23 Mart 2020 Pazartesi

Hastanede


Hastane sözcüğü ile soru işaretinin zihninde yan yana geldiği sırada Kurtuluş Parkının kuytusunda bulduğu bir banka uzanmış, inecek karanlığın beraberinde getireceği, teninde yangına dönüşecek soğuğu bekliyordu. Bankta üçüncü gecesi olacaktı. Çöp konteynerinin yanında bulduğu mukavva kutuyu açmış ve tahta bankın üzerine sermişti. Sırtına aldığı eski battaniye de başka bir konteynerin dibinde bulup sevinçten havalara uçmasına neden olan hazine avından gelen ganimetti. Yine de üşüyordu. Hava soğuktu ve dışarıda geçirdiği bu gecelerin birini buz tutmuş olarak tamama erdirmesi işten bile değildi. Zihni çözüm aranırken, günlerdir gözünün önünde duran, gecenin karanlığını tüm odalarında yanan ışıklarıyla delen hastane binasına bakmayı sürdürmüştü. Oranın büyük bir kampüs olduğunu ertesi gün görecek, duyu deneyimi bilgiye dönüşecekti. Önce soru işareti belirdi, hastanelerin günün her saati sıcak ve aydınlık olduğu varsayımı sonradan geldi. Daha büyük bir soru işareti sırasını beklemeye sabrı yoklar gibi kendini belli etmeye başlamıştı. Girebilir miyim? Uzunca tarttı kafasında. Kurdu, bozdu, yaptı, beğenmedi. Bir daha. Yaptı, kurdu, bozdu, güvenmedi. Yeniden.

Gece vakti tenhalaşır sokaklar gibi hastaneler de. Muayeneye, tahlile, sonuç göstermeye, reçete yazdırmaya, hasta ziyaretine gelmişler çekilir akşamın oluşuyla. Üst katlarda çok kişilik, şanslıysa tek kişilik odaların ıssızlığına çekilir şifa umanlar. Refakatçiler koridorlarda volta atıp uykuyu çağırırlar, nöbetçi hastabakıcılar, postalar, hemşireler, asistan doktorlar rutin döngülerinin arasında gözlerini yumarlar üç beş dakikalığına. Girişte bir iki güvenlikçi gireni çıkanı gözler. Giren çıkanın azlığı girmemesi gerekeni görünür kılar. Gece girilmez oralara. Yarın gider kolaçan ederim diye düşündü. Yarına çıkarsam elbet, dedi ardından. Erteledi sandı aklına gelenin olabilirliğini kontrolü ya, edemedi. İçi kıpır kıpır, umut yalıyor soğuğun yaktığı yerlerini şimdi. Umudun soluğunun sağaltıcı olduğunu unutmuş çoktandır, yok yere ısındım sanıyor budalaca. Şuncacık yol, git bir bak diyor içinde çok üşümüş bir ses. Git kolaçan et. Ne var ne yok?

Caddenin iki başını tutmuşlar. Biri İbn Sina, diğeri Hacettepe. İkincisi daha büyük görünüyor ve daha ışıltılı akşamın karanlığının altını çizercesine. Hacettepe’den yana dönüyor. Şehrin içinde küçük bir şehir gibi sıralanmış binalar, adlarını okuyor tabelalarına bakıp bakıp. Çocuk hastanesi, Erişkin hastanesi, Dişçilik fakültesi, Eczacılık Fakültesi. Tüm bunların arasına serpiştirilmiş kafeler, büfeler, oturma alanları. Çocuk hastanesini kafadan siliyor ilkin. Dişçilik ve Eczacılık fakülteleri de işini görmez. Erişkin hastanesinin iki büyük binadan oluştuğunu görünce umudu ısıyı hararete dönüştürüyor. Giriş kapılarının önünden bir iki geçiyor. Güvenlikçilerden biriyle göz göze gelmeyi istemediğinden çok oyalanmıyor. Yedi numaralı kapıdan girebilir girebilirse. Daha yeni gibi duran binanın girişi çok güven vermiyor. Kampüsü dolaşıyor usulca. Büyükmüş, diyor. Büyük gerçekten de. Üstelik belli noktalardan durup kente baktın mı; nasıl güzel, nasıl masum, nasıl büyüleyici görünüyor. Aldanmaz bunlara oysa. Kentin kalleşliğini çoktan belledi. Yine de nasıl güzel, nasıl masum, nasıl büyüleyici. Kampüs hem ağaçlıklı hem de bol bol bankı var. Hepsi göz ününde gibi dursa da ola ki bir kuytusu vardır, diye bakınıyor. Geceyi burada geçirip sabah erkenden yedi numaralı kapıdan girmenin yoluna bakmalı. İçeri girse, bir tuvalet bulup eline yüzüne bakılır hale getirebilse kendini, sonra keşfe çıksa koridorları, servisleri, her bir katı. Arayıp bulsa gece çöktü mü ıssızlaşan bekleme sandalyelerinin en kuytuda olanlarını. Yedi numaralı kapıdan geçiyor inine giden yol, bundan emin artık. Ağaçların arasında kalmış göz önünde olmayan bir banka yerleşmeye hazırlanırken, umutsuz bir aşkın adını çağırır gibi içinden zikrediyor: Yedi numaralı kapı. Yedi numaralı kapı.

Gün doğmadan açıyor gözlerini. Güçlükle. Buza kesmiş bedeninde her bir nokta. Alacalanmış göğe bakıyor, sonra uzaktan yedi numaralı kapının bulunduğu binanın siluetine. Tek tek hareket var kampüsün içinde. Henüz girmeye davranmak için çok erken. Beklemeli daha. Açlığın sızısı önce midesinde ardından zihninde. En son ne zaman doymuş hissettiğini bilmediğini anımsamanın da yeri değil şimdi. Kalkıyor ve donayazmış yerlerini sıvazlıyor donayazmış elleriyle. İleri geri yürüyor. Az dayan diyor, yedi numaralı kapının ardı üşümemek bundan sonra. Az daha dayan.

İki saat geçti geçmedi ana baba günü oldu kampüs. Tüm kent burada sanki, diye düşünüyor. Yedi numaralı kapının önünde ileri geri hareket ederken fark ediyor ki, davransa kimse onu durdurmayacak, nereye diye soran olmayacak. Kapıdan giren çıkan öyle çok insan var ki rahatlıkla aralarına karışıp girebilir içeri. Sonrası Allah kerim. Yine de o giriş anı sonsuzluğun içinden geçmek gibi geliyor ona. Bir el omzuna dokunacak, hop hemşerim nereye diyen bir ses duyacak, önüne set çeken bir üniformalıya toslayacak korkusuyla kalbi ağzında atıyor. Hiçbir şey olmuyor önce. İçeride. Asansörlerin yanında duran güvenlik görevlisinin dikkatini çekmesine, adamın kendisine doğru hamle yapmasına ramak kaldığını fark edince, en yakınındaki olduğu için sağdaki koridora atıyor kendisini. Mutluluk içinde kanat çırpan bir kuş. Ve kuş aniden maruz kaldığı ısının vücudunu pelteleştirdiğini haber vermek istercesine çırpıyor kanatlarını. İşte orada bir tuvalet. Dar atıyor kendini içeri tuvalet kapısından. Kabinlerin önünde içeridekinin çıkmasını bekleyen iki adam var. Musluklara yöneliyor ona bakıp yüzlerini buruşturduklarını fark edince. Aksini tanıyamıyor ilkin aynada. Müsvedde'm, diyor aynadaki aksine usulca. Anlatmaya kalksa anlatamaz insanlıktan çıkmış görüntüsünü. Düzeltebilirsen düzelt bunu şimdi. Saç, sakal birbirine karışmış. Pis enikonu. Üstü başı dökülüyor. Nasıl etsem, diye soruyor musluğa sarılırken. Su sıcak akıyor. Musluktan akan suyun tenindeki etkisi büyük bir şaşkınlık onun için şimdi. Öylece tutuyor ellerini akan suyun altında. Sonra gözü sabun kutusuna takılıyor. Durma şimdi. Ellerini, yüzünü, saçlarını. Temizleyebildiği her yeri temizlemesi dakikalar sürüyor. İçerideyim diyor. Su sıcak, bina sıcak. Şimdi keşif zamanı.

Dördüncü kattaki özel odalardan birinde kalan hastanın MR çekimi için götürülmesini fırsat bilip, odanın banyosunda yıkandığında hastanedeki dördüncü günüydü. Şampuanı kullandı ama adamın lifine dokunmadı. Kullanılmamış bir diş fırçası bulabildiğinde bir hafta geçmişti. Bir iki üst baş çaldığını saklamanın anlamı yok. Servislerde dolanıp, alınmadan hemen önce yemeğin yenilmeden bırakıldığı tepsileri kolladığı çok oldu. Geceleri C katının ıssızlığında uzandı kuytu koridorlardaki banklara. Hastaneyi devasa bir eve dönüştürmesi bir ayı buldu. 6. kattaki kalp damar cerrahi servisinin bekleme salonundaki sandalyelere oturup pencereden dışarıyı izlemeyi sevdi. Kentin ışıklarını, uzaktan görünen Atakule’nin heybetini, kafasını az sağa çevirince Anıtkabir’in göğe uzanan ışıltısını. Bir akşam yine o koltukta oturup dışarıyı izlerken gençten bir adam yanaştı yanına. Oradan buradan derken utana sıkıla derdini açtı adam. Babası yatıyormuş 621’de. Biliyorsun özel odalar dışında refakatçiye yatacak yer yok. Bir kuru sandalye. Her gece de kalamıyorum. Sen hep buradasın. Görüyorum. Kalır mısın babamla dedi. Para dedi. Yüz elli lira.

Böylece refakatçilik işi başlamış oldu. Hastasının yanında kalamayan ama onu yalnız bırakmaya gönlü razı gelemeyenlerin imdadı oldu kısa sürede. Kulaktan kulağa yayılır böyle işler. Akşam 19.00 – sabah 08.00 arası hiç tanımadığı hastaların başucunda oturdu. Tuvalete gitmelerine yardım etti kiminde, kiminde sürgüyü sürdü altlarına. Susadılar mı su verdi, uyudular mı pencereden dışarıyı, ışıkları, gelip geçen otomobilleri, damlarda gezinen kedileri, kedilerden kaçan kuşları izledi. Gecesi yüz elli lira. Güvenlikçilerle ahbap oldu, gündüz dolaşmalarından dönerken bir paket sigara alıp bıraktı masalarına, demledikleri çaya ortak oldu, başka refakatçilerin dertlerini dinledi. Servis postalarının çarşaf değiştirme, hastayı o tahlilden bu filme götürmelerine, odalardaki çöpleri boşaltmalarına yardım etti yerinde. Hemşirelerle, hastabakıcılarla şaka yollu cilveleşmeleri işe yaradı. Hastasının yanında kalacak birini arayanları ona yönlendirmelerinin altında kalmayıp çiçeklere, çikolatalara boğdu her birini. İçlerinden birine gönlü kayar gibi olsa, dur oğlum napıyorsun dedi kendine. Eskiden okuduğu bir şiiri mırıldandı usulca, susturdu arzunun arsız sesini.

Kurtuluş parkını gören pencerelerin önünde durup, bir zaman üzerinde uyuduğu bankı aradı göz kararı. Özlenir mi o rezillik dese de gün içinde gidip oturduğu oluyor o banka. Ya kalkmak istemezsem korkusu dipdiriyken içinde saatlerce oturup uzaktan hastaneye bakıyor. Sonra soruyor kendine: bir ömür geçer mi o hastanede?
Mey / Melek Ekim Yıldız

                                                      

4 Mart 2020 Çarşamba

Yüzbinbeşyüzbir’in Şarkısı


Gün gibi ortadaydı. Delilik. Diğerinde fark ettiğimiz ama kendimize konduramadığımız delilik evimize kadar sokulmuştu. Her birimizin aklı başka bir yana kaymıştı o günlerde. Delirmeye meylimiz bilinen bir şeydi. Artık kanıksamıştık da bu durumu, korkmuyorduk.  Balatayı sıyıranın ilk kim olacağı konusunda şakalar yapıyor, her birimiz bahsi diğerinin üzerine oynayıp, kazanacak olana ilişkin öngörülerimizi iddiaya dönüştürüyorduk. Ailece oturulan sofraların gizli ve açık gündemini diğerleri üzerinden yaptığımız psikolojik gözlemler oluşturuyordu. Annem, ağabeyimin ilk delirecek kişi olduğundan oldukça emindi. En küçüğümüz, benden yana umutlu olduğundan dem vuruyordu. Ağabeyim, en küçüğümüzün üstüne yatırıyordu neyi var neyi yoksa. Pek ses etmesem de gönlümden annemin adı geçiyordu. Belki de hepimiz çoktan delirmiştik de psikiyatrik teşhis yokluğundan diğerlerine fark ettirmemeyi başarıyorduk.

Ağabeyim, Eren, eşi onu terk ettiği gün başlamıştı kadın cinayetlerinin çetelesini tutmaya. İstatistiksel bir hobi olarak tanımladığı bu çalışması, bir süre sonra işlenen her cinayetin peşine düşüp, ayrıntılı hikâyeler biriktirmeye başladığında zıvanadan çıkmasını sağlamıştı bana soran olsa. Öldürülen kadınların fotoğraflarıyla doldurduğu odasının duvarlarına bakarak geçirdiği saatlerin ardından yükselen kahkahalarını duyduğumuzda, annemin engelleme çabalarına kulak asmadan onunla gülmeye koşan en küçüğümüzdü.  Ağlakkahkaha peşine düşüşünün yollarını döşeyen en önemli etken, ağabeyimin kahkahalarına ortak olma hevesi olmuştu. Ama bu sonraki hikâye.
Eren’in kadın cinayetlerinin izini sürmeye başlamasıyla, annemin ilahiyat okuma kararını açıklaması aynı zamana denk düşüyor. Eren’in durumu anlaşılır geliyordu o günlerde bana, karısı onu terk edeli çok olmamıştı ve muhtemelen zihnine dolan kötücül fikirlerden bu yolla uzak tutuyordu kendisini. Çekinerek sormuştum: “Yeliz’i öldürme isteğini mi dizginliyorsun bu şekilde?” cevap vermeye tenezzül etmediğinden tespitimin doğru olduğu soncuna ulaşmakta zaman kaybetmemiştim. Öldürülen kadınların hikâyelerinin izini sürmek, onu katil olmaktan alıkoyacaksa bırak koşsun bu hikâyelerin peşinden, dedim anneme. Kaltak, diye hırsla fısıldamıştı annem. Bana değildi tabii. Oldum olası haz etmediği eski gelininin, oğlunun elinden olmadıkça, bir cinayete kurban gitmesinde sorun görmediği ortadaydı. Annemin kötülükle mücadelede radikal bir tutum sergilemesi yeni değildi. Bir süredir, kötülükle top yekûn mücadele etmenin yolunun, hiç düşünmeksizin kötüyü ortadan kaldırmak olduğuna ikna olmuştu. İflah ve ıslah olmazlar, daha fazla yer kaplamalarına izin verilmeksizin yok edilmeliydi ona göre. Eline fırsat ve güç geçse, dünya nüfusunu üçte birine indirecek gibi konuşuyor ve itirazlarımıza kulak asmıyordu. Bir listesi vardıysa, eminim, Eren’in – eski – karısı ilk sırada süzülmekteydi. Oğlunun günden güne delirişini izlemenin onu da delirteceğini görebiliyordum ama elimden her ikisi için de bir şey gelmiyordu. Annemin üniversite sınavlarına girmek, üstelik de ilahiyat okumak istediğini açıkladığı akşam en küçüğümüz Ceren aynı anda hem gülüp hem de ağlamaya başladığında, bizi dik pozisyonda tutan iplerin gevşediği, hatta kopmaya yüz tuttuğu yalnızca bana görünür oldu sanıyorum. Bulaşıkları makineye yerleştirirken bundan söz ettiğimde Ceren, seni de bu delirtecek bak görürsün, demişti. Kimsenin görmediğini gördüğüne inancın. Hadi oradan tekne kazıntısı diye çıkışmıştım gülerek. Konuyu erteledik. Ama haklıydı. İnanç veya değil görüyordum. Başkalarının, gözlerinin önünde dahi olsa, görmeyi başaramadıkları gönülsüzce izlediğim bir film gibiydi zihnimin içinde. Yakın çevremden başlayarak – Eren’in içinde devinen zehri, Ceren’in trajik ve komik olana eş zamanlı tepki verme meylini, annemin Tanrı’yla hesaplaşabilmek için onun dilini öğrenme arzusunu – suya atılan bir taşın yayılan halkaları gibi genişleyen bir insan kütlesine dek olan biteni görüyordum. Göz görmezse gönül katlanır, derler ya gözüm keskin, gönlüm biçareydi. Başını çevirsen ne çare! Zihnin devasa bir göz, biliyorsun.
Ertesi sabah, mutfak masasının üzerine bırakılmış iki not gördüm. İlkinde Eren’in el yazısı vardı, acil bir iş için Mersin’e gittiğini birkaç güne döneceğini, onu merak etmememizi bildiriyordu. İkinci not Ceren’in el yazısıyla bırakılmıştı. Eren’i taa Mersin’lere yalnız gönderemeyeceğini, onunla yola çıktığını, ikisini de merak etmemizi yazmıştı Ceren. Gülünecek ve ağlanacak ne çok şey var şu memlekette, diye eklemişti notun altına. Hemen twitter’ı açıp Mersin’de ne olup bittiğini kontrol ettim. Boşandığı eşi tarafından bıçaklanarak öldürülmüş bir kadının haberi hemen düştü sayfaya. Kapattım. Annemin ayaklarını sürüyerek mutfağa girdiği fark edince, külliyen delirmiş büyük ve en küçük çocuğunun birlikte çıktıkları yolculuğun haberini verdim. Kadın oralı değildi. Bir kucak dolusu test kitabı attı önüme. Bunlara çalışmamız lazım, dedi. Yüzündeki hırsla harmanlanmış motivasyon izi beni korkutmaya başlamıştı. Biz diye bir şey yok anne, dedim. Ben okuyacağımı çoktan okudum. Beni dinlediği yoktu. Sınavlara hazırlanacaktı ve ben de ona yardımcı olacaktım. Anne kaç yaşına geldin, ne üniversitesi şimdi bu, demeye kalmadan lafı ağzıma tıkadı. Ona gününü gösterecekmiş. Yetmiş dört yaşına bakmadan Tanrı’ya gününü göstermek için uzun vadeli bir öğretimi göze almış annem delirmemişse, ben delirmiş olmalıyım diye geçirdim aklımdan. Dershaneye yazdıralım seni istersen, dedim pişkince sırıtarak. Kinayeyi gözü görecek halde olmayan annem, dershane yerine TYT matematiği için özel hoca tutmaktan söz etmeye başladı. Evlerden gelen kiralardan birini bu işe ayırabilirmiş. Zaten matematik de ilk sınav için lazımmış; ikincisi, yani AYT sözelmiş. Onları da okuyup sörü çözerek halledebilirmişiz. Hala çoğul konuşuyor, zihnindeki çoğulun içine beni de dâhil ediyordu. Şimdi Mersin’de olmak vardı, diye düşündüm tabii. Eren ve Ceren kendilerini neyden kurtardıklarının farkında bile değillerdi. Ne hesabın var onunla diye sorduysam da ses etmedi. Kaldırıp atmamdan korkuyormuş gibi, ellerini kitapların üzerine koymuştu. Uzunca bakıştık. Pes ettim sonunda. Ben biraz daha uyuyacağım diyerek kaçıverdim odama. Yorganın altına girip gözlerimi yumdum. Görmek beni öldürüyordu.

Eren ve Ceren, Mersin’den perişan döndüler. Ceren hiç durmadan gülüyor, gözlerinden akan yaşları kolunun tersiyle siliyordu. Eren’in ise ağzı kilitliydi. Annemin test kitaplarından kaldırmadığı başına öylece bakıp iç geçiriyordu. Ceren’i köşeye çekip nereye gittiklerini, gittikleri yerde neler yaptıklarını öğrenmeye çalıştıysam da pek bir şey öğrenemedim. Hastane, morg, kadın örgütleri, mezarlık, ninesinin eteklerine yapışmış kocaman gözleri olmasına rağmen olan biteni görememekten şaşkın iki çocuk, dua okuyan imama saldıran kadınlar gibi bir dizi laf etti. Sonra sıkıca tuttuğum kolunu kurtarıp anneme öncüllü sorulardan nefret ettiğini söyleyip Eren’in odasına gülmeye veya ağlamaya, daha doğrusu ağlakkahkaha maratonuna devam etmeye gitti. İzohipslerle başı dertte olan annem ellerinden birini yumruk yapmış çukur- tümsek hesabı yapmaktaydı. Bu evden ve bu delilerden en azından gün içinde kurtulmamı sağlayabileceği için bir iş mi bulsam acaba diye düşünmeye başladım, annemin çözmediği test sorularını ona açıklamaktan da kurtulmuş olurdum bu sayede.

Lafını bile ettirmediler elbette. Hiç birimizin para için çalışmaya ihtiyacı yoktu ve bir arada kalmak, sokağın pisliğinden, insan kirinden uzak kalmak en iyisiydi. Çok da üstelemedim ben de. Sabah gidilip akşam perperişan dönülecek bir mesaiye katlanamayacağımı baştan beri biliyordum. Dizimi kırıp oturdum annemle test kitaplarının başında. Matematik soruları ikimizi de kahrediyor, tarih müfredatı içimizi bayıyor ve hala izohipslerle uğraşıp duruyorduk. Sınav tarihi yaklaştıkça iyice hırçınlaşmaya başlayan annemle ettiğimiz kavgalar da olmasa sessiz sakin yaşayıp gidiyor gibiydik. Eren ve Ceren ‘in mesaileri bizimki kadar yoğundu. Sürekli başka kentlere, bize açıklama yapmadan gidiyor, birkaç gün sonra yüzlerindeki ifade daha da kararmış olarak dönüyorlardı. Eren’in feminist dergilere yazı yazmaya başladığını, Ceren’in kadın cinayetleri kadar çocuk istismarlarını da takip etme ısrarını geri çeviremediği için bir de onlar için koşturması gerektiğinden günden güne büyüyen yorgunluğunun sırtında hafif bir kambur oluşturduğunu görüyorduk. Dışarısı akıllı dolu abla, demişti Ceren onu sıkıştırdığım akşamlardan birinde. Akıllıların cehenneminde ağlayıp gülüyoruz işte. Eren’in peşine takıldığı andan bu yana hızla yaşlandığını, yüzünde erken çizgilerin oluştuğunu o an fark etmiştim.  Delirmek bir sevdayı kuşanıp yollara düşmek olmalı, diye düşünmemin şarkının kendine ölüme yatırmasıyla da bir ilgisi vardı, yorumun çokluğunun ve kaypaklığının yolları karşısında afallamasının da. Annemin, Ceren’in ve Eren’in kuşandıkları sevdanın acımtırak tadı benim ağzıma yayılıyordu günbegün. Bakmak ve gördüğünden bir övgü çıkarmak benim harcım değildi. Yine de yüzbinbeşyüzkezokudumdeliliğeövgüyü. Ben yüzbinbeşyüzkezokurkendeliliğeövgüyü, annem ilahiyat fakültesini kazandı, deliliğini Tanrı’ya bulaştırmaya ant içmiş zihnini taşıdığı amfiden amfiye. Ceren’in gözleri bir dolu istismar edilmiş çocuğun incitilmiş gülüşüyle parladıkça parladı. Eren kambur şimdi. Yükünün altında bir gün ezileceğinden emin, fotoğraf ve hikâye biriktirmeyi sürdürüyor. Ben? Yüzbinbeşyüzbir’in on sekizinci sayfasına bakıp zihnimin gözlerini oyma düşlerini kurarken şarkıyı mırıldanıyorum: Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman…

Mey / Melek Ekim Yıldız








29 Aralık 2019 Pazar

Kök- öge

Dünya yazılıyor bir kalemin ucundan.
üstüne biraz su,
az ateş, çokça bilinç çiziyor. Ses etme! Öge çeşitleniyor.
Bilinç öz'e varsa; bir ucu hiç, diğer kıyı söz.
Söz ve hiç kökleniyor ağzımın sessiz kıyısından.
Ne ateşi unuttum ne de suyu.Yazılmış öz'ün üstünü çizdim.
Yazılmamış söz'e ant içtim. Gün gelecek konuşmayacağım.

Mey


                                                                     Magritte

19 Eylül 2019 Perşembe

Zaman, Akış ve Yazmamaya Dair Birkaç Söz



Söz vermiştim. Her gün, demiştim. Yazarım. Yazmalıyım. Bir sigara içimi kadar da olsa zaman ayırırım, zaman yaratırım. Unutmuşum: Zaman bizi yaratır oysa. Zamanın oyun hamurlarıyız; bizi yoğurur, şekillendirir, bozar, sonra canı çeker yeniden yapar demek istemiyorum, kimse böyle anlamasın. Bunu demek istemiş olsaydım, klişeden yakasını kurtaramayan o söz cambazlarından farkım kalmazdı. Hoş, bir başka açıdan onlardan farkım olmayabilir. Bu konuda iddialı değilim. Olmalıyım belki. Onlara benzemediğimi düşünmek, onları ya da kendimi yeterince tanımamakla da ilgili olabilir. Ama bu başka bir mesele. Zaman bizi yaratır demiştim ya. Ne demek istemiştim bunu söylerken?

İz bırakır, izini acımasızca vurur benliklerimize, mi diyorum acaba? Yok, bu da değil sanki. Sanki, zamanın itmesiyle yol alan yelkenliyiz de değil demek istediğim. Ne, peki?

Peki ne? Zaman bize sembol, biz ona işlik miyiz? Zaman canı sıkılan bir çocuk mu, bir büyüğümün dediği gibi, yoksa biz onun düş kırıklığı mıyız? Zaman, kendi bildiği bir noktada bir biz var kılıyor ve büyütüyor mu yaşama dediğimiz şeyin içinde yuvarlaya yuvarlaya, var kıldığını. Önce var’ı, sonra giderek büyüyen yaraları mıyız onun? Zaman bu dünyanın beşiği mi yoksa, bir o ana bir diğer yana savurarak avutuyor mu bizi? Soru çok. Henüz bir yanıtım yok ama. Olacak mı günün birinde, ondan da emin değilim.

Velhasılıkelam, her gün yazamadım verdiğim söze rağmen. Yazabilirdim de yazmadım değil ama. Yazabilemedim işin doğrusu. İzleme zorundalığının suçu tümü. O zorundalık hissi nerden gelip oturdu üzerime, onu da bilmiyorum. Bildiğim tek şey geldi, beni buldu, yerleşti ve gitmedi. Çok şey oluyordu, bir şeyler durmaksızın olmaktaydı ve birinin olan biteni izlemesi gerek diye düşündüm başlangıçta. Sonra yakamı kurtaramadım, zaman bizi nasıl yaratır sorusuna yanıt bulamadığım gibi o da yapamadıklarım yığınının tepesi yerleşti.

Sahte veya gerçek. Ayırt edilmesi güçtü; bu, biraz bulandırmıştı içimi. Gerçeğe dair sorunuz varsa, yüzünüzü ona dönmek zorundasınız dedim zihnimde kıpraşıp duran sözcüklere. Gerçek orada işte, akışın içinde. Demez olaydım. Kaç gözü varsa zihnimin akışa yapıştı tutkuyla. İzlendiğini bilen gerçek akışı haberdar etti. Akış temaşayı buyur etti hazla ve hızla. Hızlanmıştı, izleyenine gövde gösterisi olsun diye. Ben de izledim ve izleyiciliğimin ilk anından itibaren bir ırmağın, içinden kötülük akan bir ırmağın kıyısına oturup, akışın arasından olur da iyice bir şey yakalasa, iç rahatlığıyla izlemeyi bırakacak bir görevli gibiydim. Ve hiç şansım yoktu. Baktığım her yerde ve her şeyde kötüyü görmekten başka çıkarı olmayandım.

Zaman bir ceset biriktiricisidir belki de.

Kadınlar, çocuklar, hayvanlar ve ağaçlar. Yılgın erkek yüzleri.
  
Aç, doymayı öğrenmemiş bakışlar. Korkunç ve utanç verici.

Kızları bir binaya kapayıp yaktılar. Çığlıklarını dinledim. Söz o gün azaldı. Vatansızlar – kadınlar, erkekler ve bebeler – kıyıya vurdu; kelimelerimi sis bürüdü. Eskimeye tahammülü yok adamların bıçak tutan elleri kızıla boyadı baktığım suyu da hikâye kendini gereksiz ilan etti. Göçük altından çıkamadı da ekmeğini taştan çıkaran bedenler, kalemim taş kesti. Çocukları aç anne, yan odaya geçip kendini saç kurutma makinesinin kablosuyla astı da, kifayetsiz neymiş bildim.

Yoksa yazardım, niye yazmayayım?



Mey / Melek Ekim Yıldız





13 Temmuz 2019 Cumartesi

Basamak


Ne aşağı ne yukarı.  Hareketsiz henüz. İnebilir, çıka da bilir. Sıcağı düşünüyor.  İnsem cehennem, çıksam duman. Yanmak veya boğulmak. Tek bir edime bakıyor. Külsün ya da nefessiz. Hareket, çıkış noktası basamak olan dilemma.

Hastanenin bahçesinde. Yapış yapış teni. Nem sıcaktan vurucu. Yüzü terden parlıyor. Bahçede serin bir kuytu aranırken fark ediyor. Ağaçlar var. Etrafına bakıyor. Neredeyse küçük bir ormanın içine bir hastane kondurmuşlar. Bakımsızlığı gizleyen ağaçlar, ağaçların saklayamadığı köhnemişlik.  Orman da bakımsızlıktan nasibini almış. Vazgeçilmişlere özgü kırgınlık yok bütünlüğüne bakınca. Ağaç ağaca bakmış onlarca yıl, her birini besleyen toprağa sıkı sıkıya tutunup alabildiğince büyümüşler, handiyse birbirlerini büyütmüşler. Yeşilin farklı tonlarına bürünmüş; çam ağaçları, akasyalar, kestaneler, bir iki tane çınar ağacı gölge büyütebilmenin azametiyle uzanıyorlar gökyüzüne doğru. Sıcaktan çatlamış toprak ve toprağı kaplayan sararmış otlar bir yana, başını yukarı çevirdiğinde kül veya duman çıkıveriyor insanın aklından. Anlık, iyicil bir his gelip oturuyor içine. Hastanenin bahçesini yaşam alanı olarak bellemiş kedileri ve köpekleri seçiyor gözü uzaktan. Alanı paylaşmış gibiler. Birbirlerinin varlığını umursamaksızın, sıcaktan bitkin serilmişler buldukları gölgelere. Çıkıyorsun, diye uyarıyor kendini. Sonu duman biliyorsun. Duruyor. Harekete teşne ruhuna set çekme zamanı şimdi. Heybetli bir çınarın altındaki tahta bankı kestiriyor gözüne. Hasta ameliyathanede. En az beş saat sürer demişti doktor. İnecek misin, yoksa çıkacak mısın düşünmek için bolca zaman var önünde. Banka doğru yürüyor. Basamak içinde? Çınarın gölgesi, küçük ormanın esintisini buyur edecek. Oturuyor. Diğerlerinin endişesinden kaçtı, kalabalığın gevezeliğinden sıyrılmayı başardı. İçeride devam eden ameliyatın sonuçlarına dair mesnetsiz yorumları işitmemenin yolunu buldu. İçindeki basamağın, yıllara yayılmış kirlenmişliğini temizlemeye niyetlendi. Bu günü mü buldun? Kendi kuramsal tehlikeni yok sayıp, başkasının net bir olgu olan tehlikesinin ardına mı saklayacaksın küle ve dumana meylini? İnebileceğini biliyor, külü tanıyor. Çıkabileceğinden de kuşkusu yok, soluksuz kalmanın baş döndürücü sarhoşluğunu ise tahmin edebilir ancak. Doğurdu doğuracak bir kedi yanaşıyor yanına. İnce suratı, büyük kulaklarına bakınca çirkince, sahil kentlerinde görmeye alışık olduğu cins bir kedi olduğunu ayırt ediyor. Ayaklarının dibine çöküyor kedi, üstün körü bir bakış atıyor yüzüne ardından seriliyor çöktüğü yere boylu boyunca. Karnı burnunda. Bugün yarın doğurur bu kedi diye düşünüyor karnındaki kıpırtılara bakarken.  Bugün yarın o basamakla yüzleşirim ben. Bugün yarın bir can dünyaya atılır, başka bir can bu dünyadan çeker gider. Bugün kül, yarın duman.  Küldü dumandı derken, ne vakit gelip yanına oturduğunu fark etmediği bedenin kıpırtısıyla şimdiye dönüyor. Genç bir kız. Sessizce tünemiş hemen yanına. Dönüp bakıyor kızdan yana, profilden gördüğü yüzü daha kolunu görmeden içini eziyor. Dirseğinden kesmişler kolu. Kendi eksiksiz kolunun birkaç santim ötesindeki o yarım koldan hemen kaçırıyor gözlerini. Suçluluk neden?  İniyorsun bak, diye fısıldıyor basamak. Tut kendini. Kızın kendisinden yana dönmüyor, dönüp bakmıyor oluşunun hızlandırdığı iniş arzusu midesinden yükselen bir bulantı şimdi. Neye bakıyor bu kız böyle? Neye bakamıyorum ben böyle? Dönüp baksa gülümseyecek hafifçe, belki merhaba diyecek ya da belli belirsiz selamlayacak başıyla. Ama yok. Kıpırtısız oturuyor kız yanında. Sanki görmüyormuş, aynı bankı paylaştıklarının farkında değilmiş, hatta yokmuşum gibi. Gerilim hamile kediyi rahatsız etmiş olmalı ki, yüküne aldırmadan sıçrayarak kalkıyor yattığı yerden. Kıza ve ona bakıyor sırasıyla. İnsandan yana umut olmadığını bir kez daha anlamış, anladığından hoşlanmamış bir edayla uzaklaşıyor yanlarından. Kedinin gidişine bakarken kızın gidişini kaçırıyor. Geldiği gibi aniden kalkıp gitmiş yanından. Hızla uzaklaşan sırtını görüyor ardından bakarken ve o yarım kolun yabancılaşmış salınışını.

Esinti kesiliyor. Sıcak abandı üstüne. Dudak üstünde biriken teri siliyor elinin tersiyle. Basamağın genişlediğini, genişlerken çıkardığı sesi duyar gibi oluyor. Hareketi davet eden ses içini kıyıyor. Burada olmak istememişti. Burada olmayı kim ister ki? Burada olmak zorundaydı. Kaçınmanın mümkün olmadığı, kabullenmekten başka seçenek bırakmayan ve hesapta olmayan bir hayat oyunuydu. Basamağın bu durumla bir ilgisi olmadığını biliyor. Durum basamağın dayatmasına karşı güçsüz olmayı sağladı sadece. Hoş, bu durum olmasaydı daha güçlü ve dayanıklı olacağını da söyleyemez.  Hayatın olağan açmazlarının kişisel açmazlarını görünür kılmasında da şaşılacak bir yan yok. Bu bilginin bir halta yaradığı yok, diyor. Saat kaç? Kente iner inmez teninden olmayan her şeyden soyundu. Saatini, yüzüklerini, bileğinde sallananları. Şimdi saat kaç? Çantasından telefonunu çıkarıyor. Saate bakamadan cevapsız çağrıları fark ediyor. Defalarca aramışlar. Neredesin?

Doktor çıkmış, ameliyatın iyi geçtiğini söylemiş. Hepsi ameliyathanenin önünde bekliyorlarmış. Gelsene. Geleyim. Gönülsüzce kalkıyor yerinden.  Baygın çıkaracaklar, yüzü bembeyaz olacak. Bildiğimiz ifade olmayacak yüzünde. Operasyonun iyi geçtiği haberinin sevinci uçup gidecek onu öyle görünce. Çocuklarında büyükçe, geri kalanlarında hatırı sayılır yazıklanma peyda olacak. Yoğun bakıma kadar peşinden gidilecek onu taşıyan sedyenin.  Hayır, göremezsiniz şimdi, diyecek bıkkın bir hastane personeli. Oralı olmayacak hasta yakınları, sedye yoğun bakıma sokulurken boyunlarını uzatıp görmeye çalışacaklar rengi çekilmiş o yüzü. Doktorun ameliyathane kapısında yaptığı kısa açıklama işitenlerden zaten işitmiş olanlara yinelenecek ve birkaç sözcüğün altından söylenmemiş bulunup çıkarılmaya çalışılacak. Ben birinin elini tutup diğerinin sırtını sıvazlayacağım. Ne biri ne öbürü ayırdında olacak ikiye bölünmüşlüğümün. Basamağı unutmuşluğum yanıma kar kalacak. İnsan, geriye bakan bir hayvandır. Ben geride kalana özlemle bakan bir hayvanım. O kısacık bellek kaybını özlemle anacağım gelecek saatlerde.

Banktan kalkıyor, gölgesine sığındığı çınara bakıyor bir süre. Yarım kollu kızın görmezden geldiği bedenini zorlayarak hastane binasına doğru yola düşürüyor. İnmelisin veya çıkmalısın. Ya aşağı ya yukarı. İkircikli kalmak yersiz. Yukarı çıkan yolla aşağı ineni bir aynı nihayetinde. Karşıtların birliği diye yapıştırıyor içindeki ukala. Hamile kedinin boşalttığı banka bir gayretle çıkışını göz ucuyla görüyor aynı anda. İnerim de çıkarım da. Ama önce günlük olana gitmelisin, senlik olan az beklesin. Bugün yarın doğurur bu kedi, diyor gülümseyerek.  Bugün yarın o basamakla yüzleşirim ben.  Bugün yarın bir can dünyaya atılır, başka bir can bu dünyadan çeker gider. Bugün kül, yarın duman.  

Mey /Melek Ekim Yıldız










29 Nisan 2019 Pazartesi

Kalan

Kabullenilmiş itaatimizin yılgın ve dibe çökmüş sorusuydu. Sorduk aralıksız:
Hayır ve evet'in yeri değişseydi
yüzey mümkün olabilir miydi?
Cevapsızlık,
umutsuzluk'tur diye bilmişliğimizden
razı gelmedik hayır'a.
Evet ise bir cevap olmadı hiçbir zaman.
Işte bazen dalga.
Hiç değilse dalga vardı; gelen, yalayan ama götürmeyen.
Kaldık öylece.
Bizle kaldı, ne varsa, dip'in zulasında.

Mey


16 Nisan 2019 Salı

Sürüklenmiş Zaman


“Bir evet, bir hayır ve bir belki; üstelik bu süre zarfında her şey olup bitmeye, yaşanmaya devam etmiş yahut yaşanıp gitmiştir.” J. Marias



Bana bakma,


beni görme,


benden yana söyleme!



Bunları gerçekten işitti mi, yoksa kurdu mu işitmiş olduğunu, emin olamıyor. Üstünden zaman geçti, üstünden düşünmemeler, inanmamalar, sözü kurmalar, sözden kaçmalar geçti. Yine de emir tekrarı yaptığını sanıyor:



Sana bakmayacağım,


seni görmeyeceğim,


senden yana söylemeyeceğim!



Akış bunları yapabilmeyi mümkün kılmış olmalı. Bakmadı, görmedi, söylemedi. Zaman sürüklendi, ya da belki sadece sürüklemiştir. Düşünmeden kendini içine atıverdiği hareket yonttu, inceltti, görünmez kıldı belli ki.


S

Gürültüye açtı gözlerini. Alt kattan gelen bağırış giderek çığlığa dönüşecek gibiydi ve aynı anda rüyasındaki o son kareyle birleşmişti ister istemez. Soğuk ter saçlarının arasından fışkırdı. Beklenen oldu çığlık geldi, hali hazırda zihninde donup kalmış o resmin arka planına cuk oturan bir çığlıktı. Sabahın erkeninde, henüz gün bile ağarmamışken ne oldu yine, sorusundan daha acil olan zihnindeki görüntünün altında yatan nedendi. Yataktan doğrulmakla yorganı başına çekip iyice gömülmek arasında ikircikli, su ihtiyacının yersizliğine içerleyecek gibi oldu. Hızlıca soluklaşıp, hatırlanmayı olanaksız kılacak denli geri plana çekilmesi gereken rüyanın o kahrolası karesi durduğu yerde duruyor, alt kattan gelen hıçkırık seslerini her zamankinden çok daha rahatsız edici kılıyordu. Kontrolü dışı her şeye yönelmiş güçlü bir bulantı yükseldi midesinden. Safra. Sarımsı, yapışkan ve küçük düşürücü. Bir bağırtı koptu o sıra. İşitmesiyle kendini banyoya atması aynı ana denk geldi. Zihninin reddettiğini buyur eden işitme duyusuna serzeniş etse ne ki? Saat kaç, diye sordu. Vaktin neresindeyim?

Z

Unutmak işten değil. Hatırlamak çokça çaba artık. Hayat, hay huy, gerekir’ler, malı’lar, zorunlu’lar arasında ne keşke’ye yer var ne özleme. Açıkça söylemeyi, içtenlikle bildirmeyi, bunları erdem kabul etmeyi unuttururlar sana işte böyle. Aldın mı boyunun ölçüsünü? Ölçüyü kalbin kabul ettiğin günleri düşünüp, safdillikmiş diyorsun şimdi. O gülüş ne öyle? Aşka dair slogan atmayı söz söylemek bellemişlere tiksintiyle bakışının ardında her ne varsa, topla tasını tarağını uzaklaş buradan.


S

Uzun caddeleri geçmede sorun yok. Yorgunluk bu değil veya yorgunluk bundan değil. Cadde boyunca gördüğün insanların yüzüne bakmamayı öğreneli çok oluyor. Başarıyla yürüyebilir cadde boyu kimseyi görmeden, temasa mahal bırakmadan. Bu sabah her zamankinden yavaş attığı adımlar. Rüya, rüya olmaktan çıkmış hatıraya dönüşmüş. Uyanma anına asılı kaldı rüya, hem de o çığlık. Tespit içi rahatlatmalı, yapmıyor. Huzursuzluk gözlerinin önünde büyüyen bir diken. Kime, ne denli batacağı sonraki mesele. Rüya ve çığlık, diye düşünüyor karşıdan karşıya geçmek için bir tenhalık kollarken, çığlık ve rüya. Örtüyorlar birbirlerini ve hala bir yanım açıkta. Giymediğim ne kaldı üzerime?

Z

“Her şey kırışır, lekelenir, hor kullanılır.”
Zaman meselesi yalnızca. Zamanın bir yerinde yeni, ilginç, heyecan verici ve hatta önemli olan eskir, alışılır ona ve ilgi çekiciliğini yitirir, öncesinde nefesini kesen rutine dönüşür. Faydası azalan ekonomik bir mal gibi daha az başvurulur kimi düşüncelere. Geçmişin bir parçasına dönüşür her şey. Düşünceler, hissedilmişler, özlenmişler, yana yakıla aranmışlar. İnsan, zihninin en çok da belleğinin ihanetine uğramaya mahkûm hayvandır. Kendi haline bıraksan böyle. Ama ben hoşlanmam emredilmişe itaatten. Meşruiyeti yok buyurganlığınızın. Bu böyle biline!

S

Sakin bir akşam umarak girmişti kapıdan içeri. Evin sessizliğini sevecekti, kararlıydı buna. Tüm gün üzerine abanmış rüya ve çığlığı yanında getirmişti elbette. Aksi düşünülemezdi. Gün ehlileştirmişti bir parça onları aslında, bundandı az biraz keyfe teşneliği. İki kap yemek, kırıp dökmeyecek bir iki şarkı, pencereye vuran yağmur, kedinin oyun daveti, susturulmuş telefonun titreyişlerini görmezden geliş, dizlerine örteceği el örmesi battaniyenin yumuşaklığı ve senden yana söylememenin uğraştırıcı yorgunluğu. Ama işte söz pompalayan bir kalpti ağzı. Hep. Sürüklese de zamanı. En çok da kendini. Sürüklemek zamanı kendini bir yalana inandırmaktır. Biliyor bunu. Yine de günü bitirme duasını eksik bırakmıyor ışıkları söndürüp rüyanın ve çığlığın rahmi yatağına girmeden hemen önce:

Sana bakmayacağım,
seni görmeyeceğim,
senden yana söylemeyeceğim!

Mey