22 Nisan 2018 Pazar

Sus-pus

Sabahına yetişemeyen
öykünün,
karanlık korkusu
bu:
- işitiyorsun -
Sus
pus.
Cılız işte hepten ışık.
- gözün üstünde -
Görmüyorsun.
Bir söz, bir boynundan öpüş,
teninde bir diğer ten kurgudan
- elin boynunda,
hissetmiyorsun -
Yine de
günü, bir de geceyi kaplayacak cüreti öykünün
- biliyorsun -
Sen bildiğine gülünce,
öyle elin boynunda
ağızda sus, kalpte pus
genişliyor.
- sığmıyorsun -

Mey



8 Nisan 2018 Pazar

İZ


“Ürperten yaralara çıplak
Havaların değmesi
Acır. “ B. Necatigil

Epey eski bir iz gibi duruyor, dedi. Gözümle kaşım arasındaki o incecik çizgi. Eskiydi. Tespitmiş gibi görünen sorusuna cevap bekler gibi bakıyordu. Elimi kaldırıp sorunun nesnesine, o eski yara izine dokunmayı, yerinde durup durmadığından emin olmayı ister gibiydim. Beni durduran neydi bilmiyorum ama son anda dokunmaktan vazgeçip yaranın oldukça eski olduğunu söylemekle yetindim.  Konu kapansın istiyordum. Yapmaktan son anda vazgeçtiğimi yapacağını ise düşünmemiştim. Uzandı ve dokundu. Gözlerim kendiliğinden kapanırken, teması buyur eden tenim, bir dokunuşun parmaklarının şefkatle titreyebileceğini şaşkınlıkla fark ediyordu. Uzun süren temasın içine yerleştirilmiş kısa bir soru geldi ardından: Nasıl oldu bu?

Nasıl oldu bu, diye bağıran annemin sesiydi beni asıl korkutan, başımıza toplanmış komşuların Allah korumuş gözüne bir şey olmamış, yorumları annemim sesinin daha da yükselmesine, az önce dallarına çarpa çarpa tepesinden düştüğüm ağacın dibinde yatmakta olan zedelenmiş bedenimdeki sızıları olduğundan daha yoğun hissetmeme neden oluyordu. Annemim korku dolu gözlerindeki panik yatışmaya başladıkça, kaşımın altında açılmış yaradan sızan kanın yüzümden boynuma doğru yol alıyor olduğunun farkına varıyordum. İz kalmasa bari diyen çokbilmiş kadınlardan hiçbirinin ama en çok da annemin beni kucağına almaya, yattığım yerden kaldırmaya yeltenmemesi yerine o çok sevdiğim ağacın beni koynundan atışına hayıflanıyordum. Sevdiğince itelenmenin açtığı yaranın çok acıyacağını küçük yaşta öğrendim ben. Günler süren iz kalacak mı kalmayacak mı tartışmalarının, annemin ağaçlara tırmanmam konusunda koyduğu yasağın, düşmenin etkisiyle berelenmiş bedenimin ve kaşımın hemen altına atılan üç dikişin bile önüne geçemediği o atılmışlık hissi ile bahçedeki ağaçları bir süre küskünlükle izledim.  Ağaçların soyundan geldiğine inanan ilk kadın değildim ve sonuncusu da olmayacaktım. Düşmeye devam ettim.

Ağaca değil kendime küstüğümden bahsetmedim ona.  Karşısına çıkarmaya cesaret edebildiğim ilk adamın, yaramaz bir çocuk olup olmadığımı sorması üzerine annemin beni mutfağa çekip,  daha koskoca yara izini görmemiş, hayır gelmez bundan, deyişini anlattım bunun yerine. Gülüştük.  Komşu kadınların endişesi, yüzündeki efsunkâr olmuş bana kalırsa, dediğini işitmemiş gibi davranırken tepelere doğru dallar incelir uyarısını aklımda tutabilmenin yollarını aramaktaydım.
Kendi yarasına dokunmaktan, dokunurken kendini acıtmaktan haz duyan insanlardan olmadım hiç. Yarayla oynama, iz kalır uyarıları değildi buna sebep. İz bırakmayan yara olmayacağını erken yaşlarda öğrenmişliğime ek, onu kendinden bilmedikçe iyileşmeyeceğinin ve dokunmanın sende olanı dışlaştırmaktan başka işe yaramayacağının bilgisiydi temassızlığı mümkün kılan. Bir başkasının dokunuşuna ise alışık değildim.

Bastığım en ince dal olduğunu görmezden gelerek, kaşımdaki yara izine bir kez daha uzanmakta olan, o eli tutup parmak uçlarından öpmemin tek açıklaması vardı:  Ağaçların soyundan geldiğine inanan ilk kadın değildim, sonuncusu da olmayacaktım. Düşmeye devam edebilirdim.

Melek Ekim Yıldız / Mey





2 Nisan 2018 Pazartesi

BİR MEKTUP ATANIN

Demini aldığı kokusundan belliydi. Taze demlenmiş çayın kokusunu içine çekiyordu ki bahçe kapısının çıngırağının sesi duyuldu. Sabah sabah kim acaba, merakıyla elindeki havluyu bırakmadan açtı dış kapıyı ve postacının gülümseyen yüzünü görerek şaşırdı. Kocaman bir gülümseyiş vardı postacının yüzünde. Bahçe kapısına mektuplar için astığı sepetin yerinde olup olmadığını kontrol etti ister istemez. Koyduğu yerde duruyordu sepet. O halde? Bu sırada günaydın diye şakıdı postacı. Şaşkınlığını üzerinden atamamışken, bu günaydın daha da anlamsız geldi. Günaydınına karşılık verdi yine de ona doğru ilerlerken. Komşu bahçeden gelen leylak kokusu o sırada çarptı burnuna. Sersemledi. Postacıya baktı benzer bir sarsılmayı onda da görme umuduyla. Görebildiği kendinden memnun bir tebessümdü.

Bir mektubunuz var, dediğini duyduğunda bahçe kapısına ulaşmıştı. Postacının uzattığı zarfa baktı, bildik fatura ya da reklam zarflarından değildi. Zarfın üstündeki el yazısına çarptı gözü. Leylak hafif bir esintinin peşi sıra doldu burnuna yeniden. Postacının zarfı tutan eli havadaydı ve şaşalayışını anlayışla karşılıyor gibi bakıyordu bir yandan da. Mektup mu, diye sordu. Mektup ya, diye cevapladı postacı, uzaklardan geliyor. Uzaklardan gelen bir mektup düşüncesi leylağın kokusundan daha sersemleticiydi. Uzanıp almadığı zarfa gözlerini dikip, ne dediğini bilmeden konuştu: Çay içer misiniz? Postacının çay teklifini kutlama gibi algılayışına daha sonra gülecekti, bunu biliyordu. Adamın daveti ikiletmeden bahçe kapısını açacak mandala yönelişine anlam veremedi yine de. Eliyle küçük masayı işaret etti, gözü hala zarftaydı. Buyurun, dedi. Çay için içeri girerken göz ucuyla adamın zarfı masaya özenle bıraktığını gördü. Zihni el yazısının tanıdık olmadığını söylüyordu, kalbinin şiddetle çarpışı bundan olabilirdi.

Mutfağa geçip raftan çay bardaklarını çıkardı. Bir mektup, diye düşünüyordu bir yandan. Gerçek bir mektup mu acaba şüphesini elden bırakmıyordu. Şimdilerde reklam amaçlı broşürlerin de adreslerinin el yazısıyla yazıldığı oluyordu. İçine bakmadan çöpe atılmasını bu yolla engelleyebileceğini düşünen kimi ısrarlı tanıtımcılar bu küçük hileyi çare görüyor olmalıydılar. Ama uzaklardan, demişti postacı. Uzaklardan gelen bir tanıtım zarfı akla yakın değildi. Çayları doldurdu, bahçeye yönelecekken şeker geldi aklına. Mektubu getiren çayını şekerli içiyor olabilirdi. Tepsiyi bırakıp dolapları karıştırmaya başladı. Birisi ona bir mektup yazmıştı, yazmakla kalmamış mektubu okuyabilmesini mümkün kılacak, çoğunluğun çoktan unuttuğu eylemleri de yapmıştı. Uzaklardan biri. Kim olabilir sorusu zihnini didiklerken aklına hiçbir ismin gelmeyişinin de tuhaf olduğunu düşünüyordu. Sonunda şekeri buldu.

Postacı gözünü masanın üzerindeki zarfa dikmiş, yüzünde tuhaf bir gülümseyişle oturuyordu. Mektubu bırakıp gitmek istemiyor gibiydi. Çay davetini reddetmemesinin nedeni de bu olmalıydı. Dağıtacak faturaları, paketleri, tanıtım zarfları yok mu bu adamın diye düşündü çay tepsisini masaya bırakırken. Bahar erken geldi, dedi bu sırada gözünü hala zarftan ayırmamış olan postacı. Dikkatini mektup zarfından uzaklaştırmaya çalışıyor gibiydi. Başıyla onayladı diğer sandalyeye yerleşirken zarfın sahibi. Onun da gözü zarftaydı. Leylaklar bile erken açtı, dedi bir şey söylemiş olmak için. Postacı uzatılan şekeri reddetti. Bardağın yanındaki çay kaşığını kenara aldı. Gözüyle zarfı işaret ederek, açmayacak mısınız diye sordu. Açarım diye atıldı beriki ama zarfı almak için davranmadı. Bunun yerine çayından bir yudum aldı, başını çevirip komşu bahçedeki leylak ağacına baktı. Postacının, uzun zamandır gerçek bir mektup ulaştırmadım sahibine dediğini işitince ondan yana döndü. Gülümsedi. Zarfı açmadan gitmeyecek, diye düşündü. Onun yanında açmak istemiyordu. El yazısının yabancılığı umudu ve umutsuzluğu aynı şiddetle duyumsatırken zarf uzak bir hayale dönüşüyordu zihninde. Kimseler mektup yazmıyor artık, diye başlayacak bir konuşmanın kapıda olduğunun bilincinde, yapması gerekeni düşündü. Posta merkezine döndüğünde, arkadaşlarına haberi vermek için emin olmak istiyordu postacı besbelli. Uzandı zarfı eline aldı. Parmaklarının arasında tuttuğu şeyin kalbini yakıyor oluşuna şaştı ilkin, sonra zarfın kalınlığına. Uzunca bir mektup diye düşündü, kötümser yanı hemen ekledi: eğer bu bir mektupsa. Zarftaki yazıyı var eden, az sonra zihnini ve belki kalbini okşayacak, parmakları düşündü. İçinden sevdi onları ve postacının sabırsız bakışlarını görmezden gelerek zarfı burnuna götürüp kokladı. Alabildiği tek koku, geldiği yol boyunca rastladığı onlarca elin zarfta bıraktığı yıpranmışlığın kokusu oldu.

Postacının boş çay bardağını tabağa bırakışının sesiyle irkildi. Adama haksızlık etme, aç şu zarfı diye çıkıştı kendine. Zarar vermemeye çalışarak yapıştırılmış kapağı yerinden ayırmaya başladı. Zarftan çıkan katlanmış sayfaları açtı. Artık tanıdık olan el yazısına baktı uzunca. Mektubun bitimindeki imzayı görebilmek için sayfaları çevirdi. Leylağın kokusundan sarhoş olmuş kalbindeki titremeyi saklayabilmek mümkün olmadı. Mektubun gerçekliğinden emin olarak rahatlamış olan postacının ayağa kalkışındaki gururu fark etmedi. Güzel haberler vardır içinde inşallah, temennisiyle kapıya yönelen postacının ardından bakıp,  fark eder mi, diye mırıldandı.

* Edip Cansever

Melek Ekim Yıldız/ Mey


27 Mart 2018 Salı

ALTÜST OLUŞ ÖNSEZİSİ: ÇILDIRASIYA*


Sakindi. Sakinim, dedi. Heyecanlı olması için bir neden yoktu. Heyecanlı olmak için nedenim yok, diye düşündü. Yine de ellerinin buz kesmiş olmasına anlam veremiyordu. Ellerim neden soğuk peki, diye sordu. Soruyu kime sorduğu belli değildi. Kiminle konuşuyorum ki, burada kimse yok; var mı yoksa, diye seslendi. Ellerinin soğukluğunun hayra alamet olmadığını düşünüyor, bir yandan da onları birbirine sürterek ısıtmaya çalışıyordu. Bu iyiye işaret değil, dedi. Güldü sonra. Gülebilmek güzel, diye geçirdi içinden bu kez de.

Aydınlığı içeri taşıyan geniş pencereye doğru yürüdü. Pencereden içeri süzülen yalnızca ışık değil, dedi yüksek sesle. Pencerenin dış dünya, onun içinde yer almadığı dünya hakkında söylemekte olduklarına kulak kabarttı. Pencere gevezedir, dedi bilmiş bilmiş. Uzunca baktı, pencerenin gösterdiği dünyaya; orada olmamaktan, olamamaktan doğrusu, duyduğu iç sıkıntısından kurtulmak istercesine sırtını döndü. Sırtımı dönüyorum çünkü duyumsamadığımı yok kılabilme becerisine minnettarım, diye düşündü. İçinde bulunduğu geniş salonu, aslında bir hangara benziyordu, adımlamaya başladı. Adım adım azalabilirim, diye mırıldandı. Ruhumu hangar gibi boşaltabilirim. Ruhunu hangar gibi boşaltmak ifadesinin saçmalığı bir yana, böyle bir şey mümkünse, bunun kendisine ihanet anlamına gelebileceğini aklına getirmedi. Saçmaladım yine, diyerek kabul etti sonunda. Bir süre susalım, dedi. Bir süre sustu. Susmanın bir süresi bile yorucu, diye itiraf etti. Hangar-salonu adımlamayı sürdürüyordu. Yürümekten vazgeçmeyeceğim, dedi kendi kendine bir söz verir gibiydi. Çünkü, diye devam etti. Yürümenin dışında bütün eylemler kaçıştır, diye okumuştum bir zaman bir yerde. Kendini “ şahane kaçan” olarak tanımladığı zamanları anımsamıyor gibiydi. Muhteşem kaçabildiğim zamanlar olmuştu herhalde, diye mırıldandı. Anımsamak için çaba sarf etmedi. Hatırlamaya çalışmayacağım, diye karar bildirdi.

Hala sakindi ve salonu adımlamayı sürdürüyordu. Sakince yürüyorum, diye düşünüp sevindi. Ellerinin soğukluğunun hayra alamet olmayışıyla ilgili sezisini unutmuş görünüyordu. Unutmadım, dedi ama unutabilirim; umudu terk etmeyebilirim.  Salonun uzaktaki duvarına, fotoğrafların asılı olduğu duvara doğru yürüyordu. Fotoğraflara bakma zamanı, diye geçirdi içinden. Onlara bakmayı güvenli buluyordu. Onlara bakmaktan yana çekincem yok, dedi o tarafa yaklaşmaya yüz tutmuşken. Duvara yaklaştıkça nereden geldiği belirsiz bir seziyle içi burulmaya başladı. Ne oluyor, diye panikle sordu boşluğa.

Aynı paniğin anlatıcı olarak beni de sarmalamaya başlamış olması şaşırtıcıydı, bu yüzden yazarı arandı zihnim. Yok gibiydi. Anlatıcı..?  Yazar..?  Tiz bir sesle her ikimize birden sesleniyordu. Duvara bakan gözleri korkuyla açılmıştı.

Duvarın karşısında büyülenmiş gibi kıpırdamadan duruyordu. Durdum, kıpırdamalıyım oysa, diyordu bir yandan da. İstemli bir yaşam düzeneğini güvenli bir biçimde sergileyen fotoğraflar altüst olmuş, peş peşe geliş sıraları birbirine geçmişti. Bu durumu kaldıramayacağından korkuyordu. Bunu kaldıramam, diye fısıldadı. İlk sırada olması gereken fotoğrafın yerinde beşincisi, beşincinin yerinde dokuzuncu, dokuzuncunun yerindeyse ikincisi duruyordu. İlkinin yerinde sekizinci, sekizincinin yerinde altıncı, altıncının yerinde üçüncü var, diye söylendi. Yüreği sıkışıyordu. Yüreğim beni öldürecek, dedi. Tutunacak, dayanacak bir destek arandı. Yaslanacak bir gerçeklik, yok dedi. Hepsi altüst olmuş. Yerli yerinde duranın yalnızca sonuncu fotoğraf olduğunu henüz fark etmemişti. Göremediğim ne, diye bağırdı. Seslendi yine: Anlatıcı… ? Yazar… ?  Yazar çağrısına yanıt vermeme izin vermeyecekti, sessiz kaldım. İçimden sonuncuyu fark edebilmesini diliyordum.

Özenle inşa ettiği yaşam öyküsünün yitip gitmesine yanıyordu. İtina ve zor dolu onca çaba boşa gitti, diye hayıflandı. Gerçeksediği yalanın kaybı düşüncesi yere yığılacakmış gibi hissetmesine neden oluyordu. Düşüyorum, dedi. Zihnini boşluğa göndermeye razıyken, olması gereken yerde durmaya devam eden o son fotoğrafı gördü. Geçmiş altüst oluş önsezisini ve çıldırmayı anımsadı. Bu fotoğraf, dedi. Anımsıyorum.

Yaslanacak bir gerçeklik bulmanın rahatlamasıyla gülümsedi. Tebessüm ediyorum işte yeniden, dedi. Bir yalanı tazelemek ne kolay.  Fotoğrafın içinde süzüldüğü çerçeveyi yerinden çıkarıp ilk sıraya astı. Altüst oluşun önsezisi adını vermişti çok önce bu fotoğrafa. Çıldırasıya, diyerek onayladı anıyı. Öylece duruyordu fotoğrafın ve anının karşısında.

Hareket bitmiş, her şey donmuş gibiydi. Bir şeyler dondu, dediğini duydum. Bu hikâyenin anlatıcısı olarak ilerleyeceğim yönü kestiremiyordum. Şimdi ne olacak, diye sordum yazara. Yeni bir altüst oluş önsezisiyle şahane kaçışını yineleyecek, diye cevap verdi yazar. Çıldırasıya ama. Unutma bunu diye ekledi hikâyenin kahramanı.

Anlatıcı olarak üzerime düşeni yapıp, hikâyeye nokta koydum. Hala içime sinmeyen şeyler vardıysa da, bu yazarın sorunuydu artık. O günden sonra bir daha ne kahramana rastladım ne de yazara. Bana kalan,  önce son sonra ilk sırayı kapan o fotoğrafın gizlice aldığım bir kopyası oldu.


Melek Ekim Yıldız / Mey



*Başlığı oluşturan sözcükler Maurice Blanchot’un Sonradan Sonsuz Yineleme’sinden ayrı ayrı çekilmiştir.

25 Mart 2018 Pazar

SOBELENMİŞİN KENDİNE SORDUĞUDUR


Rahat bırakılmak istiyorum, diyordum. Bunu kendime söylüyordum üstelik. Gün içinde, bu talebi yüksek sesle kendime bildirirken yakalıyordum kendimi. Bunu niçin yaptığımı bilememekten daha tuhaf olan ise, aslında kimse tarafından rahatsız edilmiyor oluşumdu. Aksine, hemen hiç kimsenin bana herhangi bir şey, basit bir şey bile, sormadığı günlerdi. Yine de ben, dikkatlice yapılmış bir robot gibi, rahat bırakılmak istediğimi söyleyip duruyordum. Benden başka kimsenin haberdar olmadığı, olmasının da anlam taşımadığı, bu talep; dillendirmekten haz duyduğum bir dize gibi dilime yapışmıştı.

Delirdiğimi düşünüyor fakat bu olasılıktan ürkmüyordum. Epeydir delirmeyi beklemekte olduğumdan, rahatlamış hissetmem gerekirdi. Olması gereken’le hayatım arasındaki uymazlık, bu durumda da kendini yok sayacak değildi ya. Saymadı.

Delirmeyi beklediğim doğruydu; günün birinde delireceğime dair mutlak bir inanç taşıyordum gizlice. Biten her günün ardından, bugün de delirmedim, hesabına girmiyordum elbette ama bekliyordum. İnsanın kendine katlanarak ve kendine rağmen yaşamayı sürdürmesinin başkaca bir yolu olmadığını düşünüyordum sadece.

Kendime ağırdım. Bunu biliyor, hem de bu bilgiyi bir tür bilgelik olarak kabul ediyordum. Başkalarının seyrine açık tuttuğum, aslında kurmaca olan bir hayat ile yalnızca kendime farkındalık izni verdiğim zihinsel kaosum arasındaki çelişki, beni bana ağır kılıyordu.

“ Taşıması ne kadar ağır olursa, o kadar memnun olacağım…” diyen adamı ilk okuduğum günkü kadar cesur değildim artık. Memnun da değildim. Aklını yitirmek tek çıkış yolu gibi görünüyordu bana iyiden iyiye. Okuduğum kitaplardan, “ Deli, aklını kaybetmiş biri değildir. Deli, aklından başka her şeyini kaybetmiş biridir.” Gibi cümleler bulup, önce altlarını renkli kalemlerle çiziyor; ardından bu işlemi yetersiz bularak sürekli yanımda taşıdığım defterlere aktarıyordum onları. Bu eylemin adını “ kendini kaçınılmaza hazırlama” koymuştum. Geleceğe, geleceğime, ilişkin kehanetlerime bağlı sabırlı bekleyişimin tutarlılığından şüphelenmek aklımın ucundan bile geçmiyordu. Ya delirecek ya da komaya girecektim. Kendimi sık sık koma halinde hayal etmeye başlamamdan kısa bir süre sonra, o cümle aniden gelip, dilime yerleşti: Rahat bırakılmak istiyorum.

Bu saçma talebin anlamını çözmeye çokça dalmışlığımdan mıdır, yoksa nasılsa delirdim fikrinin verdiği rahatlıktan mıdır, şimdi çözemiyorum, tedbiri elden bırakmış olmalıyım. Bu böyle olmalı. Aksi halde, olmuş olanın açıklamasını kendime yapamamanın sonuçlarından korkarım.


Rahat bırakılma isteğimin zihnimi esir aldığı o günlerden birinde, bir masada, o gün ilk kez karşılaşmış olduğum birinin karşısında oturuyordum. Tedirgin değildim, rahat bırakılma arzusu ile kıvranan zihnimin aksine oldukça rahattım. Sunduğum sahtenin yutturulabilirliğinden emin olarak konuşmaları izliyordum. Kurmaca ben’in üstüne düşeni yapıyor oluşundan mesut bir şekilde de tebessüm ediyordum.

Paranoyaya meyilli zihnim hiçbir uyarı yollamadı ne kaslarımda bir gerilme oldu ne de duyarlı burnum tehlike kokusu aldı. Karşımdaki konuşurken; ilgiyle dinlemekte olduğunu konuşana belli etme gereğinin en temel iletişim becerisi olduğunu öğrenmiş her görüntü karakter gibi, başımı kaldırıp gözlerine dikkatli gözlerimi diktim.

Hadi canım sende, diyen böbürlenme meraklısı zihnimin yadsıma kalkışması, gördüğümün şiddeti karşısında cılızdı. Karşımda oturana sahte bir ilgiyle bakarken, gördüğünü gördüm. Henüz aklım başımdan gitmemişti; içimden titredim. Sadece içimden tir tir titredim. Bana bakıyor, sunduğum yerine sakındığımı görüyordu. Ben de onun görebildiğini görüyordum. Karmakarışık bir “görme” meselesi nefesimi kesiyordu.

O esnada delirebilirdim. Delirmedim. Koma çok daha iyi bir seçenek olmasına karşın, uzak ihtimaldi.

Rahatımız kaçtı, dedim günlerdir rahat bırakılmak istediğini tekrarlayıp duran kendime. Şimdi memnun musun?

Cevap veren olmadı.


Melek Ekim Yıldız / Mey





12 Mart 2018 Pazartesi

Kırpılmış


Bakabildiğince uzağa bakmak. Çözüm buydu. Hatırlamaya ve unutmaya. Gözünü dik, düşün, anımsa, karar ver ve gülümse. Dikkatle bak, düşünme, unut, rahatla ve gülümse. Basit değil mi? “Hayat çok acımasız” dediydi geçende konuştuğum biri. Kendine bir şey demediydim de düşünekaldıydım sanki. Hayat mı? Hayat’la kasıt ne? Doğanın düzeni mi, yoksa hayat denilen şeyin içinde yer alan akıllı varlıklar mı, yoksa bunların toplamı mı? Doğanın acımasızlığı ne olabilir? Hem doğa bilir mi, acıma ne, acımasızlık ne? Soruları birbiri ardına sıralarken karşımdaki konuşuyor, anlatmayı sürdürüyordu. Ne anlatıyordu diye soran olsa, bilmem dinlemedim ki. Bazıları konuşur, bana benzeyenler o konuşmanın bir yerinden yakaladığı sorunun doğurduğu soruların peşine düşer. Soru peşindeyim, deme bana bir şey.

Acımasız olanın hayat olduğunu hiç sanmıyordum. Yine de bir sanıydı benim ki. Yanılıyor olmam mümkün. İçimden kuvvetle bir ses, acımasız olanın sorular olduğunu söylüyordu. Sorabilme lüksünün ironik acısı. Belki de burada hakkını vermeliyim. Hayat büyük bir soru işaretiyse, acılığı oradandır. Başka ne olacaktı? Başka ne olabilirdi? Devasa bir cevap olsa iyi olurdu ya da belki olmazdı. Belki, asıl acımasızlık, acımasızlık sözcüğünü bulmakla kalmayıp ona anlamını atfeden zihinlere sahip olmaktır. Yargı cümlesi gibi görünen soru cümleleri kurduğumu biliyorum. Başka türlü yapamam, başka türlü olamam. Başka türlüsünü hiç yapmadım, başka türlü hiç olmadım. Bakabildiğimce baktım, sorabildiğimce sordum. İnatçı bir keçiye benzediğimi söyleyen birini sevmiştim. Teşhisten haz etmediğimi söyleyecek kadar sevgimin azalmasını beklemem gerektiğini düşünmüştüm o vakit, o kadar sevmediğimde artık söyleme istediğimin kalmadığını görüp bakabildiğimce uzağa bakmıştım. Dikkatle bak, düşünme, unut, rahatla ve gülümse. Basitti. Bir keçi olsaydınız, “inat” ne demek bilmeyeceğiniz gibi umurunuzda da olmayacaktı. Bir umurunuz olmayacağını da eklemeye kalksam başka eklemeler peşinden gelecek ve hiç haz etmediğim teşhisin kollarında debelenmek kaderini sakince kabullenmem gerekecek. Bunu yapamam. Bu teşhis bataklığını, hayvan olmadığını kendine kanıtlamaktan bitap düşmüş insan cıvıklığı yarattı. Bazen tutunup, kendini çıkaracağın bir dal yoktur etrafta. Adımlarını dikkatli at.

Seni içine almayan bir şeye ait olamazsın. Etrafında dolanma. Gözünü dik, düşün, anımsa, karar ver ve gülümse. Hayatın fark edilebilir acımasızlığı, acımasızlıksa eğer, dolaylarında gezinmeni görüp kılını kıpırdatmamasıdır. Dertlerine dertlenen insanlar görürsün. Dert ne? Sonra gülümseyenleri kaydeder zihnin. Neye gülüyor bu insanlar? Bir şarkının melodisinin ıslıkla çalınışı gibi geçici, küçük, nikbin bir esintinin mutluluk verdiğini sezersin diğerlerine. Neye dönüyor insanlar yüzlerini böyle? Acıkmışlığına denk gelirsin koca koca açılmış gözlerin. Açlık nerededir? Elle tutulur öfkenin kararttığı yüzlere bakarsın. Öfkenin o dipsiz kaynağı nerede? Korkunun titrettiği elleri uzanıp tutasın gelir kiminde. Korkudan insan yapan ne? Diz çökmüşlüğün, boyun eğmişliğin, yitirmişliğin ardına gizlendiği kibri seçer gözlerin. Bu ne kibir kardeşim? Aklın alacak gibi olur bunları, aklın almayacak aslında onları, onu çer çöple doldurdun. Yer yok. Gereksiz kalabalığından kurtul.

Bakabildiğince yakına bakmak. Yakında kendin var. Çözüm belki budur. Sen makası yaratırsın, Tanrı seni. Sen makasla ne yapacağını bilirsin, Tanrı seninle ne yapacağını asla bilmedi. En yakında ‘kendin’. Oraya bak. Makasla oynayan çocuk Tanrı’yı göreceksin. En nihayetinde kırpılmışsın. Çözüm belki budur. Kendine başka bir Tanrı bul ve dikkat et elinde makası olmasın.


Mey




5 Mart 2018 Pazartesi

Söz'ün Rüyası

Usulca soluyor şimdi,
celbi uyutulmuş söz.
İhtimaldir ki bir hikaye anlatıyor
rüyasında.
Seçilmemiş uzun bir yolda yürümüşlüğe
yahut,
elde olmayan bir düşkünlüğe
ya da belki inada ve şaşkınlığa dair.
Kim işitecek?
Hikaye; 'kim nedir?' bilmez, rüya, uykusu en uzak olanı seçer.
Söz, sökülmüş düş'ün yıpranmışlığından ilmeklerken rüyayı,
sen
hiç
uyuma.
Veya
sakın
uyanma.
Hikaye senin, rüya benim olsun.
Söz, derince uyusun. biraz daha uyusun.


Mey