6 Haziran 2017 Salı

On Dakika…

                                                                                                                 Babamla.

Duramıyorum burada, diyorsun Seçil’e. Duvarlar üstüme üstüme geliyor. Babama gideceğim. Kalan son iki ders ve seni şehre indirecek araç ayarlanıyor. Hem kan vermem lazım, diyorsun kendine. Dün geceden borçlu kaldık kan merkezine. Borçlu kalmaktan haz etmezsin, babadan miras bir ilke. İçindeki huzursuzluk, göğsünün üstün o ağırlık yol uzadıkça uzuyor. Hırsını ellerinden almışsın, parmaklarında umursamadığın bir sızıyla iniyorsun hastanenin önünde. Önce anne bulunmalı. Ya hastanenin bahçesindedir ya da yoğun bakımın önünde. Kimsenin perişanlığını düşünecek halde değilsin. Merhametinin tek adresi var. Yine de bulduğunda anneni, için yanacak haline. Sen eve git, biraz dinlen diyeceksin. Ben buradayım. Kardeş de gelir çok geçmeden.

Şansını denemeye karar veriyorsun, kan vermeye gitmeden önce. Cebine para sokuşturduğun hasta bakıcı oradaysa içeri girmene birkaç dakika için izin verecektir. O cebe sokuşturma meselesini akıl edene kadar geçen zamanda adamın nemrutluğunu hatırlıyorsun o anda. Yoğun bakımın önünde bekleşen hasta yakınlarından biri kulağına fısıldayıvermişti. Nasıl yaparım? Yaptın ama. O günden sonra içeri girmek kolaylaştı. Merdivenleri hızlıca iniyorsun bu kez seni tanıyıp tanımayacağının merakıyla. Dün tanımamıştı hiçbirinizi. Adam tek kelime etmene izin vermeden, bekle diyor. Biraz bekle, alacağım içeri. Bekliyorsun. Son kırk gündür beklemekten başka bir şey yapmadın. Kapıyı açıp eliyle içeri girmeni işaret ediyor. Çabucak dalıyorsun yoğun bakıma. Diğer hastalara bakmadan, hedefteki yatağa doğru ilerliyorsun. İçinde bir yakarma. Bugün beni bilsin!

Uyuyor. Yumruk yaptığı elleri sinesinde. Durumun ne kadar ciddi olduğuna henüz aymadığınız o günlerde, o uyuma pozisyonuna çokça gülmüştünüz kardeşinle. Şimdiyse… Sesleniyorsun. Duymuyor. Bir kez daha. Üçüncü de açıyor gözlerini. Hafif şaşalamış. Uzunca bakıyor yüzüne. Sonra başını çevirip tavana dikiyor gözlerini. Küçücüktün, diyor. Tanıdı seni. Sevinç yalıyor içini. Öyle seviyordum ki seni, öyle güzeldin ki. Hepinizi çok seviyorum. Ağlayamazsın. Onun yanında olmaz. Ben de, diyorsun. Düzeltmelisin. Biz de seni çok seviyoruz. Artık yeter, dediğini işitiyorsun. Seni duymamış besbelli. Bakışlarını tavandan ayırıp sana bakıyor. Tereddütlü gibi. Sonunda karar verip, bir sırrı bildiğini söylüyor. Bana da söyle diyorsun. Ben de bileyim. Kelimelerim yok ki, diyor. Bunu bilirsin işte. Anlatacak sözcüklere sahip olamamanın anlamını bilirsin. Yine de zorlamalı kendini. Israr ediyorsun. Nafile. Uyudu. Doktor gelip seni çıkarana kadar durup izliyorsun. Doktora çıkışacak gibisin. Vazgeçiyorsun, saat altıda ziyaret var. Tekrar gelirim, Sibel de gelir diye avutuyorsun kendini.

Kan merkezinden çıktığında arıyor kardeşin. Bahçede buluşuyorsunuz. Heyecanla konuşmanızı anlatıyorsun. İkiniz de tutuyorsunuz kendinizi. Ziyaret saatinde ilk giren olmak için anlaşıyor kardeşin seninle. Tamam diyorsun. Saat altıyı bekleyeceksiniz hastanenin bahçesinde. Sigara ve çay eşliğinde, korkanı, ondan daha çok korkanın avutmaya çalıştığı cümleler kuracak; yoğun bakımın önünden tanıdığınız diğer hasta yakınlarıyla selamlaşıp, hâl hatır ve hastalarının durumunu soracaksınız. Saatin altı olmasına ne kadar kaldığını hesaplayarak geçireceksiniz zamanı. Beş buçukta çalıyor telefonun. Yoğun bakımdan çağırıyorlar. Kan yetmedi herhalde diye avutacaksın kardeşini oraya doğru koştururken. Doktor kapıda karşılıyor sizi. Yüzündeki ifadeden anlıyorsun o gün saatin altı olmayacağını. Hayatın boyunca, on dakikalık bir zaman diliminin varlığına minnettar kalacağını anlamana ise daha vakit var…


Mey




23 Nisan 2017 Pazar

Rüya Misafiri…

Anlatırken bir yandan da gösteriyordu. Tüm bedeniyle. Bildim bileli böyle biriydi. Söze bedenini şaşmaz bir başarıyla ekleyebilen o nadir insanlardan. Sözün tek başına yeterli olacağına güvenemediğinden mi böyleydi, yoksa dili öğrenirken bedenin vurgusunu da baştan keşfetmişti de ikisini ayrılmaz mı sanıyordu, hiç emin olamadım. Bildiğim, onu yalnızca dinlemezdiniz dinlerken izlemek de zorundaydınız.  Salt jest ve mimiklerden söz etmiyorum.  Söylediğiyle uyum içinde şekillenen,  hangi uzvun hangi sözü taçlandıracağının çalışılmamış kendiliğinden hareketinden dem vuruyorum aslında. Bu doğal yetinin kendisini dinleyendeki yansımasını, özellikle de ilk kez karşılaşıyorsa, izlemek ise başlı başına bir deneyimdi.  İzlemeye de zorlayan bir dinleme, kısa süre sonra dinleyicinin de kıpırdanmasına neden olmaya başlardı. Başlar yana eğilir, kollar hareketlenir, beden eğilip bükülmeye başlardı.  Konuşması melodikti ve nerede vurguyu ne şekilde yapacağını bilen bir ustalık taşıyordu.  Onu, dinlemeyi / izlemeyi, severdiniz. Bir süre sonra sizi yorgun düşürse de, bıktırsa da, sözün ve bedeninin devinimlerinin arasına gizlediği anlamı yakalama çabasından helak da olsanız, hoşunuza giderdi onunla olmak.  

Uzun yıllara dayanan dostluğumuz göz önüne alındığında duruma çoktan alışmış olduğum düşünülebilirse de, alıştığım yoktu. Her karşı karşıya gelişimizde, sohbetin ona düşen kısmını hayranlıkla izleyen olma durumum değişmiyordu. Sık görüşmememize karşın, birbirimizi hayatın kendine özgü hay huyu içinde yitirmemeye özen gösteriyorduk. Birkaç ayda bir, bir araya geliyor; anlatıyor, dinliyorduk. Ben izliyordum bir de elbette.  Geçende aradı. Özlediğinden dem vurdu. Oturalım mı? Oturalım. Sözleştik. Sesindeki burukluğa telefonu kapattıktan sonra ayabildim.  Nesi var acaba, düşüncesini uzatmanın âlemi yoktu, onu görene kadar bekleyecektim nasılsa sorunun cevabını alabilmek için. Sözleştiğimiz gün buluşamadık, bir mecburiyet çıkmıştı. Ona mı yoksa bana mıydı, şimdi hatırımdan çıkmış. Derken bir iki ay daha geçti aradan, sözleştiğimizi de telefon konuşmasının sonrasında meraklandıran sesindeki burukluğu da unutmuştum iş güç derken. O ara hayat biraz karışmış olmalıydı. Yaşamak süregelen ve gitmeyen bir karışıklığın içinden çıkmaya çabalamakla ilgili bir şeyse de, sözünü ettiğim süreç giden zamanı aratır nitelikte olmalıydı. Ara sıra aklıma düştüyse de elim varmadı telefona, aramadım. Ondan da ses seda çıkmadı. Sonra karşılaştık.

Yorgun görünüyordu. Şurada bir yerde oturalım, dedi.  Yorgun değil de bıkkın, diye düşündüğümü hatırlıyorum oturabileceğimiz sakin bir yer ararken.  Yürürken yan gözle onu süzüyordum, her zamankinden sessiz, dünyaya bakışı parıltısız, omuzlarında görünmeyen bir yük taşıyormuşçasına çökkün görünüyordu. Meraklandım tabii. Neyin var, diye sormak için oturmayı bekleyecek kadar sabırlı değildim. Konuşuruz, dedi. Aklında bir yer varmış gibi etrafına bakınmadan yürüyordu. Sonra sokağı tanıdım, gittiğimiz yeri bildim. Orası duruyor mu hala, diye sordum. Başıyla onayladı.  Eskiden sık gittiğimiz bir kahvehaneydi, ara sokakta olduğu için genelde tenha olurdu ve çayı da idare ederdi. Kahveye ulaşana kadar konuşmadık.  O önden girdi, cam kenarındaki masalardan birine yöneldi. Çay ocağının önünde duran garsona seslenerek çay isterken parmaklarıyla sayısını gösteriyordu. Sandalyeleri çekip oturduk. Cebinden sigarasıyla çakmağını çıkardı. Kaçamak bir bakış attı benden yana ve sigarasını ateşledi. Ardından paketi bana doğru itti. Parmaklarının hafifçe titremekte olduğunu o sıra fark ettim. Sigarayı bırakıp yüzüne baktım. Sana ne oluyor?

Çaylar gelince anlatmaya başladı. Uyuyamıyorum diyen sesine gözlerini ovuşturan parmakları eşlik etti. Uyusam da hep aynı rüya. Bakışları karardı bunu derken. Enikonu merak sarmıştı beni, sorarsam hızını keseceğimi bildiğimden kendimi tuttum.  Uykuya dalar dalmaz onu görüyorum, dedi. Kimi? Beyaz Mantolu Adam. Kim kim? Eliyle üzerinden düşen pantolonu bir kemerle, yok kemer değil ip galiba, iple bağlama hareketi yaptı. Hareketi görür görmez o ilk cümle geliverdi gözlerimin önüne: "Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu."  Sen, ne? Nasıl Yani? Hani bizim… Zihnime doluşan ve aynı anda hepsini birden sormaya çalıştığım tüm soruları evetlercesine başını sallıyordu o sıra. Beni bırakmıyor, dedi. Elleriyle yakasına sıkıca yapışmıştı. Konuşamayacak kadar şaşırmış olmalıyım ki, açık ağzımdan ses, herhangi bir ses çıkarmayı başaramıyordum. Az önce yok saydığım sigaraya kendiliğinden uzandı ellerim. Üst üste çektiğim nefeslerin ardından sorabildim: O olduğundan emin misin? Bunu sorma bile, jesti geldi karşılık olarak. Düşünmeye, daha çok anımsamaya çalışmak için zihinsel bir çaba vermeye başladım. Beyaz Mantolu Adam!  Yüksek sesle diye uyardı beni çabamın farkına vardığında, ince parmaklı elleri havada daireler çizerek yükseliyordu aynı anda. Bir an ellerine dalıp gidecek gibi olduysam da, kendimi topladım. Cümleler kendiliğinden dökülmeye başladı ağzımdan:  Sessiz bir anlatıcıdır Beyaz Mantolu Adam. Bu sessiz anlatıcı, beyaz bir kadın mantosunu sırtına geçirip, kıçından düşen pantolonunu bir sicimle bağlayıp, ayaklarını sürüye sürüye bir insanlık durumunu hiç konuşmadan "bakın la bakın",  hatta "anlayın la anlayın" diye haykırır adeta. Bu edilgen anlatıcının inatçılığının belli belirsiz sezildiği tek an, beyaz mantoyu edinmekteki ısrarıdır, ha bir de beyaz mantosunun eteklerini kaldırarak, "nasılsa fazla ileriye gidemez" denilen yerde ileri gitmesidir. Fazlaca ileri gitmesidir. O ileri giderken senin de için geri geri çekilir hayat karşında. Ben konuşurken o da bedeniyle eşlik ediyordu adeta. Ona bakarken düşüncelerimin dağılıp gitmesinden endişe ettiğimden hızla sürdürdüm aklıma doluşanı söze dökmeyi. Onu anlamaya başladığında, içini içine der top edip yine içine sokuverir. Burada susmalıydım. Sustum.  Öyküyü yalnızca bir kez okudum ben, dediğini duyduğumda omuzlarımı silktim. Bir kez yeterliydi bana kalırsa. Ama neden onun rüyası, diye düşündüm anlamsız bir imrenme duygusuyla. Ne düşündüğümü anlamış gibi, hiç bilmiyorum dedi.  Sende bir şeyler fazla ileriye gitmeye meylediyor olmasın, deyiverdim. O esnada kahvehaneye doğru yürümekteyken onda dikkatimi çeken hali düşünmekteydim:  Her zamankinden sessiz, dünyaya bakışı parıltısız, omuzlarında görünmeyen bir yük taşıyormuşçasına çökkün… Biraz daha dikkatle baktım haline. Kilo kaybetmiş görünüyordu, yüzünde görmeye alışık olduğum canlılık silikleşmiş, handiyse parıltısını kaybetmişti.  İster istemez aklıma düştü: " Geniş bir meydanda otobüsten indi. Küçük bir boyacı, sandığını koydu yanına. "tozunu alalım mı abi?" dedi. Ayağını özenle koydu sandığın üstüne; sargıların arasındaki kirler, beyaz bir fırçayla özenilerek temizlendi. Sonra, güvercinler için mısır aldı; kollarını iki yana açarak serpti kuşlara. Parkın girişindeki duvarın üstünde oturan kasketli bir genç, yanındakine, "put gibi olmuş, şuna bak," dedi. "Çarmıh," diye düzeltti öteki. Güldüler."

Aklımı yitiriyor gibiyim, dedi ve yana eğdiği başından uzaklaştırdığı elinin melodik hareketiyle kendisinden uzaklaşan aklını pek güzel tarif etti. Gülecek gibiydim. Gülme, diye uyardım kendimi.  Dünyaya diyeceğini bedeniyle diyen bir adamın, yine bedeniyle isyan eden bir adamı rüyalarına konuk etmesi o kadar şaşırtıcı gelmemeye başlamıştı. İçimdeki haseti bastırmayı başarmış olmalıydım. Uzunca konuştuk, rüyalarının anlamının ne olabileceğinden bahsedip, bir uzmana görünmenin akla yakın olup olmadığını tartıştık. Sonunda akıl edip sorabildim: Ne yapıyor, ne oluyor peki rüyanda? Bir an söyleyip söylememe arasında ikircikli kaldığını ancak ben anlayabilirdim. Nasılsa söyleyecekti, bekledim. Beyaz mantosunu, dedi. Omuzlarına bir ağırlık yüklenmiş gibi söyledi bunu. Beyaz mantosunu zorla omuzlarıma bırakmaya çalışıyor. Anlayışla başımı sallayıp, Elizabeth Bennet’in de benim rüyalarımı sık sık doldurduğunu ona şimdilik söylememeye karar verdim. İnsan, nasılsa, alışıyordu. O da alışacaktı. Çayların parasını ödeyip çıktık. Vedalaşırken put gibiydi. Arkamı dönüp uzaklaşırken içimden “ çarmıh” diye düzelttim.


Mey



22 Nisan 2017 Cumartesi

İlinek...

Geceler gelip geçiyor
içimden.
Görüyorsun. Görüyor ve benden geçeni
güne ekliyorsun. Azalan çoğalıyor böylece.
Artan eksiliyor.
Gecenin kuytusunda yüzümden düşen maske, senin aynandan yansıyor.
Yüzüm yüzün.
Günün gecem.
Yüzün yüzüm. Sırrın ayanım.
Bölerek karşıtını ve içinden geçerek zıt olanın;
olduğun
ve
olduğum şey oluyoruz. Bir ve çok. Var ve yok.
Biz.
Geceler gelip geçiyor içinden. Görüyorum
Görüyor ve sabırla günü bekliyorum.


Mey



18 Nisan 2017 Salı

Gammaz

An geldi,
unuttu oluşu,
bir de sırrı. Kendini ele verdi.
Çünkü hikaye, baştan ayağa, ağzı dolu bir yürekti.


Mey







31 Mart 2017 Cuma

YAĞMURLU GÜNLERDE ASLA ÖYKÜ YAZMA

Yağmur da başladı, diye geçirdi içinden. Öykü için mükemmel bir hava. Şartlar yarı yarıya oluşmuş gibiydi. Eksik ama hala. Eksikliği önemsememeye karar verdi. İçeriden olmayacak böyle, düşüncesi giderek ağır basıyordu. Bir sigara içimi gider gelirim, dedi kendine. Başlamış bulunmuşluğu tereddüt etmesinin nedeniydi. Yağmur tamam da, soğuk da bir yandan. Üşenme, dedi. Kalk. Kalkıp montunu üstüne geçirdi, ağaçlıklı yolda bir iki tur atmak yetecek gibi geliyordu. Arkadaki iğde ağaçlarına da bakarım, bir yandan da çattığını yeniden gözden geçirmek için mükemmel bir fırsat işte, daha ne istiyorsun diye sordu kendine. Belki de dışarıda olan biten,  “ küçük, müstehzi damlalar” dan ibaretti. Geçilecek uzun bir koridor vardı, sonra üst kata tırmanacak az önce kat ettiğine denk bir başka koridor daha geçecekti. Tek tük insan da olacaktı yol üstünde. Başı hafifçe eğerek verilen selamlaşmalar bile zül gelecekti.  Ne zül gelmiyor ki son aylarda diye düşündü. Her bir eylem niyeti, dahası, isteksizliğin karşında yenik düştüğü eyleme zorunluluğu kör topal geçip giden günlere eklendikçe ekleniyordu.  Sık sık aynı cümle geçiyordu aklından: “ özgürlük zorlama yokluğudur “.  Cümlenin kendisiyle ne alıp veremediği olduğunu bilmiyor, olmadık yer ve zamanda aklına düşüşüne anlam veremiyor, bunun peşi sıra gelecek kötücül bir hali belli belirsiz seziyordu. Şimdi bununla uğraşma diyecek oldu kendine sonra vazgeçti. Kendine telkinlerinin ters tepişine aşinalığındandı son anda ses içermeyen sözü yutması. Bir tür öğrenilmiş çaresizlik yaşadığının farkındaydı kendine söz geçirme söz konusu olduğunda.  Bunu düşünmekten de sakınmalıydı. Yeriyse bile zamanı değildi.

Çıkışa yönelecekken vazgeçip, çay ocağına uğramaya karar verdi. Aşılacak bir başka uzun koridor daha. Çay arzusu baskındı. Hızlıca çay ocağına ulaştı. Görevlinin yerinde olup olmadığını merak etti. Her seferinde yaptığı “ çay taze mi? “  esprisini bekleyecekti Seyit – ki sıkılmıştı bundan – “ olmaz mı hocam, benim çayım hep tazedir” cevabını yapıştıracaktı. Demliğin kapağını kaldırıp, taze çay kokusunu alabilsin diye koklamaya zorlayacaktı onu. Çay ocağına dönüp de, Seyit’in yerinde olmadığını görünce gereksiz bir rahatlama duydu. Karton iki bardağı iç içe koyup, çayı doldurdu. Çıkış kapısına yöneldi.  Dışarı çıkmasıyla yüzüne çarpan hafif esintinin arasına gizlenmiş minik damlalara şaşırmadı. Hiddeti yoktu yağmurun ama hava serindi. İğde ağaçlarının olduğu yana döndü. Çayına yağmuru ekleyip ilk yudumunu aldı.  Otomobil parkı için ayrılmış kısmı hızla geçti.  Uzaktan iğdelerin kümelendiği yere baktı. Yaz sonu boş derslerde onların altında yaptığı okumaları, düşlere dalmaları aklına getirmeden yürüdü. Yağmur, şefkatli bir el gibi saçlarının arasına küçük temaslarını bırakıyor, esinti bedeninin hafifçe büzülmesine neden oluyordu. Öykünün zamanıydı şimdi: İhtiyaç dışı öykü. Buna kıkırdamak normaldi. Yazmanın cinneti düşündüren bir gereksinim olduğu o tuhaf yakın geçmişi ne zaman düşünse kıkırdıyordu çünkü.  Şimdi açıp baktığında, “ ihtiyaç öyküleri “ adını verdiği o öyküleri bir yana atmaya kıyamıyorsa da, yanlış olduklarını biliyordu. Yazmazsa ölecekmiş gibi hissettiren o dürtünün; eline, kalemine, sözüne hâkim olamamasına sebep olup; kendinden ‘ kendi dışı’ bir varlık çıkartmış olduğunu o günlerde söyleyen olsa, onları söylediklerine pişman ederdi herhalde. Hiç kimse böyle bir şey söylememiş olsa da,  o söylenmemişin doğruluğunun açık olduğunun – nihayetinde – farkındaydı. Yazmak zorunda olduğun için yazmak başkaydı, yazmayı, yazanın faydasının nesnesine dönüştürmek başkanın yanında ayıptı. Bir tür edebi ahlaksızlık. Ahlaksız günlerim oldu benim de, diye düşünüp gülümsedi epeyce içte bir yerde duyduğu utancı maskeleme çabasıyla.  Yeniden yeşermeye yüz tutmuş iğde ağaçlarına ulaşmıştı bu sırada. Önlerinde duraladı. Yağmurla karışık çayından yudumlar alırken, ihtiyacın zorlamasına direnmeyi öğrenmenin nelere mal olduğunu gidip şunların tomurcuğa durmuş dallarına mı fısıldasam, diye geçirdi aklından. Niyetlendiğinden  vazgeçti. Bütün bunlardan bıkmıştı.  Şimdi artık, öykü bir zorlanma değil bir akıl işiydi onun için. Yazmak için yazmak. Kurguyu kendi dışında tutmak, plan yapmak ve planı sözcükle, cümleyle, küçüklü büyüklü paragraflarla denkleştirmek. Yazma erdemi, dese miydi buna sağda solda? Aklımın bir köşesinde dursun şimdilik, diye düşündü. Öyle ortaya laf atıp çekilmek olmaz. Uzunca ve tatmin edici bir temele dayandırmak lazım önce. Düşünmek ve tartmak. Sormak ve başkalarını cevaba davet etmek. Daha boş bir zamanın işiydi. Dursun şimdi, dururken de olgunlaşsın. Hani ya öykü, der gibi koca bir yağmur damlası saçlarına düşünce silkindi düşüncesinden. Esinti kesilir gibi olmuşsa da üşütüyordu bir yandan da. Yürümeye davrandı, teneffüs ziline ne kadar kaldığını hesaplamaya çalışırken, şiddetini bir parça artırmış yağmura sitem eder gibi baktı başını kaldırıp.

İhtiyaç dışı öykü.  Yeri, zamanı belli. Olanı olmayanı var. Akış doğrusal bir çizgide, kendisinin asla kurmayacağı gibi cümlelerden oluşan diyaloglar içeriyor, ki bu iyi kötü karakterleri de olduğunu gösteriyor.  Bu güne çok benzeyen yağmurlu bir güne açılıyor öykü. Belki yağmur şimdikinden biraz daha hızlı, az daha hiddetli. Adını, “ Yağmur Sığınmacıları” koyacak öykünün, çünkü yağmurdan kaçıp, bir köhne kafeye sığınan karakterleri olacak. Kentin ara sokaklarından birinde, adı sanı duyulmamış ama çayı benim diyenine taş çıkartacak lezzette, kapıdan iliklerine kadar ıslanmış biçimde gireni, Louis Armstrong’un sesinden “ There’s no you “ şarkısının karşıladığı o şaşırtıcı kafelerden biri olacak. Yağmur yüzünden işleri açılmış, umudunun son dirhemini tüketmek üzere olan kafe sahibinin yüzüne, zorlanmanın içeri yolladığı insanları sürekli müşteriye dönüştürme düşü ve insanlara çay kahve yetiştirme telaşı yansımış olacak. Müzik seçimin kişisel oldu, diye uyarıyor tam burada kendini ve o sırada kampüs nizamiyesine ulaşmış olduğunu fark ediyor.  Tam tur planladığı için geri dönmek yerine yolu epeyce uzatma pahasına ileriye, küçük hayvan bahçesinin yanından ilerleyen yürüyüş yoluna doğru yöneliyor.  O kafede hangi şarkı çalsa kişisel olacak, bundan kaçış yok. Kendimi tamamen de yok sayamam ya, diye çıkışacak gibi oluyor işine burnunu sokan edebiyat dışı zihnine. Sen bir karışma hele şimdi diyor. Tutarsızlık var mı, kontrolünde lazımsın. Kafenin sahibi aceleci adımlarla müzik düzeneğinin yanına gidip çalan şarkıyı değiştirse mi acaba diye sormadan edemiyor bir yandan da. İyi de, ne çalacak? Hiçbir şey çalmasa? Olmaz, yağmurdan kaçmak için bile olsa içeri girenin ilk izlenimi sıcaklık hissetmek olmalı ki, orada bir süre zaman geçirmeyi istesin. Ve bu bir süre, biraz uzunca olmalı ki kurguladığı yakınlaşmalar ve onların beraberinde getireceği – onun zihninde çoktan hazır – diyaloglar gerçekleşebilsin.  Peş peşe girecekler içeri. Gençten olanlar da olacak, elinde Bim market torbalarıyla içeri giren orta yaşlı kadınlar da. Öğle saatleri olursa, yemek arası için kendini dışarı atmış, belediyede çalışan memurlar da. Vergi dairesi memureleri de geçiyor zihninden. İş çıkışı yemek, bulaşık derken ellerinde yıllar içinde oluşmuş çatlakları son teknoloji el kremleriyle gizli hale getirmeye çabalayan, boru eteklerinin altına giydikleri, aşınma yüzünden rahatsız edici bir tıkırtı çıkaran ayakkabıları ve dip boyası çoktan gelmiş saçlarıyla daire dedikodularını şu saate ayırmış kadınlar da olabilir aralarında. Karısının parasızlıktan yakınmalarından kaçmak için kendini dışarı atmış, iş ve işçi bulma kurumunun bahçesinde vakit geçirirken yağmura yakalanmış, çaresizliği yüzüne gri bir renk olarak vurmuş orta yaşın kıyısında zayıf, avurtları çökmüş adamların görüntüsü beliriyor zihninde bir de. Görünüm ister istemez Neşet Ertaş türküsü mü olsa acaba, düşüncesini getiriyor. Karasız kalıyor hayvan barakalarının oradan geçerken. Sevgi arsızı Alman kurdu yağmura aldırmadan barakasından çıkıp kafese doğru koşuyor. Kuyruğunu çılgınlar gibi sallarken, tehditkâr olmayan havlayışlarını bırakıyor önüne. Duralayıp etrafına bakınıyor. Köpekle konuşmaya meyilli, görecek kimse var mı kontrolünde. Hayvanların insan sesindeki şefkati ayırt etme yetenekleri onu hep şaşırtmıştır. Usul usul öyküden bahsetmeye başlıyor kurda. Şarkıyı soruyor: Sence Armstrong, abartılı mı? Köpek hafifçe başını yana eğerek bakıyor o soruları art arda sıralarken. Arada sözünü kesmek ister gibi hafifçe havlıyor. Dur daha bu taslak diyor sabırsızlığını fark ettiğinde. Şimdi zihnimizde şekillendiriyoruz. Yazarken değişebilir bütün bunlar. Armstrong da Neşet baba da bana uyar. Ama sorun da bu. Bana uyması doğru değil, uymaması da içime sinmiyor. Bak yağmur da hınzır mı hınzır; tatlı tatlı yağarken, o kadar hızlanırsa kaç kişiyi barındıracak o kafe? Kurgulanmamış karakterler girmemeli o kapıdan içeri, hangi şarkı çalıyor olursa olsun. Bu esnada yan barakadaki bölmesinden sıpa çıkıp geliyor tel örgünün yanına. Köpek başını çevirip hafifçe hırlıyor komşusuna. Sıpanın gözleri olağanüstü parlamakta. Islanacaksınız, diyor her ikisine de.  Pardösülerinden, içeri girer girmez kapattıkları şemsiyelerden süzülen yağmur suları zeminde küçük birikintiler oluştururken, kafenin sahibi aldırmayacaktır o minik göletlere beklenmedik bereket yüzünden. Kafasındaki şarkı karışıklığının sıkıntısı kafe sahibinin yüzüne yansımışsa da, adam bunu gizlemekte becerikli olacak. Kafenin hızla dolmakta olan masaları arasında koşuştururken bir de şarkı sorununu düşünemez. Bu zaten onun meselesi değil, diyor sıpanın gözleri tarifsiz parıldarken. Köpeğin diğer yanındaki bölmeden tavşanlar çıkıyor birer birer. Beyazı, siyahı, alacalısı. Köpek dönüp bakmıyor bile. Belli ki kanıksamış.  Köpeğe baktıkça Tom Waits düşüyor aklına: “ Rain dogs” elbette. Çok klişe bu, diyecekler mi diye her birine bakıyor tek tek. Köpeğe, sıpaya ve tavşanlara. Bim torbalı kadından endişeli bir parça. Tom Waits’den haz etmeyeceğini düşünüyor nedense. Kadının müzik yüzünden gerilmesi işine gelmiyor çünkü onu; cam kenarında oturmuş, bir yandan yağmuru izlerken bir yandan da etkili bir dize arayışına çıkmış, hafif göbekli , kendine şair dememesine rağmen şairliğinden yana şüphesi olmayan adamla konuşturmak niyetinde baştan beri. Hayatın normal akışına ters büyük – küçük her aykırılığın insanları birbirine yaklaştırdığı, olmaz gibi görünen diyalogları başlattığı aşikar. Sokakta yürümeyi olanaksız kılan şu şiddetli yağmur bu yüzden var öyküde. Kendisine laf atan Bim torbalı kadınla yetinmek zorunda şairimiz. Oysa baştan beri gözü ve sözü, kafenin arka masalarından birinde tek başına oturan kumral uzun saçlı kadındaydı. Yüz lirayı bozduruyorsun yarım saate bir şey kalmamış oluyor diye söze başlayacak Bim poşetli kadın. Bir yandan da alışveriş torbasını işaret edecek. Sorsan ne aldın diye, diyecek. Bir şey yok içinde. İki günlük nevale. Konu ekonomiden açıldı mı, kısa zamanda siyasete kaymaması olmaz.  Bim poşetli kadını işitmiş olan vergi dairesi memureleri, daire dedikodularını bir süre erteleyip, kadının alış veriş torbasına yan gözle baktıktan sonra kendi örneklerini sıralayacak; maaşın nasıl eriyip gittiğinden, ay sonunu getirmenin zorluğundan, çocukların hiç bitmeyen masraflarından söz edecekler. Her birinin gözünde bu dem vurmalar, dip boyası gelmiş saçları haklı kılacak. Yaklaşan finallerin bunaltısından, okuldaki siyasi baskılardan söz etmekte olan yan masadaki üniversiteliler seslerini alçaltacaklar. Sinemaya girip bir film izleme niyeti, gösterimdeki filmlerin boktanlığından engellenmiş olan gençten adam sıkıntıyla gözlerini dışarı çevirecek. Bir çay daha isteyip istememe arasında ikircikli kafenin kalabalıklaşmasından bunalmış, dışarıdaki yağmura endişeli gözlerle bakarken kendini aldatılmış hissedecek. İlk o gelmişti kafeye oysa. Ne yağmur vardı ne de bu kadar insan. Ve evet, Tom Waits’in sesinden “ Rain dogs”, yağmuru da kalabalığı da çağırmıştı sakin bir iki saat geçirme arzusunun tam ortasına. Hay benim şansıma diye geçirecekti aklından.  Göze alamamanın asıl kayıp olduğunu, bizzat deneyimliyor oluşuna karşın yine fark etmeyecekti. Ne oluyorsa o göze alamamak yüzünden oluyordu, bunu anlamayacaktı. N’olur iki ıslansan, ölmezsin ya’yı dese dese öykünün yazarı diyebilirdi bu sıkkın adama. Ama öykünün yazarı da yeminliydi. Kişisellik yok!

Öyküde değil de, öykünün ağzında yağmakta olan ve öyküdeki kadar şiddetli olmayan yağmur hafif serpmenin ötesine geçmiş, biraz daha hızlı şimdi. Hayvan barınaklarının önündeki duraksamasından hoşnut ama git gide ıslanıyor. Hayvanlar da bıkmış gibi anlatıp durduklarından. İlgisizlikleri anbean belirginleşmeye başlıyor. Yola koyul, diyor kendine. Biraz sitem var içinde. Kurgunun sonuna doğru yağmuru göze alamayan adam yüzünden sınırı aştı aşacaktı neredeyse. Daha dikkatli ve özenli, diye uyarıyor kendini. Ortasında bıraktığı tam tur planını tamamlamak üzere yürümeye başlıyor.  Zümre odasındaki masasında açık duran bilgisayarı ve  ekrandaki ilk cümlesi yazılmış word dosyasını getiriyor gözlerinin önüne. Çabalıyor fakat o ilk cümle bir türlü tam olarak canlanmıyor belleğinde. Binanın girişine yaklaştığında kabul etmek zorunda kalıyor. Bu öykü pırıl pırıl bir gökyüzü  altında yazılmalı. Yağmurlu günlerde asla öykü yazma, diye tembihliyor kendini. Çünkü yağmur çok kişisel bir şey.



Mey




28 Mart 2017 Salı

Tırtıl...

Her bir damarını _
incesinden kalınına _ geçerken tanıdı. Usulca kıpırdadı.
Teması sevdi.
Dut bu, dedi. Bildim.
Esnedi yapabildiğince. Esnerken anladı:
Şiir, şiir vardı. Hem, şiir kadardı mesafe.
Sonra anımsadı: Şiiri bıraktım. Kıpırtıyı kesti.
Uzanıp boylu boyunca _ şiir gelecek değildi ya _
bir koza bekledi...


Mey



19 Mart 2017 Pazar

Yüz /Haiku

imgesi solmuş
bir yüz. aynada.
suç. biraz da utanç.
içten yalan, dıştan düpedüz yalan.
hayret! gülebiliyor.

Mey