14 Ağustos 2017 Pazartesi

Haiku / tuhaf

Ötüşü tuhaf bir baykuş,
gölgesi titrek o yaprağa sesleniyor;
gece ne uzun.

Mey


11 Ağustos 2017 Cuma

Bir ve Aynı

Bakıp durma, dedim.
Yok!
Ne?
Bakma, dedim yine. Arama.
Yok çünkü.
Ne?
Ne yok?
Düşler için, derken gülümsedim. Düşler için ayrı bir gökyüzü yoktur.


Mey






7 Ağustos 2017 Pazartesi

Buluntu

Sabahtır aklımdaydı; yorgundum, feci bir üşengeçliğe teslim olmuş haldeydim.  O, hazırdı. Hadi, itiraf edeyim o bunca hazırken yorgunlukmuş, üşenmekmiş filan dinlemezdim ya, beni huzursuz eden bir yanı vardı. Yorgunluğu bahane edişim, hevesli bir hazırlıkla beni bekliyor oluşunun bir parça sinirimi bozuyor olmasındandı. Ne kadar yorgun olsa da duramayanlardandım. Hevesi kursağında kalsın diye, yorgunluğu bir kenara bırakıp alakalı alakasız bir sürü işe koşturmaya da kararlıydım. Büyük bir temizliğe girişmek vardı aklımda, çalışma odamdaki keşmekeşi bir parça içinde oturulabilir hale getirmek için kolları sıvamak fena fikir değilmiş gibi geliyordu. İşe koyulurken bir yandan da beni bu denli huzursuz edenin, kendini sunmaya meyline karşın ayak dirememe neden olanın ne olduğunu bulmaya çalışabilirdim.

Odanın ortasında durup, neresinden tutacağımı bilemediğim karmaşaya bakıyorum; kitaplar, defterler, kâğıtlar, çikolata artıkları, kraker ve çekirdekten oluşan çöp yığını, kirli çay, su bardakları, daralınca üzerimden çıkarıp orta yere bıraktığım hırka. Bir çorap teki de gördüm galiba. Bulaşmasam mı, sorusu aklımın kıyısında, çiviyi sökecek diğer bir çiviye inançsız öylece durdum ayakta. Psikolojide buna “ kaçınma – kaçınma çatışması” diyorlar. Eşit derecede – hazırda bekleyenin verdiği tedirginlik hali ve o halden kurtulma adına boyundan büyük bir işe bulaşma zorunluluğu – istenmeyen iki durumdan birini seçmek zorunda kaldığımızda, böyle bir sıkıntı basıyor içimizi, kırk satır mı yoksa kırk katır mı ve yahut yukarı ve aşağı tükürme durumunda aynı kıl yığını ve hatta iki ucu boklu değnek. Of aman.  İkisini de yapmayıver işte, ne kıvranıyorsun diyorum kendime, kendimi bilmez gibi. Bedenimde ve zihnimde aynı anda sıvanıyor kollar ve o andan sonra durmuyorum. Çöpleri içine tıkıştırmak için büyükçe bir torba aranırken, adamdan – dur bakalım adam mı kadın mı, henüz bilmiyoruz – hoşlanmadığımı kabul ediyorum. Keder sevdiklerimizi seviyor olmamızın bedeli, gibi cümleler geçiriyor aklından. Geçirmekle yetinse, bir de bunu sese dökmeye meyilli. Kâğıt yığınına yöneliyorum ilkin. Her birini tek tek kontrol edip, aralarında önemli bir şey olup olmadığına bakmak şart. Kiminde çalakalem üç beş cümle, kiminde can sıkıntısı karalamaları, kiminde de bir köşeye saklansa günün birinde kullanabileceğim notlar var. Hepsini tıkıyorum torbaya. Günün biri geldiğinde daha iyisini yazarım diyorum, şımarıkça. Haz etmediğim bir adam veya kadının ne işi olabilir, bunca heveslice sabahtan bu yana aklımın köşesinde, diye sormadan edemiyorum.  Kitapları da elden geçirip, ait oldukları raflara yerleştirmek gerek.  Bir kısmının Yağmur’a ödünç verdiğim kitaplar olduğunu fark ediyorum. Ne zaman geri getirdi acaba? Alıp öylece bırakmış olmalıyım. Yayınevine çoktan göndermiş olmam gereken düzeltmeler çıkıyor kitapların altından. Bu adam / kadın o çiğ cümleleri nereden çıkardı ve neden matah bir yanı varmış gibi getirip bırakıyor zihnimin orta yerine. Coşkun bir duygusallık içeren cümlelerden tiksiniyor olmamın; onların samimiyetsiz olduklarına dair bir dogmam olması sanırım. Bu da eski bir hediye. Sizi dogma sahibi yapanları hiç unutmayın.  Her, hadi beni yaz diyeni de yazmak mecburiyetinde değilim hatırlatması iyi geliyor. Okuma koltuğumun üzerini işgal eden, dolgun görünüşlü kâğıt torbada ne var acaba düşüncesiyle ona doğru ilerliyorum. Kitapları ayırma işi yarım kalıyor masanın üstünde. Kadınsa bir kadın, erkekse bir erkek bedeni beliriyor gözümün önünde kâğıt torbanın hışırtısının ilham ettiği. Canlandırır canlandırmaz hoşlanmadım her ikisinden de.  Kadın işveli. Adam kurnaz. “Dil eksikli bir şeydir. Her zaman düşündüğümüzden azını söyleriz.” Diyor tok bir sesle. Beni Sartre ile tavlayacak! Torbada günlerdir aradığım, “ göğe bakma durağı” tişörtümü bulmamla bölünen, bana bak efendi ben o kadar kolay lokma değilim çıkışmam saman alevine dönüşüyor. Kadından da haz etmiyorum ama bu adam enikonu sinir bozucu. Neymiş efendim; bu kadın veya adam, hangisiyse işte, olmazlığını çok çabuk kabul ettiği bir sevdanın öznesinden saklanırken bir yandan da uzaktan ama içlice, o öznenin hayatının tutkulu bir izleyicisine dönüşecekmiş. Dönüştüğü şey olmanın acısını taaa şurasında hissederken, asıl sevdasının taa şurasında hissettiği acıyı çeken kendisine yönelik olduğunu en çok kendisinden gizleyecekmiş. Ben bu kadar uzun cümleler kuramam bir kere, diye itiraza hazırlanıyorum. Tişörtün altından çıkan defter sesimi kesiyor. Koltuğa çöküyorum, henüz kapağını açamadığım defter kucağımda. Eski hikâyelere dalıp giderse beni unutur bu serzenişi işveli kadından geliyor. Sahici bir hikâyenin eskimeyeceğini kime anlatırsın? Kimseye bir şey anlatmak zorunda değilim, defteri açıyorum. Gövdesi hırpalanmış bir kalemin kâğıt üzerinde çıkardığı hışırtılı sesin hatırası, ilk sayfasına not alınmış başkasının sözünün büyüsü, esamesi kalmamış bir öfkenin teni okşayan yalazı, sabaha ulaşan gecelerin o ağır yorgunluğu bir bir çıkıyor sayfalar arasından, kucağıma oturuyor. Çoktan hazır, en çok benim sevmeyeceğim, bir yeni öykünün sevimsiz kahramanını silikleştiriyor. Kucağımdaki kalabalıkla odanın kalabalığına bakıp gülümsüyorum. Kitaplığın köşesine sıkışmış diğer çorap tekini tam da o sırada, gülüş yüzüme yayılırken, görüyorum.


Mey



21 Temmuz 2017 Cuma

Baykuş Vesilesi…

Kapıyı zorluyor. Bu uyuyamamalar, bu tavşan uykuları ondan. Bir parça dalar gibi olduğumda görüntüler işgal ediyor, göz kapaklarımın altında uykuya ait olması gereken alanı. Kendisini hiç görmediğim ancak ötüşüyle uyur uyanıklığımın fon müziğini eksik bırakmayan baykuşun sesi de cabası. Babamın birkaç metre uzağına gömdükleri, traktör kayışıyla kendisini asan on sekizliğin mezarına koydukları tişörtün turuncusu oluyor bazen bu işgalin ön saflarında; kiminde çardağın altında okurken begonvilden kendilerini bırakan miadını doldurmuş pembe çiçeklerin düşüşlerine dalıp giden bakışlarımın sevinçsizliğe alışmaya meylinin fotoğrafı, kiminde de hüznünü gizlemede beceriksiz annemin yüzündeki o eğreti gülüş. Uyanıyorum. Sersem sepelek bakakalıyorum yattığım odanın tavanına. O ara dağdan gelen esinti, nemden bunalmış tenimi ferahlatır gibi oluyor. Zorlanan kapıya sımsıkı dayanışıma anlam veremiyorum. Kalkıp balkona çıkıyor, bir sigara yakıyorum. Önümde limon ağaçlarından bir deniz. Aşağıdaki ağaçların,  titrek gölgesiyle dövüşen yapraklarını kendime benzetip üzülüyorum. Sonra üzüntümle dalga geçmemek elden gelmiyor. Biraz gülüyorum kendime, biraz direncimin anlamından şüphe duyuyor, biraz da cırcır böceklerine söyleniyorum. Buralarda yeni peyda olan, ötüşü çirkin baykuş cevap veriyor söylenmelerime. Sen de nereden çıktın diye fısıldıyorum önümdeki karanlığa. Banyoya geçip yüzüme su çarpıyor, yatağa dönüyorum birkaç saat için. Günleri anımsayamasam da gecelerin böyle geçtiğinden çok eminim.

Kapıyı zorluyor. Her gece bir öncekinden daha güçlü, daha kararlı. Mişkin’in Mektupların Romanı’ndan bir cümlenin belleğimden çıkıp yarı bilinçli zihnime gelmesiyle aynı ana denk geliyor ürkek uykumdan uyanışım bu gece. Saate bakıyorum : 01:46. Bir saat önce girmiştim oysa yatağa. Taze mezarların baş ucuna konulan beş litrelik içi su dolu pet  şişelerin görüntüsü canlanıyor zihnimde. Her ziyarette defalarca doldurulup, sıcaktan kuruyarak çatlamış mezar sulanıyor. Sonra şişe, mutlaka dolu olarak, bırakılıyor bir sonraki ziyaretin ilk tüketimi için. Bunu neden yaptıklarını – yaptığımızı – sorup duruyorum kendime. Mantıklı bir cevap bulamıyorum. Yüksek sesle sorup, annemi incitmeye ise cesaretim yok henüz.

Kapıyı ben yaratmadığım gibi, kapatan da olmadığımı düşündükçe, şimdi olan bu zorlama belli belirsiz bir isyan duygusuyla direnmeme neden oluyor, biliyorum. Ceremesini çekmek de uykularıma kalıyor. Uyandım bir kez, efendilik bende kalsın, kaçıp gitmiş uykunun peşine düşmeyeyim düşüncesiyle telefonu elime alıyorum. Posta kutuma düşmüş yeni bir haber. Bir yazının haberi. Çoktandır tıklayıp okumak içimden gelmiyordu bu yazıları. Bu kez kendiliğimden elim gidiyor metni açacak linkin üstüne. İçimden kendini belli etmemek için çabalayan, heyecan benzeri bir şey yükseliyor. Bu, kapını marifeti işte. Biliyorum. Diklenmeden çoktan açılmış sayfadaki yazıyı okuyorum. Sonuna kadar. Çabucak bitiyor. Kötü bir şey düşünmüyorum yazıya dair, iyi bir şey de. Belki de, anlamadım diyorum. Yine de bazı yazıları okumaktan duyduğum pişmanlık yükselmiyor içimde.

Hay kapı gibi senin, diye söylenerek kalkıyorum yataktan. Balkonu es geçip alt kata iniyorum. Verandaya çıkıp oturuyorum. Tom McCarhty’nin Saten Ada’sını düşünüyorum biraz. Roman için aldığım notların bulunduğu defterin nerede olduğu sorusu düşüyor aklıma. Geveze baykuş bir an için bile susmuyor o ara. Bu gece enikonu dertli olmalı ki, aralıksız bırakıyor sesini gecenin diğer seslerinin arasına. Defteri bulmayı geciktirme arzusuyla bacaklarıma sinek ilacı sıkıyorum. İlacın kötü kokusu genzimi yakıyor. Saten Ada’nın büyük bir kinaye – insana dair devasa bir kinaye – olduğunu düşündüğümden almıştım o notları. Defterin varlığının başka bir alt ve asıl nedeni yoktu. Çünkü kapı vardı – kendi kendine oluşmuş ve şaaaak diye kapanmıştı yüzüme. Doğrusu, umurumda olmamıştı. Açma çabasına da girmemiştim. Kapı tavşan, ben dağ. Ama şimdi kapıyı zorluyor. Tavşanın kibri belki, belki de dağın içini oyan o kopkoyu duygu. Baykuşun sesi diğer sesleri bastırırken oturduğum yerden Saten Ada’dan sonra aldığım Kağıt Ev’e ilişkin notları anımsamaya zorluyorum kendimi. Ve hiç esmiyor oturduğum sürece. Nemden parıldayan tenime rahatsızlıkla bakıyor, bırak defteri bir duş al diye ayak sürüyorum. Domuzluğum – ki beterdir – tuttu, biliyorum. Defterin yeri bal gibi aklımda. Ve kapı, hiç yapmadığı kadar zorluyor.

Baykuş susarsa, kalkıp defteri alırım diyor kumarbaz yanım. Susmayacağına çok güvendiğimden blöfü görmeye meyilliyim. Yatakta okuduğum yazıyı düşünüyorum alttan alta. Çay makinesinde akşamdan kalan çay duruyor. Çoktan bayatlamış çayı kesiyorum. Birkaç begonvil yaprağı yere doğru süzülüyor o anda. Bayat çaya fit olmakla kalkıp bir kahve yapmak arasında kararsızken; uzanıp mandalina ağacından henüz olmamış, küçürek bir mandalina koparıyorum. Seçenek olmayanı seçeneğe dönüştürmek geçici bir haz  o esnada. Bir bıçak, biraz tuz. Mutfakta ayak üstü emiyorum ortasından ikiye böldüğüm mandalina parçalarını.

Kapı zorluyor. Arkasından usulca çekiliyorum. Kapatmadığım bir kapının gönüllü, bir parça da celbi açılışını izliyorum; mandalinanın ekşisi ve tuzdan yanan dudaklarımı yalarken. Çünkü baykuş susalı epey oluyor. Çünkü defterin yeri buz gibi aklımda.


Mey



6 Haziran 2017 Salı

On Dakika…

                                                                                                                 Babamla.

Duramıyorum burada, diyorsun Seçil’e. Duvarlar üstüme üstüme geliyor. Babama gideceğim. Kalan son iki ders ve seni şehre indirecek araç ayarlanıyor. Hem kan vermem lazım, diyorsun kendine. Dün geceden borçlu kaldık kan merkezine. Borçlu kalmaktan haz etmezsin, babadan miras bir ilke. İçindeki huzursuzluk, göğsünün üstün o ağırlık yol uzadıkça uzuyor. Hırsını ellerinden almışsın, parmaklarında umursamadığın bir sızıyla iniyorsun hastanenin önünde. Önce anne bulunmalı. Ya hastanenin bahçesindedir ya da yoğun bakımın önünde. Kimsenin perişanlığını düşünecek halde değilsin. Merhametinin tek adresi var. Yine de bulduğunda anneni, için yanacak haline. Sen eve git, biraz dinlen diyeceksin. Ben buradayım. Kardeş de gelir çok geçmeden.

Şansını denemeye karar veriyorsun, kan vermeye gitmeden önce. Cebine para sokuşturduğun hasta bakıcı oradaysa içeri girmene birkaç dakika için izin verecektir. O cebe sokuşturma meselesini akıl edene kadar geçen zamanda adamın nemrutluğunu hatırlıyorsun o anda. Yoğun bakımın önünde bekleşen hasta yakınlarından biri kulağına fısıldayıvermişti. Nasıl yaparım? Yaptın ama. O günden sonra içeri girmek kolaylaştı. Merdivenleri hızlıca iniyorsun bu kez seni tanıyıp tanımayacağının merakıyla. Dün tanımamıştı hiçbirinizi. Adam tek kelime etmene izin vermeden, bekle diyor. Biraz bekle, alacağım içeri. Bekliyorsun. Son kırk gündür beklemekten başka bir şey yapmadın. Kapıyı açıp eliyle içeri girmeni işaret ediyor. Çabucak dalıyorsun yoğun bakıma. Diğer hastalara bakmadan, hedefteki yatağa doğru ilerliyorsun. İçinde bir yakarma. Bugün beni bilsin!

Uyuyor. Yumruk yaptığı elleri sinesinde. Durumun ne kadar ciddi olduğuna henüz aymadığınız o günlerde, o uyuma pozisyonuna çokça gülmüştünüz kardeşinle. Şimdiyse… Sesleniyorsun. Duymuyor. Bir kez daha. Üçüncü de açıyor gözlerini. Hafif şaşalamış. Uzunca bakıyor yüzüne. Sonra başını çevirip tavana dikiyor gözlerini. Küçücüktün, diyor. Tanıdı seni. Sevinç yalıyor içini. Öyle seviyordum ki seni, öyle güzeldin ki. Hepinizi çok seviyorum. Ağlayamazsın. Onun yanında olmaz. Ben de, diyorsun. Düzeltmelisin. Biz de seni çok seviyoruz. Artık yeter, dediğini işitiyorsun. Seni duymamış besbelli. Bakışlarını tavandan ayırıp sana bakıyor. Tereddütlü gibi. Sonunda karar verip, bir sırrı bildiğini söylüyor. Bana da söyle diyorsun. Ben de bileyim. Kelimelerim yok ki, diyor. Bunu bilirsin işte. Anlatacak sözcüklere sahip olamamanın anlamını bilirsin. Yine de zorlamalı kendini. Israr ediyorsun. Nafile. Uyudu. Doktor gelip seni çıkarana kadar durup izliyorsun. Doktora çıkışacak gibisin. Vazgeçiyorsun, saat altıda ziyaret var. Tekrar gelirim, Sibel de gelir diye avutuyorsun kendini.

Kan merkezinden çıktığında arıyor kardeşin. Bahçede buluşuyorsunuz. Heyecanla konuşmanızı anlatıyorsun. İkiniz de tutuyorsunuz kendinizi. Ziyaret saatinde ilk giren olmak için anlaşıyor kardeşin seninle. Tamam diyorsun. Saat altıyı bekleyeceksiniz hastanenin bahçesinde. Sigara ve çay eşliğinde, korkanı, ondan daha çok korkanın avutmaya çalıştığı cümleler kuracak; yoğun bakımın önünden tanıdığınız diğer hasta yakınlarıyla selamlaşıp, hâl hatır ve hastalarının durumunu soracaksınız. Saatin altı olmasına ne kadar kaldığını hesaplayarak geçireceksiniz zamanı. Beş buçukta çalıyor telefonun. Yoğun bakımdan çağırıyorlar. Kan yetmedi herhalde diye avutacaksın kardeşini oraya doğru koştururken. Doktor kapıda karşılıyor sizi. Yüzündeki ifadeden anlıyorsun o gün saatin altı olmayacağını. Hayatın boyunca, on dakikalık bir zaman diliminin varlığına minnettar kalacağını anlamana ise daha vakit var…


Mey




23 Nisan 2017 Pazar

Rüya Misafiri…

Anlatırken bir yandan da gösteriyordu. Tüm bedeniyle. Bildim bileli böyle biriydi. Söze bedenini şaşmaz bir başarıyla ekleyebilen o nadir insanlardan. Sözün tek başına yeterli olacağına güvenemediğinden mi böyleydi, yoksa dili öğrenirken bedenin vurgusunu da baştan keşfetmişti de ikisini ayrılmaz mı sanıyordu, hiç emin olamadım. Bildiğim, onu yalnızca dinlemezdiniz dinlerken izlemek de zorundaydınız.  Salt jest ve mimiklerden söz etmiyorum.  Söylediğiyle uyum içinde şekillenen,  hangi uzvun hangi sözü taçlandıracağının çalışılmamış kendiliğinden hareketinden dem vuruyorum aslında. Bu doğal yetinin kendisini dinleyendeki yansımasını, özellikle de ilk kez karşılaşıyorsa, izlemek ise başlı başına bir deneyimdi.  İzlemeye de zorlayan bir dinleme, kısa süre sonra dinleyicinin de kıpırdanmasına neden olmaya başlardı. Başlar yana eğilir, kollar hareketlenir, beden eğilip bükülmeye başlardı.  Konuşması melodikti ve nerede vurguyu ne şekilde yapacağını bilen bir ustalık taşıyordu.  Onu, dinlemeyi / izlemeyi, severdiniz. Bir süre sonra sizi yorgun düşürse de, bıktırsa da, sözün ve bedeninin devinimlerinin arasına gizlediği anlamı yakalama çabasından helak da olsanız, hoşunuza giderdi onunla olmak.  

Uzun yıllara dayanan dostluğumuz göz önüne alındığında duruma çoktan alışmış olduğum düşünülebilirse de, alıştığım yoktu. Her karşı karşıya gelişimizde, sohbetin ona düşen kısmını hayranlıkla izleyen olma durumum değişmiyordu. Sık görüşmememize karşın, birbirimizi hayatın kendine özgü hay huyu içinde yitirmemeye özen gösteriyorduk. Birkaç ayda bir, bir araya geliyor; anlatıyor, dinliyorduk. Ben izliyordum bir de elbette.  Geçende aradı. Özlediğinden dem vurdu. Oturalım mı? Oturalım. Sözleştik. Sesindeki burukluğa telefonu kapattıktan sonra ayabildim.  Nesi var acaba, düşüncesini uzatmanın âlemi yoktu, onu görene kadar bekleyecektim nasılsa sorunun cevabını alabilmek için. Sözleştiğimiz gün buluşamadık, bir mecburiyet çıkmıştı. Ona mı yoksa bana mıydı, şimdi hatırımdan çıkmış. Derken bir iki ay daha geçti aradan, sözleştiğimizi de telefon konuşmasının sonrasında meraklandıran sesindeki burukluğu da unutmuştum iş güç derken. O ara hayat biraz karışmış olmalıydı. Yaşamak süregelen ve gitmeyen bir karışıklığın içinden çıkmaya çabalamakla ilgili bir şeyse de, sözünü ettiğim süreç giden zamanı aratır nitelikte olmalıydı. Ara sıra aklıma düştüyse de elim varmadı telefona, aramadım. Ondan da ses seda çıkmadı. Sonra karşılaştık.

Yorgun görünüyordu. Şurada bir yerde oturalım, dedi.  Yorgun değil de bıkkın, diye düşündüğümü hatırlıyorum oturabileceğimiz sakin bir yer ararken.  Yürürken yan gözle onu süzüyordum, her zamankinden sessiz, dünyaya bakışı parıltısız, omuzlarında görünmeyen bir yük taşıyormuşçasına çökkün görünüyordu. Meraklandım tabii. Neyin var, diye sormak için oturmayı bekleyecek kadar sabırlı değildim. Konuşuruz, dedi. Aklında bir yer varmış gibi etrafına bakınmadan yürüyordu. Sonra sokağı tanıdım, gittiğimiz yeri bildim. Orası duruyor mu hala, diye sordum. Başıyla onayladı.  Eskiden sık gittiğimiz bir kahvehaneydi, ara sokakta olduğu için genelde tenha olurdu ve çayı da idare ederdi. Kahveye ulaşana kadar konuşmadık.  O önden girdi, cam kenarındaki masalardan birine yöneldi. Çay ocağının önünde duran garsona seslenerek çay isterken parmaklarıyla sayısını gösteriyordu. Sandalyeleri çekip oturduk. Cebinden sigarasıyla çakmağını çıkardı. Kaçamak bir bakış attı benden yana ve sigarasını ateşledi. Ardından paketi bana doğru itti. Parmaklarının hafifçe titremekte olduğunu o sıra fark ettim. Sigarayı bırakıp yüzüne baktım. Sana ne oluyor?

Çaylar gelince anlatmaya başladı. Uyuyamıyorum diyen sesine gözlerini ovuşturan parmakları eşlik etti. Uyusam da hep aynı rüya. Bakışları karardı bunu derken. Enikonu merak sarmıştı beni, sorarsam hızını keseceğimi bildiğimden kendimi tuttum.  Uykuya dalar dalmaz onu görüyorum, dedi. Kimi? Beyaz Mantolu Adam. Kim kim? Eliyle üzerinden düşen pantolonu bir kemerle, yok kemer değil ip galiba, iple bağlama hareketi yaptı. Hareketi görür görmez o ilk cümle geliverdi gözlerimin önüne: "Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu."  Sen, ne? Nasıl Yani? Hani bizim… Zihnime doluşan ve aynı anda hepsini birden sormaya çalıştığım tüm soruları evetlercesine başını sallıyordu o sıra. Beni bırakmıyor, dedi. Elleriyle yakasına sıkıca yapışmıştı. Konuşamayacak kadar şaşırmış olmalıyım ki, açık ağzımdan ses, herhangi bir ses çıkarmayı başaramıyordum. Az önce yok saydığım sigaraya kendiliğinden uzandı ellerim. Üst üste çektiğim nefeslerin ardından sorabildim: O olduğundan emin misin? Bunu sorma bile, jesti geldi karşılık olarak. Düşünmeye, daha çok anımsamaya çalışmak için zihinsel bir çaba vermeye başladım. Beyaz Mantolu Adam!  Yüksek sesle diye uyardı beni çabamın farkına vardığında, ince parmaklı elleri havada daireler çizerek yükseliyordu aynı anda. Bir an ellerine dalıp gidecek gibi olduysam da, kendimi topladım. Cümleler kendiliğinden dökülmeye başladı ağzımdan:  Sessiz bir anlatıcıdır Beyaz Mantolu Adam. Bu sessiz anlatıcı, beyaz bir kadın mantosunu sırtına geçirip, kıçından düşen pantolonunu bir sicimle bağlayıp, ayaklarını sürüye sürüye bir insanlık durumunu hiç konuşmadan "bakın la bakın",  hatta "anlayın la anlayın" diye haykırır adeta. Bu edilgen anlatıcının inatçılığının belli belirsiz sezildiği tek an, beyaz mantoyu edinmekteki ısrarıdır, ha bir de beyaz mantosunun eteklerini kaldırarak, "nasılsa fazla ileriye gidemez" denilen yerde ileri gitmesidir. Fazlaca ileri gitmesidir. O ileri giderken senin de için geri geri çekilir hayat karşında. Ben konuşurken o da bedeniyle eşlik ediyordu adeta. Ona bakarken düşüncelerimin dağılıp gitmesinden endişe ettiğimden hızla sürdürdüm aklıma doluşanı söze dökmeyi. Onu anlamaya başladığında, içini içine der top edip yine içine sokuverir. Burada susmalıydım. Sustum.  Öyküyü yalnızca bir kez okudum ben, dediğini duyduğumda omuzlarımı silktim. Bir kez yeterliydi bana kalırsa. Ama neden onun rüyası, diye düşündüm anlamsız bir imrenme duygusuyla. Ne düşündüğümü anlamış gibi, hiç bilmiyorum dedi.  Sende bir şeyler fazla ileriye gitmeye meylediyor olmasın, deyiverdim. O esnada kahvehaneye doğru yürümekteyken onda dikkatimi çeken hali düşünmekteydim:  Her zamankinden sessiz, dünyaya bakışı parıltısız, omuzlarında görünmeyen bir yük taşıyormuşçasına çökkün… Biraz daha dikkatle baktım haline. Kilo kaybetmiş görünüyordu, yüzünde görmeye alışık olduğum canlılık silikleşmiş, handiyse parıltısını kaybetmişti.  İster istemez aklıma düştü: " Geniş bir meydanda otobüsten indi. Küçük bir boyacı, sandığını koydu yanına. "tozunu alalım mı abi?" dedi. Ayağını özenle koydu sandığın üstüne; sargıların arasındaki kirler, beyaz bir fırçayla özenilerek temizlendi. Sonra, güvercinler için mısır aldı; kollarını iki yana açarak serpti kuşlara. Parkın girişindeki duvarın üstünde oturan kasketli bir genç, yanındakine, "put gibi olmuş, şuna bak," dedi. "Çarmıh," diye düzeltti öteki. Güldüler."

Aklımı yitiriyor gibiyim, dedi ve yana eğdiği başından uzaklaştırdığı elinin melodik hareketiyle kendisinden uzaklaşan aklını pek güzel tarif etti. Gülecek gibiydim. Gülme, diye uyardım kendimi.  Dünyaya diyeceğini bedeniyle diyen bir adamın, yine bedeniyle isyan eden bir adamı rüyalarına konuk etmesi o kadar şaşırtıcı gelmemeye başlamıştı. İçimdeki haseti bastırmayı başarmış olmalıydım. Uzunca konuştuk, rüyalarının anlamının ne olabileceğinden bahsedip, bir uzmana görünmenin akla yakın olup olmadığını tartıştık. Sonunda akıl edip sorabildim: Ne yapıyor, ne oluyor peki rüyanda? Bir an söyleyip söylememe arasında ikircikli kaldığını ancak ben anlayabilirdim. Nasılsa söyleyecekti, bekledim. Beyaz mantosunu, dedi. Omuzlarına bir ağırlık yüklenmiş gibi söyledi bunu. Beyaz mantosunu zorla omuzlarıma bırakmaya çalışıyor. Anlayışla başımı sallayıp, Elizabeth Bennet’in de benim rüyalarımı sık sık doldurduğunu ona şimdilik söylememeye karar verdim. İnsan, nasılsa, alışıyordu. O da alışacaktı. Çayların parasını ödeyip çıktık. Vedalaşırken put gibiydi. Arkamı dönüp uzaklaşırken içimden “ çarmıh” diye düzelttim.


Mey



22 Nisan 2017 Cumartesi

İlinek...

Geceler gelip geçiyor
içimden.
Görüyorsun. Görüyor ve benden geçeni
güne ekliyorsun. Azalan çoğalıyor böylece.
Artan eksiliyor.
Gecenin kuytusunda yüzümden düşen maske, senin aynandan yansıyor.
Yüzüm yüzün.
Günün gecem.
Yüzün yüzüm. Sırrın ayanım.
Bölerek karşıtını ve içinden geçerek zıt olanın;
olduğun
ve
olduğum şey oluyoruz. Bir ve çok. Var ve yok.
Biz.
Geceler gelip geçiyor içinden. Görüyorum
Görüyor ve sabırla günü bekliyorum.


Mey