5 Ağustos 2020 Çarşamba

Öykü Bu


Atları salmışlar…
Yol uzayacak gibiydi. Yolun kendisi uzamaz. Yolu alan varışı geciktirir olsa olsa. Yavaşlar, duraksar, oyalanır, geriye bakar, geride kalandan medet umar kimileyin. Yolun suçu yok, yolda olan da suçlanabilir mi, değişir.

Vakitlice çıkmalı, diye düşünmüştüm. Öyle ya, sıcağa kaldın mı çekilmez olur yol da yolculuk da. Gün doğmadan uyanmalı ve yola düşmeli. Annemin demesiyle, gece yatmayı sabah kalkmayı bilmeyenlerden oluşumu hesap edememiştim her zamanki gibi. Kalk, kalk öğle oldu! Çarçabuk hazırlanma, aceleye getirilmiş bir çıkış, acelenin evde unutturdukları. İpinden koparılmış tazılar gibi şehri terk ediş. Trafik kilitlenmeye yüz tutmuşken il sınırını geçiş. Sonra, yolun tenhasında geceyi de içine alacak uzun mu uzun bir gidiş.

Gidesim yoktu aslında. Çok önceden planlanmış bu yolculuğun başlangıç zamanı yaklaştıkça isteksizlik büyümüştü içimde. Götürülecekleri hazırlayışı ertelememden belliydi canım yol çekmiyor, evden çıkmaksızın geçen günlerin serilişini bırakıp gidesim gelmiyordu. Vakit geldi, enikonu zorladım kendimi ve işte yoldayım. Şehri çıkar çıkmaz isteksizliği yenip, arkama yaslanarak müziğe ses verdim. Alabildiğine uzanana bozkırları geçeceğim önce, ardından biraz yeşillenecek geçtiğim yollar. Kalabalıktan uzak, tenha ve çayı bozulmamış uğraklar bakınacağım birkaç saatte bir. Neşeli şarkılar dinleyeceğim eşlik etmeksizin ve yanıma almayı unuttuğum eşyaların listesini uzatacağım zihnimde. Ardımda bıraktığım büyüklü küçüklü kentleri mekân tutmuş öyküler kuracağım, uyku bastıracak derken, kenara çekip gözlerimi kapatırken atları düşüneceğim.  Böyle böyle azaltacağım yolu.

Atları

Azar azar ölüyor istek. Pis çağ, ondan. İnsandan vazgeçiliyor ilkin. Kendine uzanacak bir vazgeçiş yolu yürüyorsun günbegün. Haber tiksintisi ile başlıyor, sosyal medya denilen şey büyütüyor iğrenmeyi, sokak insan demek, her yabancı tehlike. En savunmasızlara yükleniyor kötülük. İzlemesi sana işkence. Kimseye inanasın gelmiyor. Arapçadan geçme siyaset sözcüğü, seyisat’tan geliyor. Aynı mekânda uyuyamaz atlar, haz etmezler dar alanları paylaşmaktan. Ondandır her birini ayrı bölmeye koyarlar haralarda. At gibisin kardeşim! Seyisinin kokuşmuşluğu her yerinde.

Atları Salmışlar

Sivrihisar’ın sivri olan ucu görünüyor uzaktan. Arka koltukta taşıma kutusunda hapis kedi cılız bir itiraz nidası veriyor. Yatıştırıcı olduğunu umduğum bir sesle avutmaya çalışıyorum kediyi, taşıma kutusunun imgesi sesimde yalan bir tınıya dönüşüyor. Kendi yalanını yakalamışların utanmaz olmayı öğrenmeleri işten değildir, utanmıyorum. Şoförler Odası’nın bir tesisi olacak şuralarda bir yerlerde, çayı iyiydi. Kaçırmamak için dikkat kesiliyorum. Azı gitti çoğu kaldı yolun. Yol yürümek öğretir, diyen biri vardı sanki. Omuz silkiyorum, kimdi hatırlayamayınca. Yürüyen mi kaldı? Allah vere de adamlar çayı bozmamış olalar’dan başka bir şey düşünecek halde değilim. Hal mi kaldı? Kedi sesleniyor, sesine sesleniyorum, ne varsa sesimde topu yalan dolan.
Çay kötü. Kaynamış, kaynamış kendi olmaktan çıkmış. Maskeleri çene altında insanlar safları sıklaştırıyorlar. Kaptığım gibi sepeti kaçar adım yoluma düşüyorum.

Atları…

Ne vakit birileri anlamsızlıktan dem vursa, hâkim olamıyorum kendime, hermeneutik sözcüğünü binlerce kez yineliyorum zihnimde. Sevgili Hermes, az öte git. Kültüre dayalı (kadınları, çocukları hayvanları ); tarihe dayalı ( diri yakılanları, bombaları, ölmeye yatırılanları); deneyime dayalı ( yalancıları, korkakları, kibirden önünü göremeyenleri) hermeneutik bir bataklığa gömme alışkanlığındandır anlamın metan zehirlenmesi. Eğer çarpıcı bir dizeye denk gelirsek biraz daha derin bir düzeyde anlayışa ihtiyacımız olur. Dizeleri yorumlarken bir bütün olarak şiir anlayışımız değişmeye ve bundan dolayı kavrayışımız derinleşmeye başlayabilir. Bu duruma “hermeneutik döngü” adı verilir. Rica ederim.

Atları salmışlar…

Herkes Afyon’da mola verir. Yolun yarısı. Teğet geçelim, dedim kediye. Gün çekilirken denize gireriz. Gözümde büyüyor yol. Yolun kendisi uzamaz. Yolu alan varışı geciktirir olsa olsa. Yavaşlar, duraksar, oyalanır, geriye bakar, geride kalandan medet umar kimileyin.
Geride gözüm yok oysa.
Atları salmışlar, çölü büyütmüşler. Hermeneutik bir tiksinti bırakmışlar.
Geride kalan ben, varan ben’e lüzumuz bir göz kırpış oldum olası. Neyse ki atları 

Mey



12 Mayıs 2020 Salı

Kabuk

Kabuğunun ardına sinmiş yara,
sokak, gerçeğin kiri.
Kaldırma sakın kabuğu, bırak gitsin altındaki irin inebildiği kadar derine.
Sonra yarıştır zihnindeki irini uzvundakiyle
Bak çağ kazandı.
Tiksinene
kadar yinele bunu: çağ kazandı, gün kazandı, sokak kazandı.
Sonra yut safrayı, koş " avm " ye.
Koş ve önüne çıkan ilk gerçek artığına haykır bunu: Düşün kadar konuş!

Mey / Melek Ekim Yıldız




3 Mayıs 2020 Pazar

Chopin Sabahı


Nicedir bir öykü yakmadın, dedim kendime. Sabahtı. Sabahın erkeni. Balkona çıkmıştım, bahçe yeşermiş, ağaçlar baharmıştı epeydir. Sabahtı diye sessizdi hem. Çok oldu öyküyü yakmadım, diye düşündüm yine. Öykü okudum ama. Düşündüm de. Kurup bozduğum da oldu. Köstebek misali çukurlar açtım sağa sola. Nasılsa bir gün içini doldururum diyerekten yüreklendirdim kendimi. Bahçe çok yeşil, gözümü alıyor rengi, karşıya sıralanmış benimkinin eşi evler ıssız görünüyor gözüme. Balkon onların giriş kapısına bakıyor, neyse ki ağaç çok. Görünmüyorlar. Issızlıkları işitiliyor ama. Ben çıkınca kediye cesaret geliyor. Enikonu alçak olan balkondan atlayıveriyor otun böcüğün içine. Bir başka erkek kedinin yolu düşmese bari bizim buraya, diye geçiriyorum içimden. Yüz yüze durup, kabardıkça kabaracak, kendi dillerinde diklenecekler birbirlerine, ben bir telaş balkondan atlayıp bizimki zarar görmeden yetiverme derdine düşeceğim. Sokakta yaşayanlar kavgaya alışıklar, benimki de tam dayaklık. Ama erken. Kediler de çıkmamışlar piyasaya. Tadını çıkarsın saksağanların peşinden koşturmanın diye bırakıyorum gitsin.

Chopin sabahı. Öyle. Ağır, ince ve hafif serin. Zihnimde bir el basıyor notalara. Hafif bir üşüme geliyor o anda. Kaç zamandır öykü yakmadın, diye geçiriyorum içimden yine. Uyudun, rüyaladın birbirinden karmaşık. Yedin, içtin, korktun, güldün, üzüldün, okudun, izledin, çalıştın, uyandın, düşmedin hiçbir rüyanın peşine, tiksindin sokakta yaşanan günden, ne olacak böyle diye sordun, boş verdin, sustun, hamur mayaladın, süt kaynattın, yoğurt tuttun, anneni ve kardeşini merak ettin, kızının boynundan öptün. Ama kaçtın öyküden. Zamanı değilmiş bahaneleri, neyin öyküsü bu korku hayatının içinde sızlanmaları, tiksintisi eksik değil seni çevreleyen yaşamın. Öğürme ve yutma.
Kedi oradan oraya zıplıyor uçuşan bir şeylerin peşinde. Uçuşan şeyleri kovalamanın keyifli olduğu geçmiş günler geliyor aklıma. Sırıtıyorum. Şimdi, sabahın dibinde nereden çıktı bu? Kalk bir çay koy, diyor güne başlamaya meyilli yanım. Az dur. İyi böyle. Birazdan güneş yükselecek; yakındaki, karşıdaki, iki yandaki evler uyanacak. Kıpırtılar, içerisi havalansın diye pencere açmalar, belki balkonlara, bahçelere çıkmalar başlayacak. Sokak kedileri benimkinin peşine düşecek, Chopin sabahı bitecek. Sonra gün, hip hop.

Öykü yakmadın, çünkü düşmanlaştın diyorum bu kez acımasızca kendime. Çok düşmanlık biriktirdin içinde. Bak yine sırıtıyorsun. Bunu reddedemem. Ne zaman fark ettim, bu ne hınç diye sordum, çoktan ölmüş gitmiş adamlara bu kin nereden çıktı? İlk kime diş biledim? Uyar’dı galiba. Okuyordum, okuduğumu ilk kez anlamış gibi sarsılmıştım, sonra bir şirretlik çöktü üstüme. Söylendim, söylendim, attım gitti kitabı elimden. Arkası geldi sonra. Biraz Süreya’dan tiksindim, biraz Anday’a delirdim, Cansever’e de epeyce ilendim galiba. Evlerden uzak, dedim ve şiiri yıktım içime. Moloz yığını söz, azıcık hava yükselse göz gözü görmüyor ve ben diş biliyorum körleşmeme.

Chopin sabahı ve az kaldı, tek notaya daha basmayacak o el. İçeri girip çay suyu koyacağım ocağın üstüne ve zihnimin uzak köşelerinde yeni çukurlar açacağım, ağzımda ıslık: Nocturne. Düşmanlığım baki.

Mey



23 Mart 2020 Pazartesi

Hastanede


Hastane sözcüğü ile soru işaretinin zihninde yan yana geldiği sırada Kurtuluş Parkının kuytusunda bulduğu bir banka uzanmış, inecek karanlığın beraberinde getireceği, teninde yangına dönüşecek soğuğu bekliyordu. Bankta üçüncü gecesi olacaktı. Çöp konteynerinin yanında bulduğu mukavva kutuyu açmış ve tahta bankın üzerine sermişti. Sırtına aldığı eski battaniye de başka bir konteynerin dibinde bulup sevinçten havalara uçmasına neden olan hazine avından gelen ganimetti. Yine de üşüyordu. Hava soğuktu ve dışarıda geçirdiği bu gecelerin birini buz tutmuş olarak tamama erdirmesi işten bile değildi. Zihni çözüm aranırken, günlerdir gözünün önünde duran, gecenin karanlığını tüm odalarında yanan ışıklarıyla delen hastane binasına bakmayı sürdürmüştü. Oranın büyük bir kampüs olduğunu ertesi gün görecek, duyu deneyimi bilgiye dönüşecekti. Önce soru işareti belirdi, hastanelerin günün her saati sıcak ve aydınlık olduğu varsayımı sonradan geldi. Daha büyük bir soru işareti sırasını beklemeye sabrı yoklar gibi kendini belli etmeye başlamıştı. Girebilir miyim? Uzunca tarttı kafasında. Kurdu, bozdu, yaptı, beğenmedi. Bir daha. Yaptı, kurdu, bozdu, güvenmedi. Yeniden.

Gece vakti tenhalaşır sokaklar gibi hastaneler de. Muayeneye, tahlile, sonuç göstermeye, reçete yazdırmaya, hasta ziyaretine gelmişler çekilir akşamın oluşuyla. Üst katlarda çok kişilik, şanslıysa tek kişilik odaların ıssızlığına çekilir şifa umanlar. Refakatçiler koridorlarda volta atıp uykuyu çağırırlar, nöbetçi hastabakıcılar, postalar, hemşireler, asistan doktorlar rutin döngülerinin arasında gözlerini yumarlar üç beş dakikalığına. Girişte bir iki güvenlikçi gireni çıkanı gözler. Giren çıkanın azlığı girmemesi gerekeni görünür kılar. Gece girilmez oralara. Yarın gider kolaçan ederim diye düşündü. Yarına çıkarsam elbet, dedi ardından. Erteledi sandı aklına gelenin olabilirliğini kontrolü ya, edemedi. İçi kıpır kıpır, umut yalıyor soğuğun yaktığı yerlerini şimdi. Umudun soluğunun sağaltıcı olduğunu unutmuş çoktandır, yok yere ısındım sanıyor budalaca. Şuncacık yol, git bir bak diyor içinde çok üşümüş bir ses. Git kolaçan et. Ne var ne yok?

Caddenin iki başını tutmuşlar. Biri İbn Sina, diğeri Hacettepe. İkincisi daha büyük görünüyor ve daha ışıltılı akşamın karanlığının altını çizercesine. Hacettepe’den yana dönüyor. Şehrin içinde küçük bir şehir gibi sıralanmış binalar, adlarını okuyor tabelalarına bakıp bakıp. Çocuk hastanesi, Erişkin hastanesi, Dişçilik fakültesi, Eczacılık Fakültesi. Tüm bunların arasına serpiştirilmiş kafeler, büfeler, oturma alanları. Çocuk hastanesini kafadan siliyor ilkin. Dişçilik ve Eczacılık fakülteleri de işini görmez. Erişkin hastanesinin iki büyük binadan oluştuğunu görünce umudu ısıyı hararete dönüştürüyor. Giriş kapılarının önünden bir iki geçiyor. Güvenlikçilerden biriyle göz göze gelmeyi istemediğinden çok oyalanmıyor. Yedi numaralı kapıdan girebilir girebilirse. Daha yeni gibi duran binanın girişi çok güven vermiyor. Kampüsü dolaşıyor usulca. Büyükmüş, diyor. Büyük gerçekten de. Üstelik belli noktalardan durup kente baktın mı; nasıl güzel, nasıl masum, nasıl büyüleyici görünüyor. Aldanmaz bunlara oysa. Kentin kalleşliğini çoktan belledi. Yine de nasıl güzel, nasıl masum, nasıl büyüleyici. Kampüs hem ağaçlıklı hem de bol bol bankı var. Hepsi göz ününde gibi dursa da ola ki bir kuytusu vardır, diye bakınıyor. Geceyi burada geçirip sabah erkenden yedi numaralı kapıdan girmenin yoluna bakmalı. İçeri girse, bir tuvalet bulup eline yüzüne bakılır hale getirebilse kendini, sonra keşfe çıksa koridorları, servisleri, her bir katı. Arayıp bulsa gece çöktü mü ıssızlaşan bekleme sandalyelerinin en kuytuda olanlarını. Yedi numaralı kapıdan geçiyor inine giden yol, bundan emin artık. Ağaçların arasında kalmış göz önünde olmayan bir banka yerleşmeye hazırlanırken, umutsuz bir aşkın adını çağırır gibi içinden zikrediyor: Yedi numaralı kapı. Yedi numaralı kapı.

Gün doğmadan açıyor gözlerini. Güçlükle. Buza kesmiş bedeninde her bir nokta. Alacalanmış göğe bakıyor, sonra uzaktan yedi numaralı kapının bulunduğu binanın siluetine. Tek tek hareket var kampüsün içinde. Henüz girmeye davranmak için çok erken. Beklemeli daha. Açlığın sızısı önce midesinde ardından zihninde. En son ne zaman doymuş hissettiğini bilmediğini anımsamanın da yeri değil şimdi. Kalkıyor ve donayazmış yerlerini sıvazlıyor donayazmış elleriyle. İleri geri yürüyor. Az dayan diyor, yedi numaralı kapının ardı üşümemek bundan sonra. Az daha dayan.

İki saat geçti geçmedi ana baba günü oldu kampüs. Tüm kent burada sanki, diye düşünüyor. Yedi numaralı kapının önünde ileri geri hareket ederken fark ediyor ki, davransa kimse onu durdurmayacak, nereye diye soran olmayacak. Kapıdan giren çıkan öyle çok insan var ki rahatlıkla aralarına karışıp girebilir içeri. Sonrası Allah kerim. Yine de o giriş anı sonsuzluğun içinden geçmek gibi geliyor ona. Bir el omzuna dokunacak, hop hemşerim nereye diyen bir ses duyacak, önüne set çeken bir üniformalıya toslayacak korkusuyla kalbi ağzında atıyor. Hiçbir şey olmuyor önce. İçeride. Asansörlerin yanında duran güvenlik görevlisinin dikkatini çekmesine, adamın kendisine doğru hamle yapmasına ramak kaldığını fark edince, en yakınındaki olduğu için sağdaki koridora atıyor kendisini. Mutluluk içinde kanat çırpan bir kuş. Ve kuş aniden maruz kaldığı ısının vücudunu pelteleştirdiğini haber vermek istercesine çırpıyor kanatlarını. İşte orada bir tuvalet. Dar atıyor kendini içeri tuvalet kapısından. Kabinlerin önünde içeridekinin çıkmasını bekleyen iki adam var. Musluklara yöneliyor ona bakıp yüzlerini buruşturduklarını fark edince. Aksini tanıyamıyor ilkin aynada. Müsvedde'm, diyor aynadaki aksine usulca. Anlatmaya kalksa anlatamaz insanlıktan çıkmış görüntüsünü. Düzeltebilirsen düzelt bunu şimdi. Saç, sakal birbirine karışmış. Pis enikonu. Üstü başı dökülüyor. Nasıl etsem, diye soruyor musluğa sarılırken. Su sıcak akıyor. Musluktan akan suyun tenindeki etkisi büyük bir şaşkınlık onun için şimdi. Öylece tutuyor ellerini akan suyun altında. Sonra gözü sabun kutusuna takılıyor. Durma şimdi. Ellerini, yüzünü, saçlarını. Temizleyebildiği her yeri temizlemesi dakikalar sürüyor. İçerideyim diyor. Su sıcak, bina sıcak. Şimdi keşif zamanı.

Dördüncü kattaki özel odalardan birinde kalan hastanın MR çekimi için götürülmesini fırsat bilip, odanın banyosunda yıkandığında hastanedeki dördüncü günüydü. Şampuanı kullandı ama adamın lifine dokunmadı. Kullanılmamış bir diş fırçası bulabildiğinde bir hafta geçmişti. Bir iki üst baş çaldığını saklamanın anlamı yok. Servislerde dolanıp, alınmadan hemen önce yemeğin yenilmeden bırakıldığı tepsileri kolladığı çok oldu. Geceleri C katının ıssızlığında uzandı kuytu koridorlardaki banklara. Hastaneyi devasa bir eve dönüştürmesi bir ayı buldu. 6. kattaki kalp damar cerrahi servisinin bekleme salonundaki sandalyelere oturup pencereden dışarıyı izlemeyi sevdi. Kentin ışıklarını, uzaktan görünen Atakule’nin heybetini, kafasını az sağa çevirince Anıtkabir’in göğe uzanan ışıltısını. Bir akşam yine o koltukta oturup dışarıyı izlerken gençten bir adam yanaştı yanına. Oradan buradan derken utana sıkıla derdini açtı adam. Babası yatıyormuş 621’de. Biliyorsun özel odalar dışında refakatçiye yatacak yer yok. Bir kuru sandalye. Her gece de kalamıyorum. Sen hep buradasın. Görüyorum. Kalır mısın babamla dedi. Para dedi. Yüz elli lira.

Böylece refakatçilik işi başlamış oldu. Hastasının yanında kalamayan ama onu yalnız bırakmaya gönlü razı gelemeyenlerin imdadı oldu kısa sürede. Kulaktan kulağa yayılır böyle işler. Akşam 19.00 – sabah 08.00 arası hiç tanımadığı hastaların başucunda oturdu. Tuvalete gitmelerine yardım etti kiminde, kiminde sürgüyü sürdü altlarına. Susadılar mı su verdi, uyudular mı pencereden dışarıyı, ışıkları, gelip geçen otomobilleri, damlarda gezinen kedileri, kedilerden kaçan kuşları izledi. Gecesi yüz elli lira. Güvenlikçilerle ahbap oldu, gündüz dolaşmalarından dönerken bir paket sigara alıp bıraktı masalarına, demledikleri çaya ortak oldu, başka refakatçilerin dertlerini dinledi. Servis postalarının çarşaf değiştirme, hastayı o tahlilden bu filme götürmelerine, odalardaki çöpleri boşaltmalarına yardım etti yerinde. Hemşirelerle, hastabakıcılarla şaka yollu cilveleşmeleri işe yaradı. Hastasının yanında kalacak birini arayanları ona yönlendirmelerinin altında kalmayıp çiçeklere, çikolatalara boğdu her birini. İçlerinden birine gönlü kayar gibi olsa, dur oğlum napıyorsun dedi kendine. Eskiden okuduğu bir şiiri mırıldandı usulca, susturdu arzunun arsız sesini.

Kurtuluş parkını gören pencerelerin önünde durup, bir zaman üzerinde uyuduğu bankı aradı göz kararı. Özlenir mi o rezillik dese de gün içinde gidip oturduğu oluyor o banka. Ya kalkmak istemezsem korkusu dipdiriyken içinde saatlerce oturup uzaktan hastaneye bakıyor. Sonra soruyor kendine: bir ömür geçer mi o hastanede?
Mey / Melek Ekim Yıldız

                                                      

4 Mart 2020 Çarşamba

Yüzbinbeşyüzbir’in Şarkısı


Gün gibi ortadaydı. Delilik. Diğerinde fark ettiğimiz ama kendimize konduramadığımız delilik evimize kadar sokulmuştu. Her birimizin aklı başka bir yana kaymıştı o günlerde. Delirmeye meylimiz bilinen bir şeydi. Artık kanıksamıştık da bu durumu, korkmuyorduk.  Balatayı sıyıranın ilk kim olacağı konusunda şakalar yapıyor, her birimiz bahsi diğerinin üzerine oynayıp, kazanacak olana ilişkin öngörülerimizi iddiaya dönüştürüyorduk. Ailece oturulan sofraların gizli ve açık gündemini diğerleri üzerinden yaptığımız psikolojik gözlemler oluşturuyordu. Annem, ağabeyimin ilk delirecek kişi olduğundan oldukça emindi. En küçüğümüz, benden yana umutlu olduğundan dem vuruyordu. Ağabeyim, en küçüğümüzün üstüne yatırıyordu neyi var neyi yoksa. Pek ses etmesem de gönlümden annemin adı geçiyordu. Belki de hepimiz çoktan delirmiştik de psikiyatrik teşhis yokluğundan diğerlerine fark ettirmemeyi başarıyorduk.

Ağabeyim, Eren, eşi onu terk ettiği gün başlamıştı kadın cinayetlerinin çetelesini tutmaya. İstatistiksel bir hobi olarak tanımladığı bu çalışması, bir süre sonra işlenen her cinayetin peşine düşüp, ayrıntılı hikâyeler biriktirmeye başladığında zıvanadan çıkmasını sağlamıştı bana soran olsa. Öldürülen kadınların fotoğraflarıyla doldurduğu odasının duvarlarına bakarak geçirdiği saatlerin ardından yükselen kahkahalarını duyduğumuzda, annemin engelleme çabalarına kulak asmadan onunla gülmeye koşan en küçüğümüzdü.  Ağlakkahkaha peşine düşüşünün yollarını döşeyen en önemli etken, ağabeyimin kahkahalarına ortak olma hevesi olmuştu. Ama bu sonraki hikâye.
Eren’in kadın cinayetlerinin izini sürmeye başlamasıyla, annemin ilahiyat okuma kararını açıklaması aynı zamana denk düşüyor. Eren’in durumu anlaşılır geliyordu o günlerde bana, karısı onu terk edeli çok olmamıştı ve muhtemelen zihnine dolan kötücül fikirlerden bu yolla uzak tutuyordu kendisini. Çekinerek sormuştum: “Yeliz’i öldürme isteğini mi dizginliyorsun bu şekilde?” cevap vermeye tenezzül etmediğinden tespitimin doğru olduğu soncuna ulaşmakta zaman kaybetmemiştim. Öldürülen kadınların hikâyelerinin izini sürmek, onu katil olmaktan alıkoyacaksa bırak koşsun bu hikâyelerin peşinden, dedim anneme. Kaltak, diye hırsla fısıldamıştı annem. Bana değildi tabii. Oldum olası haz etmediği eski gelininin, oğlunun elinden olmadıkça, bir cinayete kurban gitmesinde sorun görmediği ortadaydı. Annemin kötülükle mücadelede radikal bir tutum sergilemesi yeni değildi. Bir süredir, kötülükle top yekûn mücadele etmenin yolunun, hiç düşünmeksizin kötüyü ortadan kaldırmak olduğuna ikna olmuştu. İflah ve ıslah olmazlar, daha fazla yer kaplamalarına izin verilmeksizin yok edilmeliydi ona göre. Eline fırsat ve güç geçse, dünya nüfusunu üçte birine indirecek gibi konuşuyor ve itirazlarımıza kulak asmıyordu. Bir listesi vardıysa, eminim, Eren’in – eski – karısı ilk sırada süzülmekteydi. Oğlunun günden güne delirişini izlemenin onu da delirteceğini görebiliyordum ama elimden her ikisi için de bir şey gelmiyordu. Annemin üniversite sınavlarına girmek, üstelik de ilahiyat okumak istediğini açıkladığı akşam en küçüğümüz Ceren aynı anda hem gülüp hem de ağlamaya başladığında, bizi dik pozisyonda tutan iplerin gevşediği, hatta kopmaya yüz tuttuğu yalnızca bana görünür oldu sanıyorum. Bulaşıkları makineye yerleştirirken bundan söz ettiğimde Ceren, seni de bu delirtecek bak görürsün, demişti. Kimsenin görmediğini gördüğüne inancın. Hadi oradan tekne kazıntısı diye çıkışmıştım gülerek. Konuyu erteledik. Ama haklıydı. İnanç veya değil görüyordum. Başkalarının, gözlerinin önünde dahi olsa, görmeyi başaramadıkları gönülsüzce izlediğim bir film gibiydi zihnimin içinde. Yakın çevremden başlayarak – Eren’in içinde devinen zehri, Ceren’in trajik ve komik olana eş zamanlı tepki verme meylini, annemin Tanrı’yla hesaplaşabilmek için onun dilini öğrenme arzusunu – suya atılan bir taşın yayılan halkaları gibi genişleyen bir insan kütlesine dek olan biteni görüyordum. Göz görmezse gönül katlanır, derler ya gözüm keskin, gönlüm biçareydi. Başını çevirsen ne çare! Zihnin devasa bir göz, biliyorsun.
Ertesi sabah, mutfak masasının üzerine bırakılmış iki not gördüm. İlkinde Eren’in el yazısı vardı, acil bir iş için Mersin’e gittiğini birkaç güne döneceğini, onu merak etmememizi bildiriyordu. İkinci not Ceren’in el yazısıyla bırakılmıştı. Eren’i taa Mersin’lere yalnız gönderemeyeceğini, onunla yola çıktığını, ikisini de merak etmemizi yazmıştı Ceren. Gülünecek ve ağlanacak ne çok şey var şu memlekette, diye eklemişti notun altına. Hemen twitter’ı açıp Mersin’de ne olup bittiğini kontrol ettim. Boşandığı eşi tarafından bıçaklanarak öldürülmüş bir kadının haberi hemen düştü sayfaya. Kapattım. Annemin ayaklarını sürüyerek mutfağa girdiği fark edince, külliyen delirmiş büyük ve en küçük çocuğunun birlikte çıktıkları yolculuğun haberini verdim. Kadın oralı değildi. Bir kucak dolusu test kitabı attı önüme. Bunlara çalışmamız lazım, dedi. Yüzündeki hırsla harmanlanmış motivasyon izi beni korkutmaya başlamıştı. Biz diye bir şey yok anne, dedim. Ben okuyacağımı çoktan okudum. Beni dinlediği yoktu. Sınavlara hazırlanacaktı ve ben de ona yardımcı olacaktım. Anne kaç yaşına geldin, ne üniversitesi şimdi bu, demeye kalmadan lafı ağzıma tıkadı. Ona gününü gösterecekmiş. Yetmiş dört yaşına bakmadan Tanrı’ya gününü göstermek için uzun vadeli bir öğretimi göze almış annem delirmemişse, ben delirmiş olmalıyım diye geçirdim aklımdan. Dershaneye yazdıralım seni istersen, dedim pişkince sırıtarak. Kinayeyi gözü görecek halde olmayan annem, dershane yerine TYT matematiği için özel hoca tutmaktan söz etmeye başladı. Evlerden gelen kiralardan birini bu işe ayırabilirmiş. Zaten matematik de ilk sınav için lazımmış; ikincisi, yani AYT sözelmiş. Onları da okuyup sörü çözerek halledebilirmişiz. Hala çoğul konuşuyor, zihnindeki çoğulun içine beni de dâhil ediyordu. Şimdi Mersin’de olmak vardı, diye düşündüm tabii. Eren ve Ceren kendilerini neyden kurtardıklarının farkında bile değillerdi. Ne hesabın var onunla diye sorduysam da ses etmedi. Kaldırıp atmamdan korkuyormuş gibi, ellerini kitapların üzerine koymuştu. Uzunca bakıştık. Pes ettim sonunda. Ben biraz daha uyuyacağım diyerek kaçıverdim odama. Yorganın altına girip gözlerimi yumdum. Görmek beni öldürüyordu.

Eren ve Ceren, Mersin’den perişan döndüler. Ceren hiç durmadan gülüyor, gözlerinden akan yaşları kolunun tersiyle siliyordu. Eren’in ise ağzı kilitliydi. Annemin test kitaplarından kaldırmadığı başına öylece bakıp iç geçiriyordu. Ceren’i köşeye çekip nereye gittiklerini, gittikleri yerde neler yaptıklarını öğrenmeye çalıştıysam da pek bir şey öğrenemedim. Hastane, morg, kadın örgütleri, mezarlık, ninesinin eteklerine yapışmış kocaman gözleri olmasına rağmen olan biteni görememekten şaşkın iki çocuk, dua okuyan imama saldıran kadınlar gibi bir dizi laf etti. Sonra sıkıca tuttuğum kolunu kurtarıp anneme öncüllü sorulardan nefret ettiğini söyleyip Eren’in odasına gülmeye veya ağlamaya, daha doğrusu ağlakkahkaha maratonuna devam etmeye gitti. İzohipslerle başı dertte olan annem ellerinden birini yumruk yapmış çukur- tümsek hesabı yapmaktaydı. Bu evden ve bu delilerden en azından gün içinde kurtulmamı sağlayabileceği için bir iş mi bulsam acaba diye düşünmeye başladım, annemin çözmediği test sorularını ona açıklamaktan da kurtulmuş olurdum bu sayede.

Lafını bile ettirmediler elbette. Hiç birimizin para için çalışmaya ihtiyacı yoktu ve bir arada kalmak, sokağın pisliğinden, insan kirinden uzak kalmak en iyisiydi. Çok da üstelemedim ben de. Sabah gidilip akşam perperişan dönülecek bir mesaiye katlanamayacağımı baştan beri biliyordum. Dizimi kırıp oturdum annemle test kitaplarının başında. Matematik soruları ikimizi de kahrediyor, tarih müfredatı içimizi bayıyor ve hala izohipslerle uğraşıp duruyorduk. Sınav tarihi yaklaştıkça iyice hırçınlaşmaya başlayan annemle ettiğimiz kavgalar da olmasa sessiz sakin yaşayıp gidiyor gibiydik. Eren ve Ceren ‘in mesaileri bizimki kadar yoğundu. Sürekli başka kentlere, bize açıklama yapmadan gidiyor, birkaç gün sonra yüzlerindeki ifade daha da kararmış olarak dönüyorlardı. Eren’in feminist dergilere yazı yazmaya başladığını, Ceren’in kadın cinayetleri kadar çocuk istismarlarını da takip etme ısrarını geri çeviremediği için bir de onlar için koşturması gerektiğinden günden güne büyüyen yorgunluğunun sırtında hafif bir kambur oluşturduğunu görüyorduk. Dışarısı akıllı dolu abla, demişti Ceren onu sıkıştırdığım akşamlardan birinde. Akıllıların cehenneminde ağlayıp gülüyoruz işte. Eren’in peşine takıldığı andan bu yana hızla yaşlandığını, yüzünde erken çizgilerin oluştuğunu o an fark etmiştim.  Delirmek bir sevdayı kuşanıp yollara düşmek olmalı, diye düşünmemin şarkının kendine ölüme yatırmasıyla da bir ilgisi vardı, yorumun çokluğunun ve kaypaklığının yolları karşısında afallamasının da. Annemin, Ceren’in ve Eren’in kuşandıkları sevdanın acımtırak tadı benim ağzıma yayılıyordu günbegün. Bakmak ve gördüğünden bir övgü çıkarmak benim harcım değildi. Yine de yüzbinbeşyüzkezokudumdeliliğeövgüyü. Ben yüzbinbeşyüzkezokurkendeliliğeövgüyü, annem ilahiyat fakültesini kazandı, deliliğini Tanrı’ya bulaştırmaya ant içmiş zihnini taşıdığı amfiden amfiye. Ceren’in gözleri bir dolu istismar edilmiş çocuğun incitilmiş gülüşüyle parladıkça parladı. Eren kambur şimdi. Yükünün altında bir gün ezileceğinden emin, fotoğraf ve hikâye biriktirmeyi sürdürüyor. Ben? Yüzbinbeşyüzbir’in on sekizinci sayfasına bakıp zihnimin gözlerini oyma düşlerini kurarken şarkıyı mırıldanıyorum: Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman…

Mey / Melek Ekim Yıldız








29 Aralık 2019 Pazar

Kök- öge

Dünya yazılıyor bir kalemin ucundan.
üstüne biraz su,
az ateş, çokça bilinç çiziyor. Ses etme! Öge çeşitleniyor.
Bilinç öz'e varsa; bir ucu hiç, diğer kıyı söz.
Söz ve hiç kökleniyor ağzımın sessiz kıyısından.
Ne ateşi unuttum ne de suyu.Yazılmış öz'ün üstünü çizdim.
Yazılmamış söz'e ant içtim. Gün gelecek konuşmayacağım.

Mey


                                                                     Magritte

19 Eylül 2019 Perşembe

Zaman, Akış ve Yazmamaya Dair Birkaç Söz



Söz vermiştim. Her gün, demiştim. Yazarım. Yazmalıyım. Bir sigara içimi kadar da olsa zaman ayırırım, zaman yaratırım. Unutmuşum: Zaman bizi yaratır oysa. Zamanın oyun hamurlarıyız; bizi yoğurur, şekillendirir, bozar, sonra canı çeker yeniden yapar demek istemiyorum, kimse böyle anlamasın. Bunu demek istemiş olsaydım, klişeden yakasını kurtaramayan o söz cambazlarından farkım kalmazdı. Hoş, bir başka açıdan onlardan farkım olmayabilir. Bu konuda iddialı değilim. Olmalıyım belki. Onlara benzemediğimi düşünmek, onları ya da kendimi yeterince tanımamakla da ilgili olabilir. Ama bu başka bir mesele. Zaman bizi yaratır demiştim ya. Ne demek istemiştim bunu söylerken?

İz bırakır, izini acımasızca vurur benliklerimize, mi diyorum acaba? Yok, bu da değil sanki. Sanki, zamanın itmesiyle yol alan yelkenliyiz de değil demek istediğim. Ne, peki?

Peki ne? Zaman bize sembol, biz ona işlik miyiz? Zaman canı sıkılan bir çocuk mu, bir büyüğümün dediği gibi, yoksa biz onun düş kırıklığı mıyız? Zaman, kendi bildiği bir noktada bir biz var kılıyor ve büyütüyor mu yaşama dediğimiz şeyin içinde yuvarlaya yuvarlaya, var kıldığını. Önce var’ı, sonra giderek büyüyen yaraları mıyız onun? Zaman bu dünyanın beşiği mi yoksa, bir o ana bir diğer yana savurarak avutuyor mu bizi? Soru çok. Henüz bir yanıtım yok ama. Olacak mı günün birinde, ondan da emin değilim.

Velhasılıkelam, her gün yazamadım verdiğim söze rağmen. Yazabilirdim de yazmadım değil ama. Yazabilemedim işin doğrusu. İzleme zorundalığının suçu tümü. O zorundalık hissi nerden gelip oturdu üzerime, onu da bilmiyorum. Bildiğim tek şey geldi, beni buldu, yerleşti ve gitmedi. Çok şey oluyordu, bir şeyler durmaksızın olmaktaydı ve birinin olan biteni izlemesi gerek diye düşündüm başlangıçta. Sonra yakamı kurtaramadım, zaman bizi nasıl yaratır sorusuna yanıt bulamadığım gibi o da yapamadıklarım yığınının tepesi yerleşti.

Sahte veya gerçek. Ayırt edilmesi güçtü; bu, biraz bulandırmıştı içimi. Gerçeğe dair sorunuz varsa, yüzünüzü ona dönmek zorundasınız dedim zihnimde kıpraşıp duran sözcüklere. Gerçek orada işte, akışın içinde. Demez olaydım. Kaç gözü varsa zihnimin akışa yapıştı tutkuyla. İzlendiğini bilen gerçek akışı haberdar etti. Akış temaşayı buyur etti hazla ve hızla. Hızlanmıştı, izleyenine gövde gösterisi olsun diye. Ben de izledim ve izleyiciliğimin ilk anından itibaren bir ırmağın, içinden kötülük akan bir ırmağın kıyısına oturup, akışın arasından olur da iyice bir şey yakalasa, iç rahatlığıyla izlemeyi bırakacak bir görevli gibiydim. Ve hiç şansım yoktu. Baktığım her yerde ve her şeyde kötüyü görmekten başka çıkarı olmayandım.

Zaman bir ceset biriktiricisidir belki de.

Kadınlar, çocuklar, hayvanlar ve ağaçlar. Yılgın erkek yüzleri.
  
Aç, doymayı öğrenmemiş bakışlar. Korkunç ve utanç verici.

Kızları bir binaya kapayıp yaktılar. Çığlıklarını dinledim. Söz o gün azaldı. Vatansızlar – kadınlar, erkekler ve bebeler – kıyıya vurdu; kelimelerimi sis bürüdü. Eskimeye tahammülü yok adamların bıçak tutan elleri kızıla boyadı baktığım suyu da hikâye kendini gereksiz ilan etti. Göçük altından çıkamadı da ekmeğini taştan çıkaran bedenler, kalemim taş kesti. Çocukları aç anne, yan odaya geçip kendini saç kurutma makinesinin kablosuyla astı da, kifayetsiz neymiş bildim.

Yoksa yazardım, niye yazmayayım?



Mey / Melek Ekim Yıldız