19 Eylül 2019 Perşembe

Zaman, Akış ve Yazmamaya Dair Birkaç Söz



Söz vermiştim. Her gün, demiştim. Yazarım. Yazmalıyım. Bir sigara içimi kadar da olsa zaman ayırırım, zaman yaratırım. Unutmuşum: Zaman bizi yaratır oysa. Zamanın oyun hamurlarıyız; bizi yoğurur, şekillendirir, bozar, sonra canı çeker yeniden yapar demek istemiyorum, kimse böyle anlamasın. Bunu demek istemiş olsaydım, klişeden yakasını kurtaramayan o söz cambazlarından farkım kalmazdı. Hoş, bir başka açıdan onlardan farkım olmayabilir. Bu konuda iddialı değilim. Olmalıyım belki. Onlara benzemediğimi düşünmek, onları ya da kendimi yeterince tanımamakla da ilgili olabilir. Ama bu başka bir mesele. Zaman bizi yaratır demiştim ya. Ne demek istemiştim bunu söylerken?

İz bırakır, izini acımasızca vurur benliklerimize, mi diyorum acaba? Yok, bu da değil sanki. Sanki, zamanın itmesiyle yol alan yelkenliyiz de değil demek istediğim. Ne, peki?

Peki ne? Zaman bize sembol, biz ona işlik miyiz? Zaman canı sıkılan bir çocuk mu, bir büyüğümün dediği gibi, yoksa biz onun düş kırıklığı mıyız? Zaman, kendi bildiği bir noktada bir biz var kılıyor ve büyütüyor mu yaşama dediğimiz şeyin içinde yuvarlaya yuvarlaya, var kıldığını. Önce var’ı, sonra giderek büyüyen yaraları mıyız onun? Zaman bu dünyanın beşiği mi yoksa, bir o ana bir diğer yana savurarak avutuyor mu bizi? Soru çok. Henüz bir yanıtım yok ama. Olacak mı günün birinde, ondan da emin değilim.

Velhasılıkelam, her gün yazamadım verdiğim söze rağmen. Yazabilirdim de yazmadım değil ama. Yazabilemedim işin doğrusu. İzleme zorundalığının suçu tümü. O zorundalık hissi nerden gelip oturdu üzerime, onu da bilmiyorum. Bildiğim tek şey geldi, beni buldu, yerleşti ve gitmedi. Çok şey oluyordu, bir şeyler durmaksızın olmaktaydı ve birinin olan biteni izlemesi gerek diye düşündüm başlangıçta. Sonra yakamı kurtaramadım, zaman bizi nasıl yaratır sorusuna yanıt bulamadığım gibi o da yapamadıklarım yığınının tepesi yerleşti.

Sahte veya gerçek. Ayırt edilmesi güçtü; bu, biraz bulandırmıştı içimi. Gerçeğe dair sorunuz varsa, yüzünüzü ona dönmek zorundasınız dedim zihnimde kıpraşıp duran sözcüklere. Gerçek orada işte, akışın içinde. Demez olaydım. Kaç gözü varsa zihnimin akışa yapıştı tutkuyla. İzlendiğini bilen gerçek akışı haberdar etti. Akış temaşayı buyur etti hazla ve hızla. Hızlanmıştı, izleyenine gövde gösterisi olsun diye. Ben de izledim ve izleyiciliğimin ilk anından itibaren bir ırmağın, içinden kötülük akan bir ırmağın kıyısına oturup, akışın arasından olur da iyice bir şey yakalasa, iç rahatlığıyla izlemeyi bırakacak bir görevli gibiydim. Ve hiç şansım yoktu. Baktığım her yerde ve her şeyde kötüyü görmekten başka çıkarı olmayandım.

Zaman bir ceset biriktiricisidir belki de.

Kadınlar, çocuklar, hayvanlar ve ağaçlar. Yılgın erkek yüzleri.
  
Aç, doymayı öğrenmemiş bakışlar. Korkunç ve utanç verici.

Kızları bir binaya kapayıp yaktılar. Çığlıklarını dinledim. Söz o gün azaldı. Vatansızlar – kadınlar, erkekler ve bebeler – kıyıya vurdu; kelimelerimi sis bürüdü. Eskimeye tahammülü yok adamların bıçak tutan elleri kızıla boyadı baktığım suyu da hikâye kendini gereksiz ilan etti. Göçük altından çıkamadı da ekmeğini taştan çıkaran bedenler, kalemim taş kesti. Çocukları aç anne, yan odaya geçip kendini saç kurutma makinesinin kablosuyla astı da, kifayetsiz neymiş bildim.

Yoksa yazardım, niye yazmayayım?



Mey / Melek Ekim Yıldız





13 Temmuz 2019 Cumartesi

Basamak


Ne aşağı ne yukarı.  Hareketsiz henüz. İnebilir, çıka da bilir. Sıcağı düşünüyor.  İnsem cehennem, çıksam duman. Yanmak veya boğulmak. Tek bir edime bakıyor. Külsün ya da nefessiz. Hareket, çıkış noktası basamak olan dilemma.

Hastanenin bahçesinde. Yapış yapış teni. Nem sıcaktan vurucu. Yüzü terden parlıyor. Bahçede serin bir kuytu aranırken fark ediyor. Ağaçlar var. Etrafına bakıyor. Neredeyse küçük bir ormanın içine bir hastane kondurmuşlar. Bakımsızlığı gizleyen ağaçlar, ağaçların saklayamadığı köhnemişlik.  Orman da bakımsızlıktan nasibini almış. Vazgeçilmişlere özgü kırgınlık yok bütünlüğüne bakınca. Ağaç ağaca bakmış onlarca yıl, her birini besleyen toprağa sıkı sıkıya tutunup alabildiğince büyümüşler, handiyse birbirlerini büyütmüşler. Yeşilin farklı tonlarına bürünmüş; çam ağaçları, akasyalar, kestaneler, bir iki tane çınar ağacı gölge büyütebilmenin azametiyle uzanıyorlar gökyüzüne doğru. Sıcaktan çatlamış toprak ve toprağı kaplayan sararmış otlar bir yana, başını yukarı çevirdiğinde kül veya duman çıkıveriyor insanın aklından. Anlık, iyicil bir his gelip oturuyor içine. Hastanenin bahçesini yaşam alanı olarak bellemiş kedileri ve köpekleri seçiyor gözü uzaktan. Alanı paylaşmış gibiler. Birbirlerinin varlığını umursamaksızın, sıcaktan bitkin serilmişler buldukları gölgelere. Çıkıyorsun, diye uyarıyor kendini. Sonu duman biliyorsun. Duruyor. Harekete teşne ruhuna set çekme zamanı şimdi. Heybetli bir çınarın altındaki tahta bankı kestiriyor gözüne. Hasta ameliyathanede. En az beş saat sürer demişti doktor. İnecek misin, yoksa çıkacak mısın düşünmek için bolca zaman var önünde. Banka doğru yürüyor. Basamak içinde? Çınarın gölgesi, küçük ormanın esintisini buyur edecek. Oturuyor. Diğerlerinin endişesinden kaçtı, kalabalığın gevezeliğinden sıyrılmayı başardı. İçeride devam eden ameliyatın sonuçlarına dair mesnetsiz yorumları işitmemenin yolunu buldu. İçindeki basamağın, yıllara yayılmış kirlenmişliğini temizlemeye niyetlendi. Bu günü mü buldun? Kendi kuramsal tehlikeni yok sayıp, başkasının net bir olgu olan tehlikesinin ardına mı saklayacaksın küle ve dumana meylini? İnebileceğini biliyor, külü tanıyor. Çıkabileceğinden de kuşkusu yok, soluksuz kalmanın baş döndürücü sarhoşluğunu ise tahmin edebilir ancak. Doğurdu doğuracak bir kedi yanaşıyor yanına. İnce suratı, büyük kulaklarına bakınca çirkince, sahil kentlerinde görmeye alışık olduğu cins bir kedi olduğunu ayırt ediyor. Ayaklarının dibine çöküyor kedi, üstün körü bir bakış atıyor yüzüne ardından seriliyor çöktüğü yere boylu boyunca. Karnı burnunda. Bugün yarın doğurur bu kedi diye düşünüyor karnındaki kıpırtılara bakarken.  Bugün yarın o basamakla yüzleşirim ben. Bugün yarın bir can dünyaya atılır, başka bir can bu dünyadan çeker gider. Bugün kül, yarın duman.  Küldü dumandı derken, ne vakit gelip yanına oturduğunu fark etmediği bedenin kıpırtısıyla şimdiye dönüyor. Genç bir kız. Sessizce tünemiş hemen yanına. Dönüp bakıyor kızdan yana, profilden gördüğü yüzü daha kolunu görmeden içini eziyor. Dirseğinden kesmişler kolu. Kendi eksiksiz kolunun birkaç santim ötesindeki o yarım koldan hemen kaçırıyor gözlerini. Suçluluk neden?  İniyorsun bak, diye fısıldıyor basamak. Tut kendini. Kızın kendisinden yana dönmüyor, dönüp bakmıyor oluşunun hızlandırdığı iniş arzusu midesinden yükselen bir bulantı şimdi. Neye bakıyor bu kız böyle? Neye bakamıyorum ben böyle? Dönüp baksa gülümseyecek hafifçe, belki merhaba diyecek ya da belli belirsiz selamlayacak başıyla. Ama yok. Kıpırtısız oturuyor kız yanında. Sanki görmüyormuş, aynı bankı paylaştıklarının farkında değilmiş, hatta yokmuşum gibi. Gerilim hamile kediyi rahatsız etmiş olmalı ki, yüküne aldırmadan sıçrayarak kalkıyor yattığı yerden. Kıza ve ona bakıyor sırasıyla. İnsandan yana umut olmadığını bir kez daha anlamış, anladığından hoşlanmamış bir edayla uzaklaşıyor yanlarından. Kedinin gidişine bakarken kızın gidişini kaçırıyor. Geldiği gibi aniden kalkıp gitmiş yanından. Hızla uzaklaşan sırtını görüyor ardından bakarken ve o yarım kolun yabancılaşmış salınışını.

Esinti kesiliyor. Sıcak abandı üstüne. Dudak üstünde biriken teri siliyor elinin tersiyle. Basamağın genişlediğini, genişlerken çıkardığı sesi duyar gibi oluyor. Hareketi davet eden ses içini kıyıyor. Burada olmak istememişti. Burada olmayı kim ister ki? Burada olmak zorundaydı. Kaçınmanın mümkün olmadığı, kabullenmekten başka seçenek bırakmayan ve hesapta olmayan bir hayat oyunuydu. Basamağın bu durumla bir ilgisi olmadığını biliyor. Durum basamağın dayatmasına karşı güçsüz olmayı sağladı sadece. Hoş, bu durum olmasaydı daha güçlü ve dayanıklı olacağını da söyleyemez.  Hayatın olağan açmazlarının kişisel açmazlarını görünür kılmasında da şaşılacak bir yan yok. Bu bilginin bir halta yaradığı yok, diyor. Saat kaç? Kente iner inmez teninden olmayan her şeyden soyundu. Saatini, yüzüklerini, bileğinde sallananları. Şimdi saat kaç? Çantasından telefonunu çıkarıyor. Saate bakamadan cevapsız çağrıları fark ediyor. Defalarca aramışlar. Neredesin?

Doktor çıkmış, ameliyatın iyi geçtiğini söylemiş. Hepsi ameliyathanenin önünde bekliyorlarmış. Gelsene. Geleyim. Gönülsüzce kalkıyor yerinden.  Baygın çıkaracaklar, yüzü bembeyaz olacak. Bildiğimiz ifade olmayacak yüzünde. Operasyonun iyi geçtiği haberinin sevinci uçup gidecek onu öyle görünce. Çocuklarında büyükçe, geri kalanlarında hatırı sayılır yazıklanma peyda olacak. Yoğun bakıma kadar peşinden gidilecek onu taşıyan sedyenin.  Hayır, göremezsiniz şimdi, diyecek bıkkın bir hastane personeli. Oralı olmayacak hasta yakınları, sedye yoğun bakıma sokulurken boyunlarını uzatıp görmeye çalışacaklar rengi çekilmiş o yüzü. Doktorun ameliyathane kapısında yaptığı kısa açıklama işitenlerden zaten işitmiş olanlara yinelenecek ve birkaç sözcüğün altından söylenmemiş bulunup çıkarılmaya çalışılacak. Ben birinin elini tutup diğerinin sırtını sıvazlayacağım. Ne biri ne öbürü ayırdında olacak ikiye bölünmüşlüğümün. Basamağı unutmuşluğum yanıma kar kalacak. İnsan, geriye bakan bir hayvandır. Ben geride kalana özlemle bakan bir hayvanım. O kısacık bellek kaybını özlemle anacağım gelecek saatlerde.

Banktan kalkıyor, gölgesine sığındığı çınara bakıyor bir süre. Yarım kollu kızın görmezden geldiği bedenini zorlayarak hastane binasına doğru yola düşürüyor. İnmelisin veya çıkmalısın. Ya aşağı ya yukarı. İkircikli kalmak yersiz. Yukarı çıkan yolla aşağı ineni bir aynı nihayetinde. Karşıtların birliği diye yapıştırıyor içindeki ukala. Hamile kedinin boşalttığı banka bir gayretle çıkışını göz ucuyla görüyor aynı anda. İnerim de çıkarım da. Ama önce günlük olana gitmelisin, senlik olan az beklesin. Bugün yarın doğurur bu kedi, diyor gülümseyerek.  Bugün yarın o basamakla yüzleşirim ben.  Bugün yarın bir can dünyaya atılır, başka bir can bu dünyadan çeker gider. Bugün kül, yarın duman.  

Mey /Melek Ekim Yıldız










29 Nisan 2019 Pazartesi

Kalan

Kabullenilmiş itaatimizin yılgın ve dibe çökmüş sorusuydu. Sorduk aralıksız:
Hayır ve evet'in yeri değişseydi
yüzey mümkün olabilir miydi?
Cevapsızlık,
umutsuzluk'tur diye bilmişliğimizden
razı gelmedik hayır'a.
Evet ise bir cevap olmadı hiçbir zaman.
Işte bazen dalga.
Hiç değilse dalga vardı; gelen, yalayan ama götürmeyen.
Kaldık öylece.
Bizle kaldı, ne varsa, dip'in zulasında.

Mey


16 Nisan 2019 Salı

Sürüklenmiş Zaman


“Bir evet, bir hayır ve bir belki; üstelik bu süre zarfında her şey olup bitmeye, yaşanmaya devam etmiş yahut yaşanıp gitmiştir.” J. Marias



Bana bakma,


beni görme,


benden yana söyleme!



Bunları gerçekten işitti mi, yoksa kurdu mu işitmiş olduğunu, emin olamıyor. Üstünden zaman geçti, üstünden düşünmemeler, inanmamalar, sözü kurmalar, sözden kaçmalar geçti. Yine de emir tekrarı yaptığını sanıyor:



Sana bakmayacağım,


seni görmeyeceğim,


senden yana söylemeyeceğim!



Akış bunları yapabilmeyi mümkün kılmış olmalı. Bakmadı, görmedi, söylemedi. Zaman sürüklendi, ya da belki sadece sürüklemiştir. Düşünmeden kendini içine atıverdiği hareket yonttu, inceltti, görünmez kıldı belli ki.


S

Gürültüye açtı gözlerini. Alt kattan gelen bağırış giderek çığlığa dönüşecek gibiydi ve aynı anda rüyasındaki o son kareyle birleşmişti ister istemez. Soğuk ter saçlarının arasından fışkırdı. Beklenen oldu çığlık geldi, hali hazırda zihninde donup kalmış o resmin arka planına cuk oturan bir çığlıktı. Sabahın erkeninde, henüz gün bile ağarmamışken ne oldu yine, sorusundan daha acil olan zihnindeki görüntünün altında yatan nedendi. Yataktan doğrulmakla yorganı başına çekip iyice gömülmek arasında ikircikli, su ihtiyacının yersizliğine içerleyecek gibi oldu. Hızlıca soluklaşıp, hatırlanmayı olanaksız kılacak denli geri plana çekilmesi gereken rüyanın o kahrolası karesi durduğu yerde duruyor, alt kattan gelen hıçkırık seslerini her zamankinden çok daha rahatsız edici kılıyordu. Kontrolü dışı her şeye yönelmiş güçlü bir bulantı yükseldi midesinden. Safra. Sarımsı, yapışkan ve küçük düşürücü. Bir bağırtı koptu o sıra. İşitmesiyle kendini banyoya atması aynı ana denk geldi. Zihninin reddettiğini buyur eden işitme duyusuna serzeniş etse ne ki? Saat kaç, diye sordu. Vaktin neresindeyim?

Z

Unutmak işten değil. Hatırlamak çokça çaba artık. Hayat, hay huy, gerekir’ler, malı’lar, zorunlu’lar arasında ne keşke’ye yer var ne özleme. Açıkça söylemeyi, içtenlikle bildirmeyi, bunları erdem kabul etmeyi unuttururlar sana işte böyle. Aldın mı boyunun ölçüsünü? Ölçüyü kalbin kabul ettiğin günleri düşünüp, safdillikmiş diyorsun şimdi. O gülüş ne öyle? Aşka dair slogan atmayı söz söylemek bellemişlere tiksintiyle bakışının ardında her ne varsa, topla tasını tarağını uzaklaş buradan.


S

Uzun caddeleri geçmede sorun yok. Yorgunluk bu değil veya yorgunluk bundan değil. Cadde boyunca gördüğün insanların yüzüne bakmamayı öğreneli çok oluyor. Başarıyla yürüyebilir cadde boyu kimseyi görmeden, temasa mahal bırakmadan. Bu sabah her zamankinden yavaş attığı adımlar. Rüya, rüya olmaktan çıkmış hatıraya dönüşmüş. Uyanma anına asılı kaldı rüya, hem de o çığlık. Tespit içi rahatlatmalı, yapmıyor. Huzursuzluk gözlerinin önünde büyüyen bir diken. Kime, ne denli batacağı sonraki mesele. Rüya ve çığlık, diye düşünüyor karşıdan karşıya geçmek için bir tenhalık kollarken, çığlık ve rüya. Örtüyorlar birbirlerini ve hala bir yanım açıkta. Giymediğim ne kaldı üzerime?

Z

“Her şey kırışır, lekelenir, hor kullanılır.”
Zaman meselesi yalnızca. Zamanın bir yerinde yeni, ilginç, heyecan verici ve hatta önemli olan eskir, alışılır ona ve ilgi çekiciliğini yitirir, öncesinde nefesini kesen rutine dönüşür. Faydası azalan ekonomik bir mal gibi daha az başvurulur kimi düşüncelere. Geçmişin bir parçasına dönüşür her şey. Düşünceler, hissedilmişler, özlenmişler, yana yakıla aranmışlar. İnsan, zihninin en çok da belleğinin ihanetine uğramaya mahkûm hayvandır. Kendi haline bıraksan böyle. Ama ben hoşlanmam emredilmişe itaatten. Meşruiyeti yok buyurganlığınızın. Bu böyle biline!

S

Sakin bir akşam umarak girmişti kapıdan içeri. Evin sessizliğini sevecekti, kararlıydı buna. Tüm gün üzerine abanmış rüya ve çığlığı yanında getirmişti elbette. Aksi düşünülemezdi. Gün ehlileştirmişti bir parça onları aslında, bundandı az biraz keyfe teşneliği. İki kap yemek, kırıp dökmeyecek bir iki şarkı, pencereye vuran yağmur, kedinin oyun daveti, susturulmuş telefonun titreyişlerini görmezden geliş, dizlerine örteceği el örmesi battaniyenin yumuşaklığı ve senden yana söylememenin uğraştırıcı yorgunluğu. Ama işte söz pompalayan bir kalpti ağzı. Hep. Sürüklese de zamanı. En çok da kendini. Sürüklemek zamanı kendini bir yalana inandırmaktır. Biliyor bunu. Yine de günü bitirme duasını eksik bırakmıyor ışıkları söndürüp rüyanın ve çığlığın rahmi yatağına girmeden hemen önce:

Sana bakmayacağım,
seni görmeyeceğim,
senden yana söylemeyeceğim!

Mey




22 Mart 2019 Cuma

ısırgan düşünce


Uyandı. Yapılacaklar listesi elinin altındaydı, yataktan kalkmadan uzanıp aldı. İlk maddede “ uyanılacak” yazıyordu. Kalemi aranıp buldu, ilk maddenin yanına not düştü: uyanıldı. Belleğini yokladı. Rüya yoktu. Yine yoktu. Avuntu cümlesini kurdu: “ bir rüya kurucusunun rüya görmeye hakkı yoktur.” Avundu.


-          uyanır uyanmaz ilk düşüncenin niteliğine bakılacak, zararlılar kovulacak.


İlk ne düşündüğünü düşündü. Bir türlü anımsayamadı. Gerçi hafif bir batma hissediyordu ama, uyanır uyanmaz ilk düşüncesinin düşünmemek olduğuna kanaat getirmeyi tercih etti. Hemen notunu düştü: ( düşünülmedi)

Yataktan kalktı, banyoya gitti, yüzünü yıkadı, bedeninin sıvı çöplüğünü boşalttı. Aynaya bakarken, çokça sevdiği arkadaşının elinden çıkma bir gece önce okuduğu metni anımsadı. Yazının tamamı büyük harflere bürünmüş gibiydi zihninde; elinde değildi, tutamadı kendini ve kustu.

Koşup defterini açtı. Yazdı:

“ sıradanlaşan dünyanın hemen her konuda önüme geçişinden sıktım sıyrıldı sıyrılalı; yazarken, konuşurken en çok da düşünürken büyük harf kullanımını sona erdiriyorum benliğimde. Hiçbir cümle o kadar özgün, hiçbir ad o kadar özel değil artık. Gözümüze sokulan kişisel, tinsel, dinsel, duygusal, acıları büyük harflerle bağırdınız bağıralı ruhuma, ruhlarımıza saldığınız “katil bilme” yüzünden bitap düşmüşken sizi dinlemek istemiyorum artık. Siz de beni dinlemeyin!”

Rahatladı.

Gidip çayı ocağa koydu. Açtı. Hızla kahvaltı malzemelerini çıkarırken bir sonraki madde gözünde canlandı. Çaresiz okudu:

-          malum yaranın malum faili akla gelirse, kovulacak!

Bu sözcükler değildi zihnini dalayan. Öfke duydu ve acımasızca “ önce kendi büyük harflerinden kurtul” dedi. Notunu düşmeyi unutmadı: (başarısız olundu.)

Hızla yedi. Günün ilk sigarası için sabırsızlanmasındandı hızı. Görev duygusuyla bir sonraki maddeye baktı:

-          içine kapanma arzusu kontrol edilecek; rastlanılan insanlara gülümsenecek, selam verilecek, sosyal bir varlık oluş hatırda tutulacak, nemrutluk edilmeyecek!

Günün ilk sırıtışı geldi. Şark kurnazlığı ile isyan etme arasında kararsız kaldı önce. Kurnazlığı seçti ve peşim peşin cevabı yapıştırdı: ( dışarı çıkılmadı, kimseye rastlanmadı. Artık başka sefere) kurnazlığa bir parça isyan süsü katabilmek için, bir kez daha büyük harf kullandı: “ en önemli ustalık kaybolmaktır.” Kalemin zorlamasına dayanamadı. Sürdürdü.

“ sözcükler canımı dişliyor bu ara ve düşünce zihnimi daladıkça dalamakta. Boyun eğmek isterdim. İsterdim ki, kendimi bu denli önemsemeyeyim ve sözcüklerin alnıma seri halde düşen su damlalarına dönüşmesine izin vereyim. Bana bakılmasından hoşnut olduğum günlere dönebileyim. Artık bakılmaktan haz etmiyorum. Her bakış, yer altı kemirgeni olma özlemi doğuruyor içimde. Özlem mi dedim? Yer altı kemirgeni olmadım hiç, özleyemem bilmediğim bir oluş’u. Okumuşluğum var ama.”

Durdu. Durabilmekten memnundu. Gidip çayını tazeledi ve pencereyi açtı. Görüş alanında bir üst geçit bulunmayışına minicik harflerle sevindi.

-          yol üstünde denk gelinen üst geçitler görmezden gelinecek!

( yola çıkılmadı, bellekte rastlanılanına ise bir şey yapılamadı)

Dönüp kahvaltı masasının üzerindekileri toplamaya başladı. Tüm liste içinde, yerine hevesle getireceği maddeye gelmişti sıra ve sonuçlarına katlanmaya hazırdı.

-          bir Bachmann öyküsü okunacak!

Öyküden vazgeçti. Bachmann’ın Paul Celan’la mektuplaşmalarının ifşa edildiği o ayıp kitabı aldı. Bachmann’ın aşk dersi verdiği bölümü açtı. Yine. Utancından utanmadan okudu.

Soru: “ ne kadar yakınımda ya da uzağımdasın İngeborg? Bana söyle ki seni şimdi öperken gözlerini kapayıp kapamadığını bileyim.”

El cevap: “…bütün bunlardan sonra sana çok uzak olduğumu sanacaksın. Sana tek bir şey söyleyebilirim, bana çok olanaksız gelse de sana çok yakınım. Seninle birlikte yaşadığım aşk çok güzel, salt çok şey söylemekten korktuğum için bu aşkın en güzel aşk olduğunu söyleyemiyorum…ama artık senin için mümkün değilse ya da çoktan başka bir denize dalmışsan, beni, başkaları için boş bıraktığın elinle tut!”

( her şeye rağmen okundu, aynı ırmakta yine ve yine yıkanıldı. Arınma umudu zaten yoktu.)

Saate baktı. Öğle olmak üzereydi. Tüm ödevler, neredeyse, yerine getirilmiş, henüz “ büyük öğle”nin yanına bile varılamamıştı. Gün tamamlanmıştı. Son bir ödevi vardı yerine getirilmesi gereken. Ertesi günün yapılacaklar listesini kurmak. Boş bir kâğıt çekti önüne, yazdı:

-     uyanılacak
-          ısırgan düşünceye “günaydın” denilecek
-          keder, diyalektiğin ellerine teslim edilecek.


Gidip yatağa uzandı. Gözlerini kapattı. Küçük harflerle uyudu.


Mey / Melek Ekim Yıldız




4 Ocak 2019 Cuma

Kedi Belleği

Erkenci rüyalar inmiş kirpiklerine
( kediyi oyuna davet eder gibi hınzır bir titreyişle).
Çabalıyor. Yine de neresinden tutsa,
eli orada kalıyor belleğin
( kedi hatırlar oysa. Sorsanız söylemez, o ayrı)
Rengi soluk bir mevsimin hırçın üfleyişi geziniyor yüzünde
( kedi, oralı değil bir bilge şimdi).
Rüyasına küsmüşleri kovalıyor sindirilmiş o anı
( uyanılacak vakit değil, diye fısıldıyor kedi. Açma gözlerini).
Geceden bir soluk çekiyor içine - bilinçsiz -
işte o nefes, arsız biraz, dolanıyor çoktandır kapalı tuttuğu yerlerini
( kedi pür dikkat ).
Rüya, nefes ve anı. Durup uzunca bakıyorlar
( olacağı çoktan görmüş kedi, kendini hazırlıyor).
Uykun belli belirsiz bir gülüş aniden.
Selamlıyor:
anıyı - reverans
nefesi - reverans
rüyayı - en çok sana reverans
( şimdi çekilebilirsiniz, diyor kedi. Sokratik bilmiş gülüşü bıyıklarından dökülüyor )
Çokanlamlılıktan hiçanlamlılığa evriliyor zihninde kaşınıp duran o yer
( kedi, her şey bir bir aklımda diyor. bir bir aklımda. hep, diyor).
Gece usulca varacağına ilerliyor. Üşümüşsün gibi yorgana sıkıca sarılıyorsun.

Mey



23 Kasım 2018 Cuma

Ağız ve Kulak


Metnin başına “ yapayalnızlığında yapayalnızdı” yazmıştım. Görür görmez buna itiraz etti. İtiraz edeceğini bilecek kadar onu tanıyordum ama bu, metnin başına canımın istediğini yazmama engel değildi, metin benim metnimdi, ne istersem yazabilirdim. İtiraz ettiği ve edeceği iki sözcüğe uzun uzun baktı. Derhal çürütülebilir, az düşünmemi gerektirebilir veya beni epeyce zorlayabilir birkaç argüman üzerinde etüt etmekte olan zihninin çıkardığı sesleri işitebiliyordum. Benim zihnim de az değildi, baş edemeyeceğim herhangi bir sav öne süremezdi. Birbirine hazırlıklı insanlardık ve bu deneyim uzun yıllar içinde edinilmişti.

İlişkimizin rotası daima, nasıl tanıştığımız konusunda yaptığımız tartışmalarca çizilirdi. Tanışma hikâyemizin her seferinde farklı kurguları olurdu. Her seferinde iki farklı kurgu yani.  Onunki ve benimki. Onun değişik kurgularının ortak noktası, tanışma anımızın hemen öncesinde onun kitap okumakta oluşu olurdu: Ben bir kafede Suç ve Ceza’nın en etkileyici sahnesini okuyordum… Ben Metroda oturmuş, ineceğim durağa varmadan soluğumu kesecek olan Karamazov’ların İvan’ın, Tanrı argümanını okuyordum… Ben markette alışveriş arabasını sürerken bir elimde açık tuttuğum, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni okuyor ve şapka sahnesine tebessüm ediyordum…  Ben tiyatroda oyunun başlamasını beklerken Can’daki açlığın tarif edildiği bölümü okuyordum… Ben güneşli bir öğle sonu parkın kuytu bir köşesinde, Bir Delinin Hatıra Defteri’ni okuyordum… Ben Hikmet Çetinkaya’nın resim sergisinde iki gelincik resminin arasında boş duvara sırtımı yaslamış Malina’yı okuyordum… Ben Bir cuma günü, namaz öncesi kalabalığı toplanmadan, Kocatepe Camii’nin avlusunun sessizliğinde Saramago’nun İsa’ya Göre İncil’ini okuyordum… Ben o bahar akşamüstünde Kızılay alışveriş merkezinin önündeki banklardan birine oturmuş, Memleketimden İnsan Manzaraları’nı okuyordum. … Ben sonradan senin de seveceğin Olgunlar’daki birahanede oturmuş Göçmüş Kediler Bahçesi’ni okuyordum…

Mekânlar ve kitaplar değişiyor, onun okuyor oluşu değişmiyordu. Değişmeyen bir şey de benim onun okuyuşunu fark etmem üzerine kendisiyle konuşma ihtiyacı duyarak, sokulgan davranmam oluyordu. Bu olanaksız, diye itiraz ediyordum elbette. Çünkü ben olağanüstü miyoptum. Yarım metre ötesini görmekten aciz, gözlük takmama konusunda inatçı bir yarı kördüm. Kör, demeyelim de görüşü bulanık biriydim. Tüm dünya bana flu ve olduğundan daha kaotik görünürken, o halimle uzaktan ki uzak olduğu noktadan yarım metre ötede durduğum her mesafeydi, onu ve kitap okuduğunu fark edecek böylelikle de ona – tanışmak isteyecek denli ilgi duyacak ve bir de üstüne gidip yanına sokulacaktım öyle mi? Çok tutarsız. Hiç de benvariolmayan bir iddia topluluğu. Bütün bunlar kavga sebebiydi işte.

Olayın aslı ise benim tutkulu bir hikâye anlatıcısı olmamdı. Herkese değilse bile hikâyeyi hak ettiğini düşündüğüm birine rastladığımda harekete geçen bir güdünün kölesiydim. Mağaralarının ılık güvenliğinde, ateşin başında toplanmışlara ilk hikâyeyi anlatan, saçları kafasının karışıklığının görüngüsü olacak şekilde karman çorman o kadın benim büyük- büyük – büyük –büyük- büyük – büyük annemdi. Arada bir nesil atlasa da, anlatmaya veya söylemeye vurgun bir soyun yarı kör son neferiydim ben.

Hikâyeyi anlatmak istediğim için tanışmıştık. Gündeliğin ortasında – ki, gündelik olan herkes için olduğu kadar boğucuydu benim içinde, birden hikâye gelmiş olmalı onu ilk gördüğümde. Bu yüzden, ben o sonbahar günü, zemini sararmış yaprağa kesmiş dar bir sokakta, ağacına dargın kırmızı bir yaprağın savruluşunu izlerken yanımda geçen ilk kişinin koluna kapışmıştım. O sendin ve elinde Ecinliler filan yoktu… Ben maaş günü bankamatiğin önünde sıraya girmiş, kendi zamanını beklerken hesap kitaptan beyni bulanmışların hemen arkasında sıranın sonunda beklerken sen önüme geçmeye çalışmıştın. Sırtında gördüğüm bir şey dürtmüş olmalı içimdeki köleyi. Ondandı mutlaka bana dönmeni sağlayıp hikâyeye girizgâh yapışım. Ve yine Niteliksiz Adam’ı okuyor değildin elbette… Ben sevdiği bir şeyi yitirmiş olmanın üzüncünü neresine gizleyeceğini bilemeyen o insanların tuhaf telaşıyla, sağımı solumu görmeden yürüdüğüm büyük bir caddede ilerlerken, yitirmeyi bilmenin erdem olduğunu göstere göstere yürüyen seni fark edebilmiş, fark ettiğimi feci şekilde kıskanmış, kıskançlığın harekete geçirdiği köleye söz geçirememiş olduğum için önünü kestiğimde girmiştim hayatına. Aramızda tek okuyan ben, okunan da senin yüzündü… Ben insanlara katlanamamanın esas sebebinin, onları çok fazla önemsemekten kaynaklanıyor olabileceğini bir sınıf dolusu çocuğa ilk kez itiraf ettiğim dersin sonunda kendimi kendime şaşkınlığımla sokağa attığım sırada yanımdan geçen ilk kişi olduğun ve belli belirsiz bir vanilya kokusu yaydığın için koluna yapışmıştım, elinde bir alışveriş torbası olduğunu iyice hatırlıyorum… Ben yoksunluğun yoksulluktan daha büyük bir kekemelik nedeni olduğunu söylemeyi bir türlü beceremeyen bir arkadaşımı uzaklara yolcu ettikten hemen sonra, hava limanının kalabalığındaki sosyal kekemeliği işitmemek için hızla uzaklaşma arzumu kontrol altına almaya çabaladığım için şehir servisinde yanımda oturan sen’e dönüp hikâyeye sonundan başlamıştım… Ben yıllarca başını okşadığım, kendisini ve beni uykuya mırıltılarıyla uğurlayan, dünyanın en hırçın kedisini veteriner iğnesiyle acıdan uzak tutmaya götürdüğüm o öğleden sonra, gözyaşlarımı, orada elimi ilk tutan olduğun için, senin kulaklarına akıtmıştım. Gözyaşının insanın ilk hikâyesi olduğunu bilmesen de reddetmemiştin. Elinde kitap değil, ölüm ilacı kokusu vardı…

Metnin başına “ yapayalnızlığında yapayalnızdı” yazmıştım ya. Okumuş ve hemen itiraz etmişti. Başladı mı, susmak bilmezdi. Başladı mı, sabırla dinler sesimi çıkarmazdım. Bu kez susmadım. Sen ne anlarsın, dedim.  Tam yeriydi. Başladı. Tanıştığımız günü hatırlıyorum da… Ben cıva gibi bir delikanlıydım ve Yüksel caddesinde bir yandan yürüyor bir yandan da elimde bırakamadığım, Yüz Yıllık Yalnızlık’ı okuyordum. Hadi oradan, diye kestim sözünü. Cıva gibi delikanlılar kitap okumaz, hele yürürken hiç okumazlar. Asıl ben… Bu böyle sürdü gitti. Birbirine hazırlıklı insanlardık ve bu deneyim uzun yıllar içinde edinilmişti.
Yaşadıkça okumayı sürdürür müydü, bilmiyorum. Ama ben yaşadıkça hikâye anlatacaktım, o da dinleyecekti. Birbirimiz için seçilmiştik. Ağız ve kulak. Ses ve söz.  Zihin ve zihin. Başka bir şey gerekmezdi, gerekmedi.





Mey