neyse ondan başını kaldırmış,  beni izlemekte olduğunu fark etmemiştim.

Ne yapıyorsun, sorusuyla yapış yapış parmaklarıma acımayı bırakıp başımı kaldırdım. Sonrasının daha feci olacağını bilerek cevapladım sorusunu: Kırık parçaları birleştirmeye çalışıyorum.

Derince iç geçirdi. Sordu: Az önce bile isteye yere atıp kırdığın porselen fincanın kırık parçalarını mı birleştirmeye çalışıyorsun yani?

Başıma bela olma bakışlarımı gözlerine dikip; evet, dedim. Onları yeniden bir araya getirmeye çalışıyorum.

İçtenlikle anlamak istiyorum bakışları belirdi gözlerinde. Bense bunu neden onun karşısında yaptığımı sorup duruyordum kendime, böyle olacağı çok belliyken.
Bunu neden yaptığını sorabilir miyim, dedi yumuşak bir sesle.

Sorabilirsin Benedictus’cum, dedim. Deney yapıyorum.
Deney mi, diye sordu kaşlar havaya kalkmış, ağzın kıvrımında kinayeli bir gülüş belirmeye başlamıştı.
Evet deney ya, dedim. Moda deyimiyle olgusal yoklama.
Neyi yokluyorsun, diye soracaktı elbette. Sordu.
Fincanın kırık sapını avucumun içinde gezdirip, nasıl anlatabileceğimi düşündüm ilkin. En iyisi dosdoğru söylemekti.

Durrell  diye bir adam var, dedim. Yazar. O, işte bu yazar diyesiymiş ki, ‘ hepimiz birbirimizin kırık parçalarıyız’

Eeeee, dedi Bededictus. Ya kahkaha patlatacak ya da sinirimi bozacak bir cümle bulup çıkaracak gibi bakıyordu.

Sen neyi deniyorsun peki, derken yüzündeki ifade hiç hoş değildi. Söylesem bir türlü söylemesem başka türlü ya, o zaten anlamıştı neyi denediğimi. Olacaktan kaçmanın imkânsızlığını öğreneli epey zaman oluyordu. Varsın olsun, dedim kendi kendime.
Kırık parçaların yeniden bir araya gelmesinin imkânını, dedim. Özellikle belli kırık parçaların belli başka kırık parçalarla bir araya gelebilmesinin imkânını.

Benedictus,  dili tahmin edilebilir bakışlarını yüzüme dikti. Baktı. Saniyeler geçiyor, o bakmayı sürdürüyordu. Ne diyecekse desin artık, boş vermişliği içimde bekliyordum. Yine de beni şaşırtmayı başaracaktı, bundan kuşkum yoktu.

Sarılmak ister misin, diye sorduğunda kahkahamı güçlükle engelleyip, ciddi bir yüzle,
Hayır, dedim. Meşgulüm.  Yüzünde benimkine benzer bir ifade vardı. Gülmemek için mücadele ediyordu.
Peki, dedi.
Tamam, dedim ben de…


Mey


                                                  АЛЁНА БИРЮКОВА

Şarlo Sabiti...

Neden mi hala yaşıyorum?
Çünkü Charlie Chaplin de böyle yapıyor.
Dengesini her zaman, tam düşecekken buluyor...

Barış Bıçakçı...


                                               Eugene Soloviev

Adın...

Cama vuran yağmur damlalarının bestesi;
az hınzır, az hazin, çokça da güzel. Senin adın...

Mey




Söz’den İbaret İçin Mezar…

Olmayı mümkün kılmada beceriksiz bir oluş’un
kuytusuydu. Birinci çoğulla kurulmuş fason cümleleri gömdük içine. Tekilliğimizin kibrini süsleyip ziyaret edecektik aklımıza düştüğünde. Üstüne bir demet papatya bırakmak içimizden gelmeyecekti. Ondandır ki şaşırdık, kendiliğinden bitmiş unutama beni çiçeklerini gördüğümüzde…


Mey




25 Ocak 2014 Cumartesi

Ben İçin Sonnet

benim yüzümdür işte, mağrur, kalın, şizofren;
unutmak ve aynayla, aşklarla azalmada;
ben gideli beridir hilmi yavuz ile ben
bazen buradayız işte, bazen de ürkünç oda
içimize kapanan kapısıyla bugün de
bir ben'e açılıyor, ah, yaldızlı ve çorak

bir çökelti gibiyim ben kendi belleğimde...

nereden açılırsa orasından akacak
ur mu, ben mi, çıban mı? kötücül, irinli, pis...
bıçak, bisturi, maka! beni deşin ve yarın
çıkarın ne vardıysa: teslis, teslis ve Teslis!..

ben bana çivilidir, isa'yla çarmıh neyse;
aşksa bir iç kanama...gül, gülden içeri'yse...


Hilmi Yavuz



Rüzgârın Kuma Aşkla Değişine Dair…

Ne vakit zihnim teninde gezinse, dedi rüzgâr kuma.
Kum kıpırdandı hafifçe. Sonra, diye sorar gibi bekledi ardından.
Peki sonra?
Rüzgâr ikircikli kaldı ilkin. Neden saklamalı, diye düşünmüş olacak ki şöyle bir dalgalanıp anlattı sonrasını:
Ardından, dedi. Orgazm ve gözyaşı.
Rüzgâr durup bekledi,
kum durup bekledi.
Her şey durup bekledi bir an. An, bekledi o an.
Bir
An.
Sonra; o andan hemen sonra;
kum’u alıp peşi sıra götüren ve yok eden dalganın nereden çıkıp geldiğini anlayan olmadı…


Mey



24 Ocak 2014 Cuma

Adın...

Biraz hoyrat. Yok. Epeyce hoyrat. Olmadı.
Olabildiğince hoyrat. Yine de yeterince değil...

Mey




23 Ocak 2014 Perşembe

Herkes Uyurken Kurulan Cümle...

Kendime yakın bulduğum cümlelerin,
yürümekle bitmeyecek uzaklığının bilincidir; beni
her güne biraz daha yorgun, biraz daha düşkün ve çokça
tutkun başlatan, demiş sabahın bir vakti.

duyan olup olmadığının umursamamış...

Mey




Kuzgun Dogması…

Bir sendeliyor, bir ileri atılıyor kendi içinde,
sersemlemiş  bir kuzgun. Yoldan biliyor, ne varsa kanatlarını sızlatan. İçerliyor yoluna ve uçamayışına.
De ki, uçamadıktan sonra düz yolu kim ne yapsın? Uçmanın ve düşmenin yükseği yok yeterince senin göğünde.
Desen de dinlemiyor…


Mey




Cyrano de Bergerac...

Bütün öykülerin hüzünle bittiği bu şehirde,
öyle çok ayna var ki aramızda
sen, birine gözlerini dikmiş
beni gördüğüne inanarak,
sevgiyle gülümsüyorsun bana.
Oysa ben, uzaklarda, o kocaman burnumla...


Barış Bıçakçı


                                                 Andezej B. Garylczyk

Keşkeler Listesi...

Kendi içimize sürdük ayaklarımızı,
görebilmek için ötekini. Kendinden kendini görebilir oysa insan. Sadece...

Mey




22 Ocak 2014 Çarşamba

“ Bakışlarını Kaldır Ama Bakma Bana…”*

Buradayım. Ama bakma bana. Görüyorum, sensin. Bir siluet, belirsiz bir hayal gibisin uzaktan. Düşünüyor musun yoksa konuşuyor musun çıkaramıyorum. Sesini işitiyorum sadece. Sesini düşlemiştim bir zaman. Geceleri, uykuyu beklerken sesin gelirdi. Uzunca anlatırdı. Ne anlatırdı, artık hatırlamıyorum. Güzel şeyler besbelli. Huzurlu bir uykuyu beraberinde getirdiğine göre. Şimdi gerçekten sesin. Dikkat kesilip dinliyorum. Dünyadaki acıya acıyan bir tını işitir gibiyim. Masumların çığlığı sinmiş sesine. Ne çok acı var, diyorsun. Bizimki de bir şey mi? Değil elbet. Bize dair olan, bizim olan hiçbir şey o, önüne geçilemez büyük acı karşısında. Ama buradayım.

Buradayım. Çok zaman oradaydım. O karanlık, kuytu köşede. Tutsaklık desen tutsaklık değil, kendini tutuklamış bir yasaya bağımlı sinmiş bir yaşamı sürüyordum peşim sıra. Var olduğunu biliyordum ve bu dayanmamı sağlıyordu. Gözler önünde işlenen cinayetlere, dehşetini içimize sindiremediğimiz çocuk çığlıklarına, başımızı öte yana çevirmekten başka umar bulamadığımız işkencelere dayanmamı. Dayanır gibi yapmamı. Bak şimdi buradayım. Hayır, bakma bana.

Buradayım. Görüyorum seni. Ama sen bakma bana. Uzun bir yolun yorgunusun. Kolay olmamış hiçbir şey. Bir elin yaranda, bir elin umuda batmış direnmişsin. Anlatıyorsun, duyuyorum.  Geçtiğin yollarda burnuna dolan korkunun kokusuyla umudun kırılır gibi olduğunda, çocuk yüzlerini düşünmüşsün. Hani aydınlık, hesapsız gülümseyen ve henüz kirlenmemiş. Devam etmeni sağlayan bu olmuş. Söylüyorsun, duyuyorum. Bak şimdi buradasın. Hayır, bakma bana.

Buradayım. Orada olduğum çok zamanda, büyük bir öğrenim verildi bana. Büyük yalan eğitimi. Olmadığın her dakika, hiçbir doğruyu söylemedim. Kendime, onlara ve biraz da sana. Ağzımı her açtığımda kendiliğinden dökülen sözcüklerin arkasına gizlenmenin türlü yolları öğretildi. Saf olanı korumanın yolu onu yok sayıp, olabildiğince kirlenmektir, dendi. İyi bir öğrenciydim, güzelce öğrendim. Ama şimdi buradayım ve öğrendiklerimi unutamıyorum. Hayır, bakma bana.

Buradayım. Buzlu bir camın ardından bakıyorum sana. Avuçlarımı dayadığım camın neden bunca keskin olduğunu bilemeden, akan kanı yok saymamı sağlayan eğitimime şükrederek bakıyorum.  Görüyorum,  sensin. Bir siluet, belirsiz bir hayal gibisin uzaktan. Buradayım, diye fısıldıyorum camın ardından. Bilmiyorsun. Sesini işitiyorum sadece. Düşünüyor musun yoksa konuşuyor musun çıkaramıyorum. Açık bir yaradan bahsediyorsun. Elimi sızısını artıran benimkinin üzerine götürüyorum. Parmağını sokuyorum içine içine. Kanasın istiyorum; damla akmıyor.  Bizim yaralarımız lüks biliyorsun, diyorsun. Kime dediğini bilmeden başımı sallıyorum. Yanımıza yöremize düşen gencecik çocukların bedenleri orada öylece duruyorken, yaramızı otamaktan söz etmeye hakkımız yok. Canımız kendimizi çok sevmemizden yanıyor yine de. Bile bile. Göre göre. Elimi kendi yaram yerine seninkinin üzerine kapama arzum da bundan, dudaklarım yarana değse iyileşeceğimiz sanım da. Ama bunun için gelmedim.

Buradayım. Bakışlarını kaldır ama bakma bana, diye buradayım. Bil...


Mey

* İngeborg Bahcmann








Hikaye, Eller ve Boşluk...

Hikayeyi kısaltmak yerine, uzatmak mümkün olsaydı keşke, diye düşündü.
Tekrar tekrar yazılmazdı, o vakit, bulunan her boşluğa.
Ellerine baktı.
Hikayeyi mümkün kılan bu elleri sevmediğini düşündü ilkin,
ardından daha önce fark etmediği bir boşluğa takıldı gözleri.
Ellerine bakmayı bıraktı...

Mey



21 Ocak 2014 Salı

Yapışma…

İçi dışına çıkmış bir dünyada, insan yalnızca yalnızlığın saçlarına yapışabilir,
dedi.
Hak verdim, elime dolanmış saçlara dikkatle bakarken, çok hak verdim…


Mey



Keman...

Ben hiç olmasam keman olurdum

Titrek olurdum,içli olurdum…
Kentin en eski binasında,

Tavanarasında,

Camlı bir dolapta dururdum.
Senin için, senin için.


Barış Bıçakçı



                                                  Taina Serkert

Adın...

metafizik kaşıntısı. 
( uzağı
   ve
   yakını
   umutsuz
   bir
   bilemeyişin ) kalbin...


Mey



Yapmadığın Şeyler...

İkna edemedin,
hiç'e varacağı çoktan belli yollara tutkun ayaklarını. O ise,
koşar adımdı. Hep...

Mey



                                                 Arash Shadiafarin

Sabahın Yalnızı…

Uyanırken tenhalaşır insan, dediğini işitiyordum.
Gözlerini güne açmak uykundaki kalabalıktan vazgeçmektir aslında, dedi gibi geldi bir an.
Bir rüyayı uğurlamanın ağırlığını gezdireceğini bilirsin gün boyu, dediğini duydum mu, yoksa bir türlü açılmayan gözlerimin arkasında sahnelenen oyundan kalma bir replik miydi, ayırt etmek zordu o an.
Yine de uyanmak zorundasındır, günün senden beklediği budur, dediğinde enikonu ayılmaya başlamış gibiydim.
En zoru gözlerini açmayı başarabilmek, gerisi daha az güç gerektiriyor; bedenin en güç vazgeçeni gözler olduğundan belki, diyen ses biraz daha dış dünyaya aitmiş gibi gelmeye başlamıştı. Kıpırdandım.
Uyan haydi, diyenin Benedictus olduğunu fark ettiğime göre gerçekten sabah olmuş olmalıydı. Bedenin hayır, çığlıklarının Benedictus’un sesinden daha çekici olduğunu düşünüp gözlerimi açmadan gülümsedim.
Daha değil, diye mırıldandım. Rüya henüz bitmedi.
Rüya bitmez, haydi kalk, diye çıkıştı Benedictus. Rüya ertelenir.
Az daha, dedim yalvarır gibi. Bırak biraz daha uyuyayım.
Olmaz, diye itiraz etti. Sabah hızla ilerliyor.
Bizsiz ilerlesin, dedim bir umut. Gözlerimi hala açmamıştım.
Sabahı yalnız mı bırakacaksın, sorusunu duymamış olmayı dileyerek açtım gözlerimi.  Yatağın kenarına ilişmiş, belli belirsiz gülümseyerek bakıyordu uykulu yüzüme.
Günaydın Benedictus’cum, dedim doğrulurken.
Acele et, cevabı geldi karşılık olarak. çok yalnız kaldı.
Banyoya doğru sürükledim bedenimi. Bizim yalnız kalışlarımız ne olacak peki, dedim kapıyı kapatmadan az önce.
Birisi de bizim için uyanacak, dediğini duyduğumda yüzüme soğuk su çarpmaya başlamıştım bile.  Birisi de bizim için uyanacak, diye tekrar ettim diş fırçasına macun sürerken. Biz birisi için uyuyacağız, birisi bizim için uyanacak. Ne saçma dünya, diye söylenirken Benedictus’un alaylı sesi doldu banyoya:
Saçma olan dünya değil, diyordu.
Sabahı yalnız bırakmaya gelmiyor, diye düşünüp güldüm. Banyodan çıktığımda eve dolmuş demlenmiş çayın kokusu çarptı burnuma. Mutlulukla çektim içime. Koku, rüyayı düşünmeyi ertelemekten başka çare bırakmıyordu…


Mey




20 Ocak 2014 Pazartesi

...

Bir toplu iğne
içimde yürüyor
adımlarınla...

Nedim Gürsel
Uzun bir Ayrılık İçin Kırk Kısa Şiir'den...




19 Ocak 2014 Pazar

Hafif Yük…

Kendinden esirgediğinin
ağırlığı abanıyor üzerine;
harf harf
söz söz.
Olsun, diyorsun. Olacaksa böyle olsun.
Taşımak ne ki, taşırım. Gerçeğin ağırlığı hafiftir bir yalanın uçuculuğundan…


Mey



                                           Amelia Fletcher

" Bu Cıvayı Kim Koydu Kalbimize Necati? "*

Uzun zaman taşıdım onu kalbimde, diye anlatıyor. Ruhumda, gırtlağımın tam orta yerinde. Artık benden bir parçaydı, kanıksamıştım onu, neredeyse seviyordum bendeki varlığını. Sabah uykusunun derinliklerinde çalmaya başlayan uyandırma alarmı, unutur gibi olduğunuzda acıyı daha güçlü duyumsamanızı sağlayan hatırlama notu; gözlerinizi yaşamsal olana körleştiren etkili bir afyondu yer yer.

Ama civaydı ve ağırdı, diyorum.
Ama cıvaydı ve ağırdı, diyor gözleri ağırlaşmış gibi yarı aralık.

Bir gün akıp gideceği, kendiliğinden yok olacağı söylemleri inandırıcı değildi, diye devam ediyor anlatmaya.Değildi çünkü, varlığı varlığıma dönüşmüş; algılayışımın, kavrayışımın tek belirleyicisi olmuştu. Her sabah güne gözlerimi açtığımda ilk duyumsadığım şeydi varlığı ve geceleri yatağa huzurla uzanmamı engelleyen dürtükleyicim. Kalbinde bir cıvayla yaşayan tüm yoldaşlarım gibi, umut etmeyi aklımdan bile geçirmiyordum. Umuda dair bir inancım yoktu. Gerçekliğini kabul etme bilgeliği, diyordum bu hale.

Gerçekliğini kabul etmek bir bilgelik, öyle mi, diye soruyorum araya girip. Hızının kesilmesinden rahatsız, kıpırdanıyor. Durup soluklanıyor ve ardından yeniden hız veriyor anlatmaya heves etmiş sesine.
Gerçekliğini kabul etmek bilgelik değilse de, bir bilgelik olduğu avuntusu dayanmayı mümkün kılıyordu, diyor. Sözümü kesme der gibi bakıyor, yüzüme. Kesmiyorum:

Beklersin, beklerken geçecek umudu aşılamaya çalışan tüm iyimserlere gülümsersin. İyimserliğin bir tür sersemlik olduğu düşünceni kendine saklarsın ve olabildiğince gülümsersin.

Dikenindir o. Ya da etindeki kıymık. Uğraşmaların ardından çıkarıp atmaktan vazgeçtiğin.

Yine de arada isyan beklenmedik bir anda sorduruverir:


“ Bu cıvayı kim koydu kalbimize Necati?”

Susuyor bu noktada. Sabırsız soruyorum:

Necati, biliyor mu cevabı?

Gülüyor. Necati, diyor kendindeki cıvanın ağırlığından başını kaldıramıyor.
Ben de gülüyorum cevaba. Ellerimden birini kendi kalbimdeki ağırlığa sıkıca bastırmakta olduğumu, nice sonra fark ederek. 

Ben artık gideyim, diyor yerinden doğrulurken.
Git, diyorum. Gidişindeki bir şey, belki adımlarındaki ağırlık, midemde zamansız bir kasılmaya neden oluyor.  Uzaklaşmasına bakmaktan vazgeçiyorum...

Mey

* Yücel Kayıran





Adın...

İtiraf edilmemiş bahçenin,
direngen ayrık otu...

Mey


                                                   Anna Aden

18 Ocak 2014 Cumartesi

Cümle..

İçinde eksik kaldığım bu cümle,
- biraz içinde biraz dışındayım baştandır -
kabul ve red sunuyor aynı anda. İstesem yayılır o, olurdum. İstemedim.
İstesem büsbütün dışına kalır hiç, olurdum. İstemedim.
Cümle ile hiç arasında böyle eğreti durdum. Hep...

Mey



Şarkı ve İnat...

Kimin şarkısı, bilmem.
Yine de söyleyeceğim, dedi. Vurguladı: Hazla.
Altını çizdi: Hep...

Mey



                                               Egor Shapovalov

Küçük Kağıt Parçası...

Yağmur Erkek Yağmur Kadına çantasının içini gösterir.

Çantasının içinde güzelavratotları, dörtyapraklıyoncalar, çakıltaşları, meyankökleri, meşepalamutları, ısırganotları, bülbül ölüleri vardır.

Yağmur Erkek Yağmur Kadından çantasının sapını tutmasını ister, çantayı açmak için. Yağmur Kadın bu yardım  isteğine sevinir.

Yağmur Erkek çantasının içine elini sokar.

Güzelavratotları,  dörtyapraklıyoncalar, çakıltaşları, meyankökleri, meşepalamutları, ısırganotları, bülbü ölülerini tek tek görür Yağmur Kadın. Gözlerinin önünden bir bir geçer hepsi.

O zaman anlar Yağmur Kadın.
Yağmur Erkek Yağmur Kadından çantasının ucundan tutmasını ister.
Yağmur Kadın Yağmur Erkeğin çantasının ucundan tutar.
Yağmur Erkek bir kağıt arar.
Yağmur Kadın bu arada Yağmur Erkeğin çantasında ne var ne yok görür.
Yağmur Kadın, Yağmur Erkeğin çantasında güzelavratotları,  dörtyapraklıyoncalar, çakıltaşları, meyankökleri, meşepalamutları, ısırganotları, bülbü ölüleri görmektedir.

Yağmur Erkek, Yağmur Kadın çantasına baktığında güzelavratotları,  dörtyapraklıyoncalar, çakıltaşları, meyankökleri, meşepalamutları, ısırganotları, bülbü ölülerini göreceğini bilmektedir.
Bu yüzden bir kağıt parçası arar.

Yağmur Kadın Yağmur Erkeği sevmektedir, kalbindeki kışı çabuk geçirir. Gelen baharla birlikte açan çiçeklerden bir demet yapar. Bunu köşebaşında satar. Aldığı parayla güzel bir çanta edinir. Çantanın içi küçük kağıt parçalarıyla doludur. Buruşturulmuş kağıt parçaları arasında Yağmur Erkeğin aradığı küçük kağıt parçası da var mıydı dersiniz?

Masal bu. ama ben bu masalın sonunu değiştireceğim, şöyle yazacağım. Yağmur kadın gelen baharla birlikte açan çiçeklerden bir demet yapar. Bunu bir köşebaşında satar. Aldığı parayla güzel bir çanta edinir. Yağmur Erkek için. Yağmur Erkek çantayı aldığında küçük kağıt parçası da bu çantanın içindedir. Ama Yağmur Kadın çantanın içine başka kağıt parçaları daha koymuş, çantayı bunlarla doldurmuştur. Yağmur Erkek gerçekten onu seviyorsa aradığı kağıt parçasını bulacaktır.

Yağmur Erkek gerçekten aradığı kağıt parçasını bulmuş mu, bulamamış mı? Masal buraya kadar.

Sizler de sevgili çocuklar böylece, çantaların satılırken, çok alıngan bir Yağmur Kadın yüzünden hep kağıt parçalarıyla tıka basa doldurulduğunu öğrenmiş oldunuz.

Yağmur insanlar için ikinci sonlar hep masal gibidir.


Sami Baydar



Düş'e Yaza...

Kim kimin düş'ü belli değil bir hayatta;
inanç için sözsüzlük içinde bir söz,
sevi için bir ayna arıyoruz.
Düş'üyor ve yazıyoruz. Sadece.
Yazık bize...

Mey



17 Ocak 2014 Cuma

Adın...

Kimin yorgunu belirsiz
bir büyük sessizlik...

Mey



Yok Bi'şey...

Yüzümün halini görür görmez oturduğu koltuktan fırladı. Ne oldu, diye sordu.
Yok bi’şey Benedictus’cum, dedim.  Her şey normalmiş, ben normalmişim gibi görünmek için epeyce uğraşmıştım halbuki.

Nasıl yok, diye itiraz edeceği kesindi. Etti. Yüzümü kitaplıktan yana dönüp, sahte bir neşe yaratabilmenin yollarını aradım. Kitaplıkta işe yarar bir şey yoktu. Omuz silktim.
Gerçekten bi’ şey olduğu yok, havalara sıkılıyorum. Kaç zaman oldu sis, soğuk; insanın içi sıkılıyor, dedim.

İnsanın içi havadan sıkılmaz, dedi tüm gerçekçiliğiyle. Bu hallerini sevdiğimi söyleyemezdim.

Hava senin umurunda değil, dedim. Varsa yoksa kitapların, tanrılaştırdığın doğa’n ve aklındaki düşüncelerin karmaşası. Bizler havalara sıkılabiliyoruz.

Benedictus, işin peşini bırakacak gibi değildi. Bakışlarından anlıyordum. Gerçekte olanı anlatabileceğimi ise hiç sanmıyordum. Kendimi artık anlamı kalmamış bir diyalogun anısına gülümserken, üstelik hiç de sahte olmayan bir neşeyle gülümserken yakalayıp, bu gülüş’e çok içerlediğimi söyleyemezdim. Söyleyemediğimi anlamış gibi bakmaya başladığını görünce panikle atıldım.

Yok bi’şey, dediğimde bir kez olsun inanamaz mısın Benedictus’cum, dedim. En azından inandığını düşünmemi sağlayamaz mısın?

Ondan olmayacak bir şey istediğimin farkındaydım. Var oluşunun doğasına aykırı bir şey. Umutsuzca baktım yüzüne. Yüzünde daha önce hiç rastlamadığım bir ifade ile yaklaştı. Elini göğsüne götürüp hafifçe vurdu. Ardından başımı kendine çekip, az önce işaret ettiği yere yasladı. Saçımdaki okşayışsız eli, başım göğsünde; her şey yoluna girecekmiş hissiyle orada öylece kaldım. İyi geldiğini söylemek isterdim. Bunu ikimizin de kaldıramayacağı gün gibi ortadaydı. Bunun yerine,  yok bi’şey dedim. O da yineledi:
Yok bi’şey…


Mey


                                             Arash Shadiafarin