23 Kasım 2018 Cuma

Ağız ve Kulak


Metnin başına “ yapayalnızlığında yapayalnızdı” yazmıştım. Görür görmez buna itiraz etti. İtiraz edeceğini bilecek kadar onu tanıyordum ama bu, metnin başına canımın istediğini yazmama engel değildi, metin benim metnimdi, ne istersem yazabilirdim. İtiraz ettiği ve edeceği iki sözcüğe uzun uzun baktı. Derhal çürütülebilir, az düşünmemi gerektirebilir veya beni epeyce zorlayabilir birkaç argüman üzerinde etüt etmekte olan zihninin çıkardığı sesleri işitebiliyordum. Benim zihnim de az değildi, baş edemeyeceğim herhangi bir sav öne süremezdi. Birbirine hazırlıklı insanlardık ve bu deneyim uzun yıllar içinde edinilmişti.

İlişkimizin rotası daima, nasıl tanıştığımız konusunda yaptığımız tartışmalarca çizilirdi. Tanışma hikâyemizin her seferinde farklı kurguları olurdu. Her seferinde iki farklı kurgu yani.  Onunki ve benimki. Onun değişik kurgularının ortak noktası, tanışma anımızın hemen öncesinde onun kitap okumakta oluşu olurdu: Ben bir kafede Suç ve Ceza’nın en etkileyici sahnesini okuyordum… Ben Metroda oturmuş, ineceğim durağa varmadan soluğumu kesecek olan Karamazov’ların İvan’ın, Tanrı argümanını okuyordum… Ben markette alışveriş arabasını sürerken bir elimde açık tuttuğum, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni okuyor ve şapka sahnesine tebessüm ediyordum…  Ben tiyatroda oyunun başlamasını beklerken Can’daki açlığın tarif edildiği bölümü okuyordum… Ben güneşli bir öğle sonu parkın kuytu bir köşesinde, Bir Delinin Hatıra Defteri’ni okuyordum… Ben Hikmet Çetinkaya’nın resim sergisinde iki gelincik resminin arasında boş duvara sırtımı yaslamış Malina’yı okuyordum… Ben Bir cuma günü, namaz öncesi kalabalığı toplanmadan, Kocatepe Camii’nin avlusunun sessizliğinde Saramago’nun İsa’ya Göre İncil’ini okuyordum… Ben o bahar akşamüstünde Kızılay alışveriş merkezinin önündeki banklardan birine oturmuş, Memleketimden İnsan Manzaraları’nı okuyordum. … Ben sonradan senin de seveceğin Olgunlar’daki birahanede oturmuş Göçmüş Kediler Bahçesi’ni okuyordum…

Mekânlar ve kitaplar değişiyor, onun okuyor oluşu değişmiyordu. Değişmeyen bir şey de benim onun okuyuşunu fark etmem üzerine kendisiyle konuşma ihtiyacı duyarak, sokulgan davranmam oluyordu. Bu olanaksız, diye itiraz ediyordum elbette. Çünkü ben olağanüstü miyoptum. Yarım metre ötesini görmekten aciz, gözlük takmama konusunda inatçı bir yarı kördüm. Kör, demeyelim de görüşü bulanık biriydim. Tüm dünya bana flu ve olduğundan daha kaotik görünürken, o halimle uzaktan ki uzak olduğu noktadan yarım metre ötede durduğum her mesafeydi, onu ve kitap okuduğunu fark edecek böylelikle de ona – tanışmak isteyecek denli ilgi duyacak ve bir de üstüne gidip yanına sokulacaktım öyle mi? Çok tutarsız. Hiç de benvariolmayan bir iddia topluluğu. Bütün bunlar kavga sebebiydi işte.

Olayın aslı ise benim tutkulu bir hikâye anlatıcısı olmamdı. Herkese değilse bile hikâyeyi hak ettiğini düşündüğüm birine rastladığımda harekete geçen bir güdünün kölesiydim. Mağaralarının ılık güvenliğinde, ateşin başında toplanmışlara ilk hikâyeyi anlatan, saçları kafasının karışıklığının görüngüsü olacak şekilde karman çorman o kadın benim büyük- büyük – büyük –büyük- büyük – büyük annemdi. Arada bir nesil atlasa da, anlatmaya veya söylemeye vurgun bir soyun yarı kör son neferiydim ben.

Hikâyeyi anlatmak istediğim için tanışmıştık. Gündeliğin ortasında – ki, gündelik olan herkes için olduğu kadar boğucuydu benim içinde, birden hikâye gelmiş olmalı onu ilk gördüğümde. Bu yüzden, ben o sonbahar günü, zemini sararmış yaprağa kesmiş dar bir sokakta, ağacına dargın kırmızı bir yaprağın savruluşunu izlerken yanımda geçen ilk kişinin koluna kapışmıştım. O sendin ve elinde Ecinliler filan yoktu… Ben maaş günü bankamatiğin önünde sıraya girmiş, kendi zamanını beklerken hesap kitaptan beyni bulanmışların hemen arkasında sıranın sonunda beklerken sen önüme geçmeye çalışmıştın. Sırtında gördüğüm bir şey dürtmüş olmalı içimdeki köleyi. Ondandı mutlaka bana dönmeni sağlayıp hikâyeye girizgâh yapışım. Ve yine Niteliksiz Adam’ı okuyor değildin elbette… Ben sevdiği bir şeyi yitirmiş olmanın üzüncünü neresine gizleyeceğini bilemeyen o insanların tuhaf telaşıyla, sağımı solumu görmeden yürüdüğüm büyük bir caddede ilerlerken, yitirmeyi bilmenin erdem olduğunu göstere göstere yürüyen seni fark edebilmiş, fark ettiğimi feci şekilde kıskanmış, kıskançlığın harekete geçirdiği köleye söz geçirememiş olduğum için önünü kestiğimde girmiştim hayatına. Aramızda tek okuyan ben, okunan da senin yüzündü… Ben insanlara katlanamamanın esas sebebinin, onları çok fazla önemsemekten kaynaklanıyor olabileceğini bir sınıf dolusu çocuğa ilk kez itiraf ettiğim dersin sonunda kendimi kendime şaşkınlığımla sokağa attığım sırada yanımdan geçen ilk kişi olduğun ve belli belirsiz bir vanilya kokusu yaydığın için koluna yapışmıştım, elinde bir alışveriş torbası olduğunu iyice hatırlıyorum… Ben yoksunluğun yoksulluktan daha büyük bir kekemelik nedeni olduğunu söylemeyi bir türlü beceremeyen bir arkadaşımı uzaklara yolcu ettikten hemen sonra, hava limanının kalabalığındaki sosyal kekemeliği işitmemek için hızla uzaklaşma arzumu kontrol altına almaya çabaladığım için şehir servisinde yanımda oturan sen’e dönüp hikâyeye sonundan başlamıştım… Ben yıllarca başını okşadığım, kendisini ve beni uykuya mırıltılarıyla uğurlayan, dünyanın en hırçın kedisini veteriner iğnesiyle acıdan uzak tutmaya götürdüğüm o öğleden sonra, gözyaşlarımı, orada elimi ilk tutan olduğun için, senin kulaklarına akıtmıştım. Gözyaşının insanın ilk hikâyesi olduğunu bilmesen de reddetmemiştin. Elinde kitap değil, ölüm ilacı kokusu vardı…

Metnin başına “ yapayalnızlığında yapayalnızdı” yazmıştım ya. Okumuş ve hemen itiraz etmişti. Başladı mı, susmak bilmezdi. Başladı mı, sabırla dinler sesimi çıkarmazdım. Bu kez susmadım. Sen ne anlarsın, dedim.  Tam yeriydi. Başladı. Tanıştığımız günü hatırlıyorum da… Ben cıva gibi bir delikanlıydım ve Yüksel caddesinde bir yandan yürüyor bir yandan da elimde bırakamadığım, Yüz Yıllık Yalnızlık’ı okuyordum. Hadi oradan, diye kestim sözünü. Cıva gibi delikanlılar kitap okumaz, hele yürürken hiç okumazlar. Asıl ben… Bu böyle sürdü gitti. Birbirine hazırlıklı insanlardık ve bu deneyim uzun yıllar içinde edinilmişti.
Yaşadıkça okumayı sürdürür müydü, bilmiyorum. Ama ben yaşadıkça hikâye anlatacaktım, o da dinleyecekti. Birbirimiz için seçilmiştik. Ağız ve kulak. Ses ve söz.  Zihin ve zihin. Başka bir şey gerekmezdi, gerekmedi.





Mey

27 Ekim 2018 Cumartesi

Yüzeye Düşüş



“Balıklar karınları yukarıda ölür ve yüzeye çıkarlar. Bu onların düşme biçimidir.”

Gitse artık, diye gözünün içine bakıyordum. Bakıyordum ama onun halden anlar bir duruşu yoktu. Gitse keşke, diye geçiriyordum içimden. En başından hiç gelmemiş olsa. Ama gelmişti. Çat kapı üstelik. Yorgun günü istediğimce bitirme hayalimin ortasına bomba gibi düşmüştü. İçeri girip, soyunup dökünmeye kalmadan çalmıştı kapı. Tanımakta zorlanmıştım elbette. Aradan geçen yıllar benim gibi onu da değiştirmişti. Şaşkınca bakakaldığımı biliyorum. O da ayan beyan görmüştü bunu. Pişkince gülmüştü, buyur edilmeyi beklemeden dalıvermişti henüz genç akşamımın orta yerine. Şaşırttığını biliyor, bundan keyif aldığını belli etmekten de kaçınmıyordu. Kafamdaki yüz bin tilki, benden daha fazla şaşırmışlar, ondandır ki dona kalmışlardı. Gelene neden geldin demeyenlerden değildim, gelişinin nedenini sorabilmem için zamana ihtiyacım vardı. Kahve istedi. Bu iyiydi, ona henüz sormadığım soruları kendime sorabileceğim bir aralık bulduğuma sevinerek hızla mutfağa yöneldim. Nereden çıktı, çıktığı yerden niçin çıktı, ne istiyor, istediği her neyse neden benden istiyor? Zihnim Locke’un boş levhasından daha temiz, köpürmek bilmeyen kahveye bakarken sorulardan bağımsız cevapların işgaline uğramak üzere olduğumun bilinciyle aldığım nefesleri usul usul dünyaya iade ediyordum. Geçerken uğrayacağı biri değildim, hiç de olmadım. Epeydir ortak tanıdıklarla, mekânsal aşinalıklarla da işim olmamıştı. Onu neredeyse hiç aklıma getirmemiş, bir kez olsun acaba nerededir ve ne yapıyordum diye merak da etmemiştim. Bir arada olduğumuz – ki handiyse zorunlu bir mekân paylaşımıydı – dönem boyunca mesafenin sabit kalması için özen gösterip ne sokulmuş ne de sokulmasına izin vermiştim. Salonumda şu an oturmuş, köpüğünü çoktan kaçırdığım kahveyi bekliyor olmasının mantıklı bir açıklamasını bulamayışın mantıklı açıklaması, onun yer aldığı geçmişe ilişkin olmayışlardı. Köpüksüz, üstüne soğumuş kahveyi alıp yanına dönerken beni sarmalayan anlamsızlık hissini yüzümdeki bir çizgiye – hangisi? önemi yok şimdi- yerleştirmiş olduğumdan emindim.

Kahvesini verip karşısına oturdum. Beklediğim gibi ilk yudumu almasıyla yüzünü buruşturması bir olmuştu. İçin için sevindim buna. İçimde beliren bu hainliğin hesabını, gerekirse, sonra verirdim kendime. İçin için sevinişimi böyle teselli ettim. Şaşırdın değil mi, dedi o sıra. Soru değildi elbette, onu eğlendiren bir durumun altını çiziyordu sadece. İnsanlar aynı değil. Kimi benim gibi için için sevinir, kimisi de onun yaptığını yapar, sevinci dışın dışın buradayım, der. Her zaman böyleydik biz aslında. O hep dışında ben hep içinde. Ne varsa ne yaşanıyor ne hissediliyorsa. Değişmemiş bir şeylerin varlığı ikimizi de bir parça rahatlatmalıydı. O rahat görünüyordu başından beri, olup biteni bilmenin rahatlığı da eklenince, neredeyse kıskanacağım bir tebessümün hazırlığı seziliyordu yüzünde. Sormayacak mısın, diye sordu pişkince. Soracağım, dedim. Güldü. Gülmedim. Değişmemişsin, demeye hazırlandığını bildiğimden, tasarruf niyetine niçin geldiğini sordum. Keşke gitse. Keşke neden geldiğini söylemeden kalkıp gitse. Keşke geldiği gibi teklifsiz çıksa şu kapıdan. Gülmesi gerekirken gülmediğinden ben güldüm bu kez. Hangi rüzgâr, diye başlayan sabuklamaya eşlik eden sinir bozucu bir gülüştü benimki. Biliyordum. Hiçbir zaman yakınında olmaya çabalamadım biliyorsun, dedi. Hiçbir zaman mı, diye düşündüm. Peki bu zaman? Bu zaman, tam o an evimde oluşu, gönülsüz yapıldığından köpüğü kaçmış ve belki bilerek soğutulmuş kahveyi yudumlayışı, ağzından çıkan o ‘hiçbir zaman’ sözcüğüyle çelişiyor; çelişiklik, aman üstünde durduğun şeye bak denilemeyecek, denilse de kulak asılmayacak bir can sıkıntısı yaratıyordu.
Dilin mantıksız, ama mantıksızlık anlamında mantıksız kullanımı düşüncenin gelişi güzelliğinden doğuyordu. Her zaman seni seveceğim, derdi insanlar ama bir zaman sevmez olurlardı. Hiç unutmayacağım, dedikleri şeyleri unuttukları anların gelmesi kaçınılmaz olurdu. Daima düşüneceğim derlerdi örneğin, kimin sonunda karnı acıkmıyordu ki? Ölesiye nefret ettiklerini söylerlerdi ama soluk alıp vermekten vaz geçmezlerdi ne olsa. Tümel yargıyı yanlışlayan tikelin günün birinde gelip çatması kaçınılmazdı. İnsan söylediklerine dikkat etmeliydi nazarımda. Ama söylemeden önce geleceğin tutarsızlığını düşünebilecek kadar mantıklı olmalıydı. Ağzından dökülen sözdeki ‘hiçbir zaman’ vurgusu, o anda içinde olduğumuz zamanı sıkıntıya boğuyordu ve bunu fark etmesini bekleyecek kadar iyimser biri değildim. Ne istiyorsun, dedim. İstemese bir şey. Keşke gitse. Keşke ne istediğini söylemeden kalkıp gitse. Keşke geldiği gibi teklifsiz çıksa şu kapıdan.

Neyse ki uzatmadı. Çabuk tarafından anlattı derdini, istedi isteyeceğini. Sözünü kesmedim. Cümlelerinin arasına zihnimin yerleştirdiği soru işaretlerine ses vermedim. Dinledim. Umutsuzdu, cesareti yoktu eylemeye ve söylemeye. Başka birinin söylemesi gerekiyordu. Daha doğrusu söyleyeceklerini iletmesi gerekiyordu. Söyleneceklerin söylenmemesi gibi bir seçenek yoktu. Dillendirememek yüzünden ölecek gibi hissediyor, içinde biriktirdiklerinin altında eziliyordu. Onun istediği ve umduğu etkiyi yaratacak şekilde söyleyebilecek bir ben vardığım bildiği, tanıdığı. Bunu onun için yapmak zorundaydım. Halini görmüştüm işte, ona sırt çevirmeyeceğimi bilecek kadar tanıyordu beni. Evet biraz soğuktum, zaman zaman kibirli olduğumu düşündüğü de olmuştu ama kötü biri olduğumu hiç düşünmemişti. O yüzden beni sözcüsü, sözü iletecek kişi olarak istiyordu. Yapabilirdim, hem niye yapmayacaktım ki? Sözün yöneldiği zihin bana açık ederdi anlama kapısını. Endişe etmemi gerektirecek bir şey yoktu, elçiye zeval olmazdı, değil mi? Onu kırmamalıydım, hayır demeyi aklıma bile getirmemeliydim. Önemli olmasa, hayat memat meselesi olmasa, yüzüne şimdi baktığım gibi bakacağımı bildiği halde gelir miydi? Gelmek için gereken cesareti bulabilmesi ne kadar güç olmuştu, biliyor muydum? Tabii bir de şu gönülsüz kahve vardı. Neydi o öyle? İkimiz de güldük sözünün bu kısmında. Gerçekten neydi, o öyle?

Gitse artık, diye gözünün içine bakıyordum. Hiç gidesi yokmuş gibi anlattıkça anlatıyordu. Gitsin istiyordum, istediğini düşüneceğim sözünden başka bir cevap veremeyeceğimi söylemiştim. Bununla yetinsin ve gitsin istiyordum. O ise, anlatmanın, anlatabilmenin ılık rahatlığına çok çabuk alışmış, bundan vaz geçmenin alemi yok diye düşündüğünü saklamaya gerek duymadan başlangıçta hafif diken üstünde oturduğu kanepeye yayılmaya başlamıştı. Bana dair hiçbir şey sormayışı, yanımda olduğu halde yakınımda olmak için çabalamayışı gardımı indirmeye başlamama neden oluyor gibiydi. Bu hal onu görmemek için çektiğim perdenin aralanmasına neden olacak endişesi içimde büyürken acıktığını söylemesi ipin ucunun enikonu kaçtığını anlamama neden oldu.
Ben makarnanın sosunu hazırlarken, salatayı doğramakta ısrar ettiği için küçük mutfağımın dar alanında ona değmemek için girdiğim çabadan yorulmuş, gitse artık dileğimin sussa artık arzusuna dönüşmeye başlamasındaki ironiyi görmezden gelemeyerek sırıttığımı fark edip, şaşırıyordum. Makarnanın yanına açılan bir şişe şarabın dibini görüşümüzün ardından masayı toplamayı bana bırakıp salona dönüşünün yarattığı sessizlik fırsatıyla nefes aldım. Derin ve ağır nefesler. Çayın demlendiğini haber veren kokuyu içime çekip bardakları hazırladım.

Salona döndüğümde kanepeye uzanmıştı. Usulca seslendim. Kıpırdamadı. Gitse artık, diye içimden geçirerek eski yerime oturdum. Onda yüzeye çıkan şeyi, göstermeye geldiğini şeyi görmüştüm. Fazlası ona lüks bana yük olacaktı. Başımı kaldırıp ona baktım bana baksın diye.  Git artık, diyen bakışlarımı görsün istiyordum. Titreyen kirpiklerinin gölgesini gördüm ilkin, ardından usulca inip kalkan göğsünü. Uyumuştu. Uykusunu izledim, izleyişimden hafif tedirgin olarak. Düşüşünden söz edişi geldi aklıma. Sonra gördüm. Gördüğüme güldüm derken: Rüya görüyor ve düştüğü o yeri okşuyor gibiydi. Bıraktım uyusun, bıraktım düştüğünü uykuda sevmenin tadını çıkarsın. Gitsem artık, dedim. Gitmedim.

Mey




9 Eylül 2018 Pazar

‘ Kendine Dair Bir İmgeyle Dolmak’ Denilince


Acelem vardı. Yürüyordum. Hep acelem olur. Gidilecek bir yer, alınacak bir şey, uğranılacak biri. Yürüyordum. Kahve kokusu o sıra. Yürüyüşümü yavaşlattı. Yeni nesil kahve satan dükkanlardan birinin önünden geçiyor olmalıydım. Canım çekti mi? Çekti. Nadiren kahve isterim oysa. Dursam mı, girsem mi, elime tutuşturacakları karton bir bardağa baka baka yoluma devam etsem mi, yürürken içsen tadı tuzu olacak mı, derken boş verip ilerlemeye devam ettim. Kaybedecek zaman yoktu. Ne zaman oldu ki? O sıra geçende okuduğum bir fiil düştü aklıma. ‘Kendimize ait bir imgeyle dolmak!’ ilk okuduğumda da çarpmıştı, ondandır ki günlerdir zihnimde evirip çeviriyordum. Kendime dair bir imgeyle dolacaksam… Hem neyin nesi, kendine dair bir imge? Üstelik onu alıp benliğine yapıştıracaksın. Kendini örteceksin kendine dair bir imgeyle, öyle mi? Tabii, böyle bir imgeye sahip olmak asıl mesele, görünürde yoksa arayıp bulmak, kazıp çıkarmak saklandığı yerden. Varsa da derindedir zaten. Yoksa göz önünde olanın fark edilmezliğinden, göremeyeceğim kadar yüzeyde mi? Kahveyi boş verdiğim gibi bunu düşünmeyi de boş vermeliyim gibi gelmişti o anda. Esasında ürkmüştüm bu dolma meselesinden ve hatta kendime dair bir imge arayışından. Zihnimden savuşturmak istediğim için başımı hafifçe salladığımı fark ettim ilkin, sonra bunu yaptığımı gören birileri var mı telaşıyla etrafı kolaçan ettiğimi. Neyse ki, kimse benden yana bakmıyordu, gören olmamıştı besbelli. Kim bilir, belki de herkes kendine dair bir imgeyle kendini doldurmakla meşguldü. Bir an bu düşünce canımı sıktı. Benden başka herkesin çoktan ‘dolmuş’ olduğu düşüncesi belirince zihnimde, çıplakmışım – anadan üryan şöyle – gibi koşup saklanma isteği peyda oluverdi. Zaten koşar adım gidiyordum. Nereye kaçacaksın?

Nereye kaçacaksın? Somut olana, görünürdeki eyleme ve eyleme zorunluluğuna elbette. İşin mi yok, dedim kendime. Nereye dönsen yapman gereken başka bir işe çarparsın. İçime su serpti bu dediğim. Hızlıca listeledim o gün yapılacakları. Önce bu, daha önce şu, biraz sonra o derken rahatlamış gibiydim. Gün yetecek mi? Liste bitmeden geniş bir zaman olma – olabilme arzusu belirdi içimde. Zamanın kendisi olma. Arzu ile imgeyi karıştırma diye uyardım içten içe sevinmeye başlamış zihnimi. İmge bulmak da kolay değil, geniş bir zaman dönüşmek de. Yürü hadi yürü. Şu caddeden kurtulmalıydım.

Önüme çıkan ilk ara sokağa daldım. Kestirme, diye düşünmedim ki kestirmeydi. İki yanında müzik aletleri satan mağazalar sıralanıyordu yol boyu. Vitrinlere göz ucuyla bile baksanız türlü türlü müzik aleti görebiliyordunuz. Vurmalılar, yaylılar, üflemeliler. İster istemez şarkı düşüyor insanın zihnine onlara bakarken. Bu kez başımı değil elimi salladım savuşup gitsin diye gelen düşünce. Görüp de yadırgan kimse oldu mu diye de bakmadım. Fark edilmeyi umursamayacak kadar önemliydi kendini fark ettirmeye çabalayandan silkinip kurtulmak. Elimi sallarken, uzaktan gönderdiğim masum öpücüğü, parmaklarıyla yakalayıp götürüp kalbine koyan çocuğun imgesi belirdi gözlerimin önünde. Mutlu bir imgeydi ama bana dair olmadığından onunla dolmam olanak dışıydı. Tüh be, dedim. Tüh be. Güzeldi oysa. Yakışırdı da. Ama yakışmazdı da bir yandan. Elimi saçlarımın arasından – biraz düş kırıklığıyla – geçirdim. Görüntü dağılıp gitti. Sokağın eskiden de bu kadar uzun olup olmadığı sorusu o an düştü aklıma. Üç beş adımda geçilebilir gibiydi sanki birkaç gün öncesine kadar. Düşme aklının bu oyunlarına, diye nasihat etmeliydim kendime. Somuta, yaşamsal olana dön, demeliydim. Demedim ama saatime baktım. Çoktan gecikmişliğime mi yanayım, kendime dair – yere batasıca – bir imgenin peşine düşmüşlüğüme mi çıkışayım bilemeden durayazdım sokağın orta yerinde. Kendine dair, kendini doldurabileceğin bir imgenin varlığı fikrinin yüzeyinde küstahlık vardı, az derininde de güven. Küstah bir güven. Bu saptamaya deli gibi sevindim. Aferin bana. Vallahi aferin. Sevincimi kıran Plotinus’a ne kadar lanet okusam azdı: “ kişi ancak içinden çıktığı şeyi temaşa etmek üzere geri dönmek suretiyle kendi imgesini belirleyebilir ve bu imgeden haz alabilir.” Her sözcüğü yüz kez çevirdim zihnimde. Sokağın ortasında durmuş elalemin filozofuna lanet okurken müzik aletleri satan dükkanlardan en köhne görüneninden yükselen şarkıya itiraz, imgenin özlemi ve hazza dirençle ayağımı yere vurdum. Saati ve zamanı boş verip geriye, hala burnumun direğinde sızlayan kahve kokusunun geldiği yere doğru döndüm. Dilimin ucunu sızlatan ilk sıcak yudumun ardından, kendini bozmayı asla bırakmayacak bir imgeye ihtiyacım olmadığını söyledim kendime. Boşluğuma. Yinelenen dolma ve boşalmalardan ibaret gizli bir inşa sürecinin – gerekirse – değiştirilebilir tuğlasıydı imge dediğin şey. Mayısı kırmızıya kesen gelincikler, uykusuz gecede çağırdın ‘uyku cini’, şarkının biteviye değişen güftesi, gerçeğin üstünü örten söz sanatı, denize paralel dağların doruğu, bulutların içinden hızla geçişi, yüzünden göğsüne düşen bir damla ter, kanını kaynatan yüksek perdeden kahkaha, kahvenin kokusu ama en çok da ironi. Seç, beğen, doldur, boşalt. Kendinden, kendine dair veya değil. Doluysan da boşsan da kahveyi bitirip koşacaksın. Bardağı masaya bırakıp koştum. Kendime dairin ağırlığıyla koşabildiğim kadar koştum.

Mey



28 Ağustos 2018 Salı

Çeper

Uzun ve şaşılası bir cümle gibi. Uzun, çünkü zamanın önünden, hafifçe sallanarak ve ayaklarını açabildiği kadar büyük adımlarla ilerliyor. Şaşılası çünkü, beklenmedik bir anda durup bekliyor. Neyi? zamanın üstünden geçmesini belki. zamanın onu ezip geçmesini. Uysalca uzatılmış bir boyun gibi, kabullenişi ve itaati düşündürüyor bir an. Öteki bir an ise saçlarına tutulmuş ve saçlarına yapışmış gibi bir başkasının direnci ve isyanı anımsatıyor. Yakınlaşabilirmiş gibi her an, bir yüzü kapıya bakıyor. Sakınımlı gülüşü ve fütursuz bir ağzı var. yok sayarmış gibi bir yandan, aklım sende dercesine dönüyor sırtını geride kalana. Yüzüne bakarken bile özlüyorum seni, dediğini işitmiş olanlar var; kendisine sorsanız, yok öyle bir şey der. Karanlığı bilir, bildiğinden korkar ama yine de hep karanlıkta yürür, derler gıyabında. Oysa gözlerini hiç yummamış.

Sizi bir yerde görmüştüm, demiştim.
Nerede, diye sormamıştı. Gülümsememişti de. Bakışı, uzun ve şaşırtıcı bir cümle gibi öyle, okuyayım diye asılı kalmıştı.
Okuma bilmem oysa ben.
Yazma bilirim, bir tek yazmayı bilirim.
Sizi bir yerde yazmıştım, demişliğim ondandır.
Nerede, diye sormamıştı. Tebessüm de yoktu gözlerinde.
Ağzı, uzun ve şaşılası bir cümle gibi, ağzı aralanmaksızın - okumadım, demişti.
Yüzünüze bakmadan da özlemiştim sizi, demiştim.
Yok öyle bir şey, demişti.
Kısa ve bilindik bir cümle gibi baksan.
Ama
vardı öyle bir şey. Israr etmedim.


Mey




20 Ağustos 2018 Pazartesi

Hüzün Dışı

İşitiyorsun, görmeksizin.
' nereye' diyor bazen
ve kiminde 'neredesin?'
Yakın biraz
ama uzak gibi çokça.
yine de yapışmış sanki yakandan
sımsıkı ve hüzün dışı.
Öğrenmeyip bildiğin,
yaşamayıp anımsadığın bir hüznün
küçük ve biteviye iniltileri.
Ve sesi sana ulaştıran o boşluk.
Soruyorsun yanıtını bildiğin halde: Ne bu?
Birbirine dolanmış dallar geliyor aklına. Söze döküyorsun:
Ses tutar seni bazen. Ya da sen sesi tutarsın.
Ses hüznü örter, sen dışındaki rengi görürsün.
Eylerken çağırdığın,
uyur uyanık süslediğin,
çarpık gülüşünle beslediğin bir geçmişin küçük ve hınzır iniltileri.
Ve sesi sana ulaştıran o boşluk.
Biliyorsun aslında:
Boşlukta
hüzün
yayılmaz.


Mey



14 Ağustos 2018 Salı

Çünkü Kıpırtısız

Kim hareketsiz duruyorsa, zamanda ilerliyordur.
                                                               Hermann Lenz


Ete yapışmış
sülük,
imge'de

Dala asılmış
baykuş,
merakta

Bulutuna tutunmuş
çise,
inatta

Tene sıkışmış
can,
zihinde.

Sabit
ve
ivmelenmiş.

Geliyorlar...


Mey



20 Haziran 2018 Çarşamba

UYKU CİNİ**


Kuşlar gelecek, dedilerdi. Bekledim. Sonrasında olan biten her şeyin nedeniydi kuşların gelmeyişi ve gelmeyeni bekleyişim. Kuşlar gelmedi, ben uykumu kaybettim. Ardından hayatıma, nereden çıkıp geldiği belirsiz o cin giriverdi. Uyku cini.

( Uyumuyor. Uykunun vaat ettiklerine karşın direniyor gözlerini kapamaya ve durumu açıklamasını istediğim her seferinde aynı yanıtı veriyor fısıldamayı andıran bir sesle. Bu, diyor kalbe aklın verdiği hiza. Anlamakta zorlanıyorum. Kalbe aklın verdiği hiza?  Elbette zorlanırım, ben bir uyku ciniyim. İnsan denen bu derdi bitmez varlığı uykuya hazırlayan; o, uykuyu ‘ölümün kız kardeşi’ olarak tanımlarken, yattığı her uykuda ölümü prova ettiğini görmezden gelerek, rüyalar diyarının kapısını ona açan benim. Ama türün bu üyesi uyumuyor.
Elini tutsam? Saçlarını okşasam ya da? Kulağına eğilip kalbine dokunması muhtemel, yüzyıllar öncesinde bir bebeğe söylenmiş, o ninniyi söylesem uyur mu? Belki. Yüreğinde cevaptan çok soru taşıyan uyuyamaz, derdi eskiler. Uyku cinlerinin var olma nedenlerinden biridir insanoğlunun cevapsız soruları zihninde taşıyıp durması.  Ve şimdilerde anlıyorum ki, esas neden onun bir kalbinin olmasıymış. )

Yatağa girer girmez gözlerini yumup uyuyabilen o şanslı insanlardan değildim. Öteden beri, uyumadan önce ertesi gün olacakların, olabileceklerin en çok da olsa iyi olacakların kurgusuna dalmadan uyuyabildiğim olmamıştı. Kuşların gelmeyişinin uzattığı geceler,  ‘yarın merakı’  adını verdiğim uğraşı uzun saatlere yaymaya başladığında geldi. O işte, uyku cini. Vaat ettiği rüyalar ülkesinin güzellikleriyle aklımı çelme çabası işe yaramayınca, çareyi ‘yarın merakı’na ortak olmakta buldu. Kurgunun asıl sahibi oluşu ise, bir gece içine kıvrıldığım yatakta yanıma sokulup, ardından da yastığın üzerine bıraktığım başımı yarım bir ay gibi bedeniyle çevreleyerek sağ kulağıma fısıldamaya başlamasıyla gerçekleşti. Başımı sarmalayan bedeniyle başlangıçta verdiği tedirginlik, günden güne kimileyin sinir bozan kimileyin yatıştıran sesinin yarattığı vazgeçilmez bir alışkanlığa dönüştü. Benim için olan bir yarının, benim yarınımın hikâyesini anlattığı geceler boyu uyumadım ama dinledim, onu dikkatle dinledim.

( Hayat kendi rotasını dayatan bir deveran. İnsanoğlunun kabullenmeye direnç gösterdiği yegâne bilgi bu olmalı. Öncekinden farklı bir yarın umudu ise, bıkkınlık verici aynılıkla savaşının pusatı. Kuşların gelmediği, gelmeyeceği bir yarını katlanılabilir kılacak büyülü sözleri bulabilme telaşımın arasında anlıyorum bunu. Başına dolanmış bir haleyim ve uyuması için, düşler ülkesinin kapısını aralamak yerine inanması için bir yarın yaratmanın peşindeyim. Ve hala bir uyku ciniyim.)

Yüreğine binlerce kuş konacak yarın, diye fısıldadı bir gece. Karanlıkta gülümsedim. Gün aydınlanırken göğünde duraklayıp sessizce süzülecekler. Çok sessiz olacaklar ama yine de bileceksin geldiklerini. Ardından içlerinden birinin şöyle dediğini işiteceksin: “ Biliyor musun, bazı kuşlar gök incinmesin diye kanat çırpmaz, havada sessizce süzülürler.” *
Başımı kaldırıp ona bakmak istedim. Davranmama kalmadan eliyle engelledi. Onlarca sorum vardı sormak istediğim, eli bu kez söze açılmış ağzımın üzerindeydi. Göz kapaklarımı ağırlaştıran mırıltısını işitiyor, nicedir kuşlar yerine uyku cinimi beklemekte olduğumu söylemek istiyordum. Ninniyi andıran o mırıltıya, saçlarımın arasında dolaşan eline yenik düşmekte olduğumu biliyor ve tebessümü engelleyemiyordum. Uykuya kapılan zihnim benden kopup gitmeden az önce, “ Bak işte bu da kalbin akla verdiği hiza.” dediğini işittim. “Şimdi uyu!”


* Gökhan Arslan

** Bu öykü daha önce, https://borgesdefteri.blogspot.com/ da yayımlanmıştır.

Melek ekim Yıldız / mey


                                                     Masanori Sugisaki