25 Eylül 2016 Pazar

Hiçledikçe Hepleşen Bir Yolda Yürümeye Dair...

Bir çırpıda söyleyiverişime şaşırmıştım. Hani, hep biri sorsun diye bekletilmiş bir cevabı taşımaktan yorgun düşmüşler gibi döküvermiştim eteğimde ne var ne yok. Günlerden bir gün, anlardan bir an. Tasarlanmamış, hesaplanmamış; handiyse, hiç akla getirilmemiş sözcükler dökülmüştü de ağzımdan, bunun sonu nereye varır, diye düşünmek aklıma gelmemişti.

Kış mıydı, kış sonu mu o bile çıkmış şimdi aklımdan. Kardan söz ettiğimi anımsıyorum hayal meyal. Belki soğuktan da yakınmışımdır. Soğuğu sevmeyen ellerimden söz ettiğimi sanmıyorum. Laf lafı açmıştı belki de diye düşünüyorum şimdi aklıma düştükçe. Bahane arayışım yakalanıveriyor, kendime yalandan haz etmeyen zihnime. Öylesi bir lafı açacak başka bir söz mü var ki, diye çıkışıveriyorum. Kaçmaya, olmadı kendini kurtarmaya meyletmiş yanım siniyor akla saygısından. Hatırladıkça ağzımdan çıkanı, utanacak bir yanım var. Var ve bu iyi mi, kötü mü bilemiyorum. İşi utancından utanmaya götürecek kadar da gaddarlaşabilirim kendime.

Tasarlanmamış, hesaplanmamış; handiyse, hiç akla getirilmemiş sözcükler dökülmüştü de ağzımdan, bunun sonu nereye varır, diye düşünmek aklıma gelmemişti. Bunun sonu hiç iyi yerlere varmayacak diye düşünmüştüm akabinde ya, bunun sonunun hiç’e varacağı aklıma gelmemişti. Vakit kaybetmeden inkâr etsem, iyiydi. O kadar değildim yazık ki. Ne kadar olduğumu öğrenmek varmış meğer ağzımdan çıkanın önümde açtığı yolu yürümenin beraberinde. Neyse ki, “ yol yürüyüş öğretir “.  Ve yine: neyse ki, hiçledikçe hepleşen bir yolu yürüme becerisi, sahip olunduğunun farkında olunmayan bir yeti olarak kendini gösterdiğinde teselliye dönüşür.

Bahar mıydı, bahar sonu mu o bile çıkmış aklımdan. Bir çiçekten – ihtimal ki, kırmızı – söz ettiğimi anımsıyorum hayal meyal. Belki ömrünün kısalığından da yakınmışımdır. İçimde bir yerde iflah olmaz bir yaramazlık uyandırdığından söz ettiğimi sanmıyorum. Bir şekilde beni söylemeye tahrik etmişti belki de diye düşünüyorum şimdi aklıma düştükçe. Yakışıyor mu sana böyle düşünmek, azarı gecikmeden yok kılıyor başından patlak can simidini. Bir kalp, batmasını da bilmeli.

Tasarlanmamış, hesaplanmamış; handiyse, hiç akla getirilmemiş sözcükler dökülmüştü de ağzımdan, bunun sonu nereye varır, diye düşünmek aklıma gelmemişti. İksirini gerçeğe değiş tokuş etmiş bir yolun dikenli zemini ise aklımın ucundan geçmemişti.

Yaz mıydı, yaz sonu mu o bile çıkmış aklımdan. Bulut izinden söz ettiğimi anımsıyorum hayal meyal. Belki maviyi delişinin dehşetli imgesinden yakınmışımdır. O bulutun tam da o izinin bendeki devamından söz ettiğimi sanmıyorum. Rüyaya firar etmişimdir de, ondandır belki diye düşünüyorum şimdi aklıma düştükçe. O çok akıllı yanımdan itiraz gelmiyor.

Tasarlanmamış, hesaplanmamış; handiyse, hiç akla getirilmemiş sözcükler dökülmüştü de ağzımdan, bunun sonu nereye varır, diye düşünmek aklıma gelmemişti. Dili öğrendin mi, acıyı da anlarsın diyen filozoftan esinlenmiş; yolu öğrenmenin yürüyüşü anlaşılır kılıp kılmayacağını merak etmiştim.

Hazan mıydı, hazan’ın sonu mu o bile çıkmış aklımdan. Ağzımdan çıkmadan ölmeye ahdetmiş söz, o söz kalmış aklımda…


Mey




22 Eylül 2016 Perşembe

Yolda...

Zamanı gelmişti. Uzanıp önce yolcu koltuğuna ait güneşliği indirdi, ardından kendi tarafındakini. Bunu yaparken, yolcu koltuğunda oturan, kapalı gözlerini güneş gözlüğünün ardına gizleyerek uyumakta olana bakmamıştı bile. Saat henüz erken olsa da, İncek yolundan Gölbaşı’na döner dönmez, araca önden vuran güneş ışığı oldukça güçlüydü.  Uyuyan uyusundu, güneş yüzüne vurur da, uyanır endişesiyle hızlı davranmıştı. Kendinden memnun gülümsedi. Arkada oturan öğrencilerin sabah mahmurluğundan kaynaklanan sessizlikleri de iyiydi. Saate baktı, okula tam zamanında ulaşacaklarını düşündü. Hızını azalttı. Uyuyan uyusundu az daha.

Uyumuyordum oysa. Beni ve öğrencileri her sabah okula ulaştıran servisin şoförü, güneş yüzümü yalar yalamaz uzanıp gölgeliği indirerek, kendince, beni korumaya aldığında kapalı gözlerimin gizleyeceğini umduğum güçlü bir merakla beklemekteydim. Tam o anı. Bir süredir her sabah tam o anı. Acaba bu sabah da yapacak mı?

Her sabah yapmıştı. İncelikle ve doğallıkla. Sabahları yanındaki koltuğa yerleşirken yarım ağızla söylenen günaydın’ların yapmacıklığından incinmeden yapmıştı üstelik. Oturur oturmaz kulaklığından yayılan müziğe ve kapattığı gözlerinin arkasına saklanışını abes bulmadan yapmıştı.

Okul servisi kenti ardında bırakır bırakmaz, daha bir iki yıl öncesine kadar tarım arazisi olan alanda mantar gibi bitmiş inşaatların çirkinliğine katlanamadığım için yumuyordum gözlerimi biraz. Biraz da, yarım kalmış bir düşü olur da yakalarsam telaşıyla. Kiminde içimin geçtiği oluyordu, kiminde de beni çoktan bırakıp gitmiş düşe kurguyla ek yaptığım. Müziğin zihnimi okşayışını, kurguya el verişinin gücünü enikonu duyuyordum gözlerim kapalı olduğunda. O ilk sabahı anımsıyorum şimdi. Güneşin yüzüme vuruşuyla, şoförümüzün benden yana ani hareketini duyumsayarak gözlerimi hafifçe aralayışımı. Onun güneşliği indirişindeki, unutmuşuz deme ki böyle şeyleri, diğerkâmlığı. Kendinden önce beni korumaya alışındaki “ çok insanca “ bir güdünün belirginliğinin beni ne denli şaşırttığını. Sevinmiştim de. Ertesi sabaha kadar aklıma gelmeyen ama servise biner binmez, önceki gün olanın yinelenip yinelenmeyeceğine ilişkin merakın beni uykudan da, düşten de alıkoymasına şaşırışım da cabasıydı.

Her sabah yapmıştı. Düşünmeden, planlamadan, incelikle ve doğallıkla. Uyuyana, su içene dokunulmaz bizde, diyecekti belki soran olsa.

Uyumuyordum oysa. Araç, İncek yolundan Gölbaşı’na döner dönmez, dün sabah olduğu gibi, soluğumu tutup bekledim.  Güneş parladı. O, uzandı. Gölgelik indi. Gözlerim hala kapalıyken, tebessümün içimde büyüyüşünü izledim sessizce. Arkadaki öğrencilerden biri hafifçe öksürdü. Servis, öncekine oranla daha az hızla okula doğru ilerlerken, kaç gündür aklımdan geçirdiğim cümleyi bu sabah söyleyebilirim belki diye düşündüm: Anadolu kokuyorsun Sadık bey!
Belki de yarın söylerim…


Mey




8 Eylül 2016 Perşembe

Akşam Kokusu...

Çatlatıp duvarlarını,
ciğerine sızıyor içine düş doldurulmuş bir koku.
Akşamda ve boynunda. Bir tuzak hayalin...

Mey



4 Eylül 2016 Pazar

Sahafta...

Adı Melek olmasına Melek’ti ya, aslında meleğe benzer bir yanı yoktu. Tabii, tam burada bir melek neye benzer sorusu yerinde olabilir, ama peşin peşin söyleyeyim; soruyu üstüne alınıp cevap verme zahmetine girecek birinin olacağı pek akla yakın olmadığından susun sustuğunuz yerde. Bir meleğin gerçekte neye benzediğinden önemli olan, adı Melek olan kahramanımızın görüntüsünün adıyla uyumsuzluğu, bunda anlaşalım. Tek sorunumuz bu da değil. Hikâyenin diğer kahramanı olan İhsan’ın bünyesinde insana “ ihsan” gibi görünecek herhangi bir şey taşımıyor oluşu da duruyor hikâyemizin girişinde kendini göstere göstere.

Meleğe benzemeyen Melek ile insanın ihsan sözcüğü ile bağdaştırmakta epeyce zorlandığı İhsan, bir araya gelmelerinin insana pek de mantıklı gelmeyeceği bir yerde karşılaştılar. Bir sahafta. İhsan, sahafın, oldukça az insan uğradığı için boşluğu kıyıda köşede kalmış şiir kitapları ve Fransız düşünürlerinin aforizmayı andıran cümlelerini okumakla doldurduğu, dükkânına KPSS hazırlık kitabı sormak için girmişti. Ölmüş eşinden kalma dul maaşının artık oğlunun çay ve sigara masraflarını karşılayamaz hale geldiğini kesin bir dille bildiren annesinin zorlamasına; bir memuriyete kapağı atacağı konusunda garanti vererek göğüs geren İhsan’ı, beş seçeneğe indirgenmiş yeterlilik imtihanına hazırlanmaya niyet etmişliği sürüklemişti bu aradığını bulma ihtimali olmayan sahaf dükkânına.  Görece kısa sürmüş iş deneyimi, özel sektörün asgari ücret karşılığında insanın kemiğindeki iliği çekip aldığı fikrine ulaşmasını kolaylaştırmış ve bu konuda kahvedeki arkadaşlarına uzun süren nutuklar atabileceği bir bilmişliği, iki batak partisi arasını doldurmakta kullanmasını sağlamıştı. Mahallenin tek kıraathanesinin sahibi Mesut abinin de cesaretlenmesiyle, KPSS’nin kendisini iş güç sahibi yapacağına inanmış ve soluğu aradığını aslında aramaması gereken bu sahafta almıştı. Dükkânın kapısını itmesiyle işittiği çan sesiyle gelişini haber alan sahafın okuduğu kitaptan başını kaldırmamak suretiyle istifini bozmamış olması garip geldiyse de, buraların âdeti bu herhalde düşüncesiyle usulca ilerledi rafların gözünü korkutan kitap kalabalığı arasından. Dışarıdan içeri süzülen güneş ışığının tozu görünür hale getirdiği kitaplara baktı şaşkınca. Kendisine ne aradığını sorma zahmetine katlanmayan dükkân sahibinin genişliğine anlam veremeden ilk aklına geleni yaptı. Boğazında rahatsızlık veren bir gıcık varmış gibi öksürdü, dikkat çekme amacıyla. Sahaf başını kaldırıp baktıysa da, ne istediğini sormadan kitabına döndü. İlgiyi üzerine çekemediğini kabul eden İhsan, çıkıp gitmekle aradığını kendi başına bulma arasında kararsız kaldı bir süre. Ne yapacağını bilemediğinden, hemen yanında duran raftan bir kitabı çekip aldı: Niteliksiz Adam, ikinci cilt. Evirdi çevirdi, kapağını açtı. İçindeki yazıya göz attı. Elinde tuttuğunun ihtiyacı olan olmadığı besbelliydi, yine de hemen yerine koymak istemedi. Sahafın göz ucuyla kendisini süzdüğünden emin, bir iki sayfa daha çevirdi.

İzlendiği doğruydu. Ama izleyen elindeki De Ki İşte’ye dalıp gitmiş olan sahaf değildi. İhsan’ın boğazından çıkan sesi işitir işitmez, peşine düştüğü örümceği unutan Melek bir koşu gelmiş, başını hafifçe uzatıp İhsan’ı izlemeye başlamıştı. Kendisi dâhil, hiç kimse için hiçbir zaman bir lütuf olamayacak İhsan’ın dükkâna gelen diğer müşterilere benzemediğini bir bakışta anlamış olmalıydı. Beş para etmez bir serseri, diye düşünmüştü belki de. Yine de adamda Melek’in dikkat kesilmesine neden olan bir yan olmalıydı. Belki yaydığı koku, belki pejmürdeliğiydi İhsan’ın Melek’e örümcekten daha ilgi çekici görünmesini sağlayan. Adamın kitabı elinde tutuşundaki bir şeyin Melek için tanıdık oluşunun açıklaması, hikâyenin sırrı. Tabii şimdilik. 

Bu sırada sahaf;
“ İnsan, eninde sonunda, ancak kendi kurdunu besler…”  cümlesini okuduktan sonra bir an için gözlerini kapayıp açtı. Hikâyeye sorsanız, aklına Melek gelmiştir derdi. Ne düşündüyse, sonunda müşterisiyle ilgilenmeye karar vermişti. Oturduğu yerden doğruldu, İhsan’a seslendi: Aradığın özel bir kitap var mı, diye sordu. Kendi haline bırakılmışlığına alışmış olan İhsan şaşkınlıkla döndü sahaftan yana. Elindeki kitabı ne yapacağını bilemez gibi bir hali vardı. Adama doğru bir iki adım attı. Durdu. Dönüp kitabı aldığı rafa bıraktı aceleyle, Melek’in usulca yaklaştığını fark edemedi. KPSS, dedi çekinerek. KPSS kitabı arıyordum abi ben. Karşısındakinin yüzünü yalayan öfkeye anlam verecek durumda değildi, Melek’in üzerine dikilmiş sarı gözlerini tam da o anda fark ettiğinden. Olmaz kardeşim bizde o aradığın, diyen sahafı duydu ama duyduğunu anlamadı. YGS, LYS, KPSS kitaplarını sormak için dükkânının kapısını aşındıranlardan gına getirmiş olan sahaf burnundan soluyordu. Aruoba’nın kesintiye uğramasına kızmıştı besbelli. Ama İhsan, Aruoba’yı tanımadığı gibi Melek’in bakışlarının neden içine bir buz dağı oturttuğunu da bilmiyordu. Sırtından soğuk ter boşandı. Bakışlarını kaçırmak istedi, beceremedi. Melek istifini bozmadan İhsan’a bakmayı sürdürüyordu. Yüzünü ter basmış İhsan’ın halini fark eden sahaf kızgınlığını unutup, arkasında durduğu masadan hafifçe öne doğru eğilip İhsan’ın karşısında donakaldığının Melek olduğunu görünce gülümsedi. Bir şey yapmaz, endişe etmeyin dedi. İhsan’ın adamı duyduğu yoktu. Nihayetinde kendine bir parça geldiğinde, Melek’in üzerine sabitlenmiş bakışlarının eşliğinde geri geri yürümeye başladı. Telaşından az önce rafa bıraktığı kitaba çarpıp düşürerek kaçarcasına çıktı dükkândan.  Sahaf, adamın arkasından şaşkınca bakıp güldü. Amma da korktu, dedi gözleri İhsan’ın geçtiği yoldan bir an için ayrılmamış olan Melek’e. Melek sahafa döndü, sarı gözlerini kocaman açarak baktı bir süre. Sonra dönüp huzursuzca yalanmaya başladı.

Bir başka hayatta sahaf olan adli tabip, otopsi masasında kendisini bekleyen kadının bedenine doğru eğilmişti. Kadının sol gözkapağını kaldırdı. Canı çekilmiş göze oturmuş kanı inceledi. Elaymış, diye düşündü. Sarıya çalan bir ela. Kenarda duran otopsi raporuna göz attı. Kadının adını okudu. Bir melek neye benzer diye düşündü neşteri eline alırken…



Mey



29 Ağustos 2016 Pazartesi

Gülümsediğimizde…

Gülümsediğimde… Ara sıra gülümserim ama dur bakalım, galiba bu aralar biraz daha nadir. Evet, tamam. Gülümsediğimde, dünyayla aramdaki mesafenin değişime uğradığını hissederim. Birimizin hızı artar yani. Kiminde o beni geride bırakır, kiminde ben onun önüne geçerim. Sözün aslı birimiz diğerimizden uzaklaşırız. Bundan iki tarafın da şikâyeti yok. Yok, çünkü olduğu haliyle ve olduğum halimle  yabancıyız en baştan birbirimize. Zoraki bir kabul dünyanınki ben söz konusu olduğumda, biliyorum. Ben de çok farklı hissediyor sayılmam ona karşı. Birbirimize göre olmadığımızın farkında olalı çok oldu. Epey oldu ya, yine de celbi, o beni içinde tutuyor farklı bir seçenek henüz oluşmadığından. Ben de onun beni çevreleyişine rıza gösteriyormuşçasına suyuna gider görünüyorum. Ama gülümsediğimde, bir gülümseme anı boyunca kurtuluyoruz birbirimizden. Daha sık gülümsemeliyim, diyorum kendime. İçtenlikle ve dünyayı beni unutacak kadar dışımda tutarak. Zorla da olmuyor ama. Numaradan gülsem diye hinlik edesim gelmiyor değil. Ama dünya bu. Anlamaz mı? Anlar elbet. Anlar ve beni sarmaladığı kollarını daralttıkça daraltır domuzuna. Gerçekliğine dair şüpheye mahal vermeyecek gülüşler ummaktan başka çıkarım yok. Yine de gülümsediğimde, ara sıra oluyor, dünyanın kötücül çehresi silinir oluyor, insanı bir yana, derdi öte yana atıyor. Bir ben kalıyorum genişleyen yüz kaslarımın içimde sota bir yere pervasızca uzanıverişinde.

A.’nın benden farkı yok. Tek tük gülümseyişlerinin kendisini dünyanın dışına atıyor olduğunun bilincine henüz ermemiş oluşunu bir yana bırakırsak o da ben gibi kendisinden haz etmeyen bir dünyanın kollarında debelenip durmakta. Şimdi durup dururken A. da nereden aklıma geldi? Dünkü yüzü beliriyor gözlerimde soruya cevap niyetine. Epeydir oturmamış; oturup boş konuşmalarla süslediğimiz suskunluğumuzun tadına bakmamıştık. Özledin mi, diye soran olsa… Özlediğim de yok. Yolumuz kesişir, zamanımız uyarsa ben onun için olurum o da benim için olur geçiciliğin doldurulması gereken boşluğunda. Eskiden sevişirdik de. Şimdiler de ikimizin de içi çekmiyor olmalı ki, kimsenin gözlerinde o hafifçe kararmış bakış belirmiyor.

Hava sıcaktı, bira istedik. Kocatepe’nin gözlerden gizli, insanı şaşırtan yeşilliğinin ortasına kurulmuş çay bahçelerinden birine oturmuştuk. Caminin avlusu orası, ne birası demeyin. Hangisine oturacağınızı bilirseniz birası da var soğuk tarafından. N’apıyorsun, diye sordu A. Bir şey yaptığım yoktu. N’apayım, dedim. Sen n’apıyorsun? N’apayım, diye yanıtladı. Gülüştük. Hoop işte, önümüze geçti dünya. Göz ucuyla izledim bir an önce uzaklaşmak için hızlıca devinişini. A.’ya söylemedim ama. Henüz değil.

Memleket meseleleri bir süre sonra konuşmayı anlamsız kılacak denli çetrefilliydi. Kısa kestik. O bir iki film, dedi. Ben birkaç kitaptan söz ettim. Kapitalizm karşıtı replikleri ve göndermeleriyle ağzımıza bir parmak bal çalan bir iki yeni diziden dem vurduk. Normal, şuramıza kadar gelene dek bu böyle sürdü. Yeter artık, diye çıkışınca ben, A. çok gerginsin müzik dinle biraz deyiverince gülüş kahkahaya evrildi bende. Dünya depar attı o sıra. Mesafe büyüyor, diyesim tuttu. A.’nın gözleri kısıldı. Mesafe mi, diye sordu oltaya irice balık vuracağını sezmiş gibi. Yok bir şey diye geçiştirebilirdim belki ama onun da gözlerinin açılmasının zamanı gelmişti bana kalırsa. Söylediklerimi bu yüzden söyledim. İlkin anlamadı. Yineledim tabii. Düşünce tarihinin o büyük kahramanlarının, işitebilselerdi, onay verecekleri temellendirmem, A. ‘nın kafasını karıştırmış gibiydi. Etraflıca sordu. Ağzım laf yaptığından ballandırarak anlattım bir kez daha. Aklına yatıyor gibi oluyor, sonra bakışlarından şüpheci bulutlar geçtiğini göreyim diye kocaman kocaman açıyordu gözlerini.

Biz gülümsediğimizde mi oluyor yani, diye sordu kim bilir kaçıncı kez. Başımla onayladım. Benim, dedim. Önüme geçiyor daha çok, seni de gerisinde bırakıyor. Niye, diye sordu artık ısınmış birasından aldığı yudum nedeniyle yüzünü buruşturarak. Bazılarımızı içinde istemiyor belki de, dedim ama dediğimi çok mantıklı bulmadığım her halimden belliydi. Diyorsun ki, diye üsteledi. Dünyanın ritmini bozan bir şey var gülümseyişimizde, öyle mi? Galiba, dedim gizemlice. Emin olamayışın insanı gizemli olana yakın kıldığını düşündüğümden söz etmedim elbette. Şüphesine şüphe eklemenin âlemi yoktu. Biraz sustuk. O, dediklerimi düşündü muhtemelen, ben delice olanı bölüşmenin hafifliğiyle etrafı izledim. Çay bahçesinin hoparlöründen yükselen o berbat şarkının dilime dolanacağından emin bekledim A.’nın paylaştığımı zihnine kabul etmesini.

Sen bu durumdan memnunsun ama öyle mi, dediğini duyduğumda bakışlarımı çevirdim yüzüne. Suratındaki ifade ses etmemem gerektiğini düşündürdüğünden omuz silktim. Burası çok sıcak, dedi A. o sıra. Sıcaktı. Sana mı gitsek, dedim ani bir kararla. Gülümsedi. Gidelim bence, dedi. Gülümsedim. Yolda, az önce dilime dolanmış şarkının berbat nakaratını mırıldanırken gördüm. Benim ömümde, A.’nın gerisindeydi. Dünya. Ritminden haz etmiyorum dünya efendi, diye fısıldadığımı duyan A.’nın yüzünde beliren ifade zihnime o an kazındı işte. Dünden beri…


Mey









22 Ağustos 2016 Pazartesi

Görülebilir Bir Ben’in Fenalığı

Korkunç bir şey söylemişim gibi bakmıştı yüzüme. Gerçi bir şeyi – pek önemli bir şeyi – korkunç bir biçimde söylemiştim. Söyleyişime eşlik eden her ne varsa, onca hazırlığa, onca provaya karşın istediğim etkiyi yaratmak şöyle dursun, aklıma gelenin başıma gele yazdığına işaret ediyordu. Kurmadığım bir düşün kırıklığı canıma batıyor, berbat ettiğimi nasıl düzelteceğimi bilememenin endişesi ile kıvranmama neden oluyordu.

Oysa hazırlanmıştım o ana. Yeminle hazırdım. Uykunun gelmek bilmediği geceler boyu, yatağımda temas etmediğim tek bir köşe bırakmadan dönüp dururken, sabahları şişmiş gözlerime buzlu sular çarparken prova etmiştim neyi nasıl söyleyeceğimi. Ne giyeceğimi umursamadığımdan ne giyeceğime karar veremediğim dolap önü kalakalışlarım uzadıkça yinelemiş, beğenmeyip tekrar tekrar değiştirmiştim söyleneceklerin sırasını. Sokakta yürürken umurumda olmamıştı üzerine basmamam gereken çizgiler, çıkıp indiğim basamakları saymayı unutur olmuştum hepten. Doğru sözcükleri seçememe kaygısından koltuğumun altında taşıdığım büyük sözlüğün verdiği sızıya razıydım. Ne çok sözcük var, diye düşünüyordum sözlüğü satır satır gözden geçirirken ve hangisinin amaca uygun olduğunu belirlemek ne zor. Zordu, pek çok zorluktan biriydi ama sadece. Zamanını tutturmak önemliydi örneğin. Yanlış zaman doğru sözcükleri silikleştirir; ağzından çıkan sözü rahatsız edici bir gürültüye dönüştürebilirdi. Benden bağımsız akıp giden bir zaman’a hükmedebilmek; bunu yapabileceğimi düşünecek kadar kendimden emin olmak harcım değildi, biliyordum. Yine de soyunmuştum bir kere ve zaman konusunda isabet umuyordum. İçtenlik meselesi vardı bir de. Kendini yazıyla ifade edebilmenin tek çıkarı olduğunu bilen biri olarak, sese bürünmüş sözden başka çarenin olmayışı feci halde canımı sıkıyordu. Samimiyetin farkında olmak karşındakinin işi diye rahatlatmaya çalışıyordum kendimi. Ve içimde bir şey içimi büyük bir açlıkla kemiriyordu. Gözünü karartmayı deneyimlememiş birinin, gözünü karart olsun bitsin işte baskısının altında ne denli ezilebileceğini bir ara uzun uzun anlatırım dinlemek isteyene diye not almıştım defterime. O defterleri yakmalıydım.

Ürkmesine ürküyordum; öyle ki, yabancı bir heyecan kesilmiş süt gibi dolaşıyordu damarlarımda ve doğal hakkım olan soluğumu ciğerime tıkıyordu. Damarında durmaya yanaşmayacak kanın baskısı boynumda atıyor, beklenmedik bir deli cesareti siniyordu üstüme. Hazırlanmayıp ne yapacaktım? Zamandan ve sözden merhamet dileyip dili serbest bıraktım.

Korkunç bir şey söylememiştim oysa, olsa olsa bir şeyi -  enikonu önemli bir şeyi – korkunç bir biçimde söylemiştim.

Seni, demiştim. Görüyorum. Seni görüyorum. Gerçek bir “ sen “, gerçeklik içeren bir “ görme “ .  Dehşete düşmüş bakışlarını fark ettiğimde çok geç olmuştu. Görülebilir bir ben fikrinin fenalığını hesap edemeyişimi yanıma alıp uzaklaşmıştım oradan.  Arkamı dönüp giderken, çizgilere basmamaya azami bir özen gösterdiğimi anımsıyorum şimdi o günü düşününce.


Mey



17 Ağustos 2016 Çarşamba

Bekleyiş / Haiku...

Rüzgar gözlüyor,
titreyen gölgesine darılmış bir ağaç.
Kendini dökecek...


Mey