18 Nisan 2021 Pazar

Kendim'e Attığım Şeyler

 

İlkin: Kendini Ara!

Herkesin utanmaktan söz ettiği, diğerini gösterdiği utanma miktarıyla değerlendirdiği ama hiç kimsenin gerçekten utanma nedir bilmediği bir yerde büyümüştü. Dayatmaya dönüşen değerin anlamsızlaştığını, herkesin şarkı söylediği yerde müziğin olmadığını fark ettiğinde anlayabilmişti. Kendisi de düpedüz utanmazdı. Arsızlığını besleyenin ötekiler olduğunu iddia ederdi, birileri halinden söz ederse. Kimsenin bir şey dediği de yoktu aslına bakarsanız, elinin altında savunmalar hazır tutmayı adet edinmişti. Sonra o rüyayı görmeye başladı. “ Kendine gel!” diyen yüz her defasında değişiyorsa da ses aynıydı: “ Kendine gel!”

Önce üzerinde durmadı rüyanın. Ne de olsa uyanılıyordu. Uyanınca da neydi, kimdi demeye kalmadan siliniyordu bilinçten. Bir, iki, üç derken görmezden gelmeyi başaramadığı bir huzursuzluk abanmaya başladı üstüne. Tam kuşluk vakti. Ne demek, “ kendine gel!” ? Üstelik aynı ses başka ağızlardan çıkmakta. Gönül eğlendirdiği için gönlünü kırdığı, kırık dökük şeylerden hoşlanmadığı için hemen unuttuğu, kinlendilerse de “ ateş olsa cürmü kadar yer yakar” düşüncesiyle vicdanından silkelediklerinden biri de olabiliyordu seslenen, utanmazlığın bin bir yolunu kendilerinden öğrendiği aile eşrafından biri de. Rüyanın ve sesin ama en çok da söylenenin verdiği sıkıntı büyümeye başladığında düşünmek elzem oldu. Kendim dediğin nedir?

Kolaycıydı ve başkasının emeğinin üstüne oturmak onun için sorun olmadığından sağa sola sormaya başladı. Arkadaşlar, ahbaplar, mahallenin görmüş geçirmiş ablaları. Anladı ki bu cenahtan tatmin edici bir cevap bulamayacak. “ Kendi” ile “ ben”i özdeş bilmişler. Kısır döngünün ne uyanık haline faydası vardı ne de rüyadaki sesin sinir bozuculuğundan kurtulmaya. Sorgu alanını genişletmekten başka çıkar göremedi. Zorunlu olmadıkça uğramadığı camii hocasından medet aradı. Hoca, Zümrüdü Anka Kuşu, dedi. 30 kuş dedi. Anlatı da anlattı. Hikâyeyi işitti işitmesine de rüyasına girmiş herkesin diline pelesenk olmuş “ kendi” ile bağlantısını kuramadı. Hoca elinden geleni yapmıştı.

Mahallelinin “ okumuş” adını taktığı tuhaf bir adam vardı. Gördü müydü yolunu değiştirirdi. Adam da bilirdi onun bu halini. Şimdi ne yüzle, demedi. Yüzden bol bir şey yoktu yanında yöresinde. Gitti çaldı kapısını. Uğursuz bir bakışı vardı adamın. Uğursuz muğursuz, dur şimdi. Derdini anlatana dek akla karayı seçti. Kekeledi, nereden başlayacağını bilemedi. O bocalayan dilini ağzında çevirdikçe, Okumuş’un yüzündeki ifadeyi görmemek, görüp de ağzına yumruğu indirmemek için bakışlarını halının solmuş desenine dikti.  Okumuş ses etmeden onun bu biçare halini izliyor, donuk bakışlarını yüzünden hiç ayırmıyordu. “ Kendim”i bilmem ama “ ben” bu adamın ağzını burnunu kırarım diye geçiriyordu içinden. Okumuş kalkıp yan odaya geçince, demin beri sıktığı yumruğu açtı. Ne demeye geldim, diye kızdı kendine. Beş dakika geçti okumuş yok, sonra on oldu. Nerede bu, diyerek kalkıp peşinden yan odaya geçti o da.

Okumuş, kitaplarla dolu bir kütüphaneden peş peşe kitap çekip kucağında biriktiriyordu. Tiksintiyle baktı kitaplara da Okumuş’a da. Hocanın gözünü seveyim, diye düşündü Okumuş kucak dolusu kitabı kollarına bırakırken.

Kendine gelebilmen, bir kendi olma hali ile mümkün. Ara, demişti okumuş onu uğurlarken.

Apartmandan burnundan soluyarak indi. Okumuş’un penceresinin önüne attı kitapları ve seslendi: Okuuuumuuuuş, Okumuuuuuş, Okuuuumuşşş!

Pencere camında görünür görünmez okumuş, çakmağı çakıp kitapların üstüne attı.

 

İkincileyin: Kendini Bil!

Çöpü atmak ilk bahanesiydi, hem bir de yeni doğum yapmış kedinin yavrularını da bir göreyim de ikincisi. Yağmur yağıyor diye uyarıldı. Bir şey olmaz, hemen gidip gelirim. Öyle çekinilecek kadar yağmıyordu üstelik. Çıkmalıydı: Kendime diyeceklerim var! Çıktı. Çöpe ulaşana kadar bir şey demedi. Kedi için ayırdığı yemeği yavrularıyla birlikte barındığı ahşap kutunun yanına bırakana kadar girizgâh niyetine birkaç cümle kurmuştu.

Ne şefkat ne anlayış göstermeyeceğini kesin bir dille belirtmeliydi. Öyle de yaptı. Beklenmedik bir gelişme olduğunu biliyoruz, dedi. Ama beklemeliydik! Sakın, dedi sakın bunlara gerek yok deme. Bunlara gerek var! Bir saat olmadı tırnaklarını kırmızıya boyadın! Sus, yalan konuşma. Saklanma, süslenme, dil oyunu yapma.

Yağmur varla yok arasıydı. Yukarı aşağı yürümeye başladı. Önce hızlı hızlı ardından yavaşladı. Göğe bakmadı. Toprak kokuyordu elbette, içine çekmedi kokuyu. Konuştu, itirazlandı, temin etti, gücendi, halden anlamadı, açık et bildiğini dedi. Nazlandı açık etmeye, kusarım biliyorsun diye uyardı. Kusacaksan burada kus!

Kustu. Nasıl temizlenir demeden çıkardı zihninin karanlık bir köşesine tıkıştırdıklarını. Beğendiremedi ama. Güvenli alandan çık!

Güvenli olmayan alanı teşhir için metrekare başına düşen yağmur miktarının yeterli olmadığını düşündü. Evden aradılar o sıra: Nerede kaldın? Yürüyorum biraz dedi. Aslında yüzüyorum önce sığ ve sonra mümkün olursa daha derinlerime inerek demedi. Üşütme uyarısına, hava güzel cevabını verip eve götürmeyecek dar sokaklardan birine daldı.

Korkmuyorum, diyerek ikna edebileceğini düşündü. Korkmuyordu ama korkmalıydı. Fırlatılıp atılamaz, atılsa da bir köşede unutulamaz o kendi olmayan veya kendi olduğuna kendini ikna edemediği o hali anımsamaktan da korkmalıydı tümden unutmaktan da. Islah olmuşluğuna ikna olamamak derdinden mustarip yürümeyi sürdürdü.

Yavrular biraz daha büyümüş olaydı, dedi çare buymuş gibi. Çok küçük ve çok sarıydılar. Kedileri düşünmek denge sağladı. Denge, acımasızı geri getirdi. Denge, derini göze görünür kıldı. Onun da kendisine bakacağını bilerek derine dikti gözünü.

Biliyorsun, biliyorsun, elbette biliyorsun!

Sayfalar kendiliğinden açılmaya başladı. Bir bir bir.

Yüzeyde tiksinti. Kendine.

Az aşağı inince gülüş: Kendine.

Daha derinde bilgi: Kendine

 

Üçüncüleyin: Kendini Unut!

Yedek maske almayı unuttuğunu fark ettiğinde yolu yarılamıştı. Dönse dönerdi. Daha vakit vardı. Dönmedi. Çekmecelerden birine birkaç maske bırakmıştım, diye düşündü. Devam etti. Çekmecedeki maskenin renginin uçuk mavi olduğunu anımsayınca durakladı yine. Dönmedi ama bugün de değiştirmeyiveririm telkiniyle iteledi kendini gideceği yöne. Kendi kirli soluğunu yeniden ve yeniden içine çekeceği güne hazır, hız verdi adımlarına. Birkaç bin beyin hücresi daha geri gelmemek üzere gidecek, ilerleyen yaşında bunama olasılığını yükseltecekti. Şimdilerde “ demans” deniyor, bunama deme, diye uyardı kendini.

Önünde uzanan günü düşünecek gibi oldu. Ders programını gözünde canlandırmaya kalmadan adamın sesini işitti. Sesin arsız tınısı durdurdu onu.

Okuuuummmuuuş, Okuuumuuuuş, Okuuumuş!

Yanık kokusu, havaya savrulan küller, kitap sayfaları. Okuuumuuuş!

Kucağında ciyaklayan bir kedi yavrusu tutmakta olan kadının yanan sayfalara dikilmiş bakışlarından uğultuyu andıran bir ses geliyordu. Adam, Okumuşşş diye bağırdıkça, yavru kedi ciyakladıkça, kadın inanmadıkça kıpırdayamadı yerinden. Yakılmış tüm kitapları düşündü. Kitapları yakılmış tüm yazarları. Protagoras’ın “ Tanrılar” adlı eserinin felsefe tarihinde yakılan ilk kitap olduğunu. Yakılan insanlar sonra düştü aklına. Etin kokusu burnunda öfkeyle baktı adama ve kadına. Düşündüklerini unuttu sonra. Ders zilinin çoktan çaldığı aklına gelmedi. Öğrencilerin günün ilk dersini hevessiz ve uykulu gözlerle beklerken, gelmeyişini bile fark etmeyeceklerini düşünmedi. Adamı sustursa sustursa şu kadın susturur besbelli, diye geçirdi içinden. Kadının adama baktığı yoktu. Adam kadını fark etmemişti. Kedi de susmamıştı.

Gürültüyü, savrulan külleri, adamı, kediyi ve kadını bir tek o görüyor, yalnızca o işitiyormuş gibiydi. Rüyada mıyım acaba, düşüncesi düştü aklına. Uyanık olduğunu biliyordu. Oradan uzaklaşması gerektiğini bildiği gibi. Kıpırdamadı. Kıpırdamayı düşünemedi bile. Tek düşünebildiği, adamın da kadının da maske takmadığıydı. Maske, mesafe, hijyen. Defalarca yineledi bunu. Maske, mesafe, hijyen. En nihayetinde başka bir cümle kurmayı başardı: “ Kedi, sarı değil,” dedi. Kedi sarı değil, hiç değil!

 

Melek Ekim Yıldız

 



 

 

 

21 Mart 2021 Pazar

ola ki

 Size susmanın

            kıyısına yağınca kar,

  benzersizin çiçeği tomurcuklanır

                         belleğinizde.

  Unutulmamışı açacak gibidir,

              belki beyaz

                   belki mavi

                           ola ki kırmızı.


Mey






14 Şubat 2021 Pazar

Şema

 Düşemedi toprağa,

genişçe bir yaprakta asılı kaldı...



Kış gelir; geliyor belki de, dedim.

Gelir ve savurur.

Toprak alır sonra beni, büyütür.

Büyürüm. Büyümesem de olur.

Gömülürüm derine

                       hep daha derine

                                     inerek;

düşemeyişi unuturum mutlaka.

Mutlaka unutmak, belleğin utancı. Belleğin utancı ya,

üstüme alırım o utancı, giyerim. Sıcak tutar.

                              Yanaklarım kızarır: kırmızı yakışır.

Kırmızı yakışmaz herkese öyle. Düşeyim diye kendini savurup savurup 

hep kendinde kalana - öyle ceza gibi - kendi kalana.

Bana,

kırmızı yakışır. Çok yakışır.


Mey




16 Aralık 2020 Çarşamba

D V Y

 

     Gerçekten ürkmeyiz de zihnimizin oyunları ödümüzü koparır. Çekmecedeki düşman hem oyun hem gerçek. Ben de öyleyim.

 

Başka bir şeyin arayışındayken bulunan ve epeydir akla düşmemiş şeyle rastlaşmanın heyecana benzer bir kıpırtısı oluyor. Önemsiz, çoktan unutulmuş – unutulması için çabalanmış olması muhtemel -, artık olmadığın bir seni içeren – tam olmadı -. Bir daha deneyelim: Artık olmadığın senden izler taşıyan ve epeydir olduğun sen’e çokça yabancı, bundandır ki, tuhaf bulduğun; bir yabancının gizine meraklanıştan sorulandığın ve sorunun yanıtına sahip olmak sıkıcı günlerine biraz değişim, birazdan biraz fazla heyecan getirecek gibi göründüğünden sevindiğin bir bulma hali insana neler ediyorsa, o oluyor.

Tanıdın aslında, tanıyacaksın tabii. Onca yarenlik, az şey mi? Neden bu tebessüm peki?

-          - Bunu şimdi sorma!

Varsayma’dan kurtuluşun göründüğü vakitlere rastlıyor bu nesneyi bir kenara kaldırıp, unutuşu kutsadığın günler. Oysa ortaöğretim seçmeli psikoloji, üçüncü ünitede altını çize çize yazar:

-        -   Mutlak unutma yoktur!

Zaman ilerleyişini ve işleyişini sürdürür diye belledik. Zamanı kesintiye uğratamazsın, dediler inandık. Zaman anını bekleyenleri kollar demediler, bilemedik. Seni geriye, dönmeyi aklının ucundan geçirmediğin bir ana fırlatıverir de demediler, başımıza gelince şaştık kaldık.

 

Doğada olup bitenin yine doğada olup bitenlerle açıklanması. Kabullenebileceğin dümdüz yargılar. Doğruluk değeri olsun yeter.

-          - D V Y

Bunlar seni ikna eder. Boynunu büker, bu böyle dersin. Bitti, gitti.

Ama nedir bu gizemli haller? Çekmeceye saklanmış, sessiz sedasız beklemiş, beklerken pusatını bilemiş, süslü cinayet planları yapmış, dişini de sıkmış besbelli. Şimdi neremden vuracak seni?

-         -  Saman altı ettiğim kızgınlıklarımdan belki, belki de allamayı sevdiğim düş kırıklıklarımdan.

Boşa sinmiş, planlar yapmış o vakit. Bunların acıtacağı olsa olsa boyanın akıp gidişi.

-        -   İntikamını sevsinler!

Merak içini kemiriyor. Az çok bilir gibiyim, diye düşünüyorsun.

-          - Epeyce güçlü tahminlerim de var.

Ama yine de varsayımsallar. Doğrulanmaya muhtaç sezgisi bile, içini bayram yerindeki korku tünelinin önüne götürüp bırakıyor. Kapı önünde azabından çekinen ama içeri girmenin cazibesinden kendini kurtaramayan çocukların bekleyişi gibisin.

-         -  Kişisel dehşetini, sosyal dehşete ikame etmedin mi sen, diye sorma şimdi!

Yüz yüzesiniz.

-          - Yaban bakıyor.

Nesne bakmaz, aklını başına al.

-          - Domuz gibi bakıyor işte, aklımın burada, tam şu anda işi yok! Yaban bakıyor.

Bilemedi seni. Gönül mü koyacaksın şimdi buna? Sen onu bildin, o seni bilemedi.

-          - Bilmezden geliyordur belki de. Olamaz mı?

Kıçı başı dağıttın iyice, bi dur!

-          - Soluklanıyorum. Derince hava çekiyorum içime. Tutuyorum biraz, sonra az az geri veriyorum. Ciğerimin sızısını böyle atıyorum dünyaya.

Çok anlatıp hiçbir şey söylememeyi sana kim öğretti?

-          - Belleğim oyunda belli ki. Gidip gelen; gerçek mi, sanı mı bilemediğim yaşam kırıntıları atıyor önüme muhtaçlığımdan her birine yapışıvermem. O yolları yürüdüm mü, o sözler döküldü cidden ağzımdan, olmayanlar sahici miydi? Soruyorum ve cevap: D V Y

Çok güzel!

Limoni kokuyor. Kokuya limoni denir miydi?

-        -  Denilmezse de, dedin atık.

Çürük limon değil ama  bildiğin taze ve mis kokulu olanlardan.

-        -   Nesne kokar. Bunda bir sorun yok.

Nesne koku yayar. Yaban baktığı senin kuruntun. Koku ve bakış hem oyun hem gerçek.

-          - Oyuncu bir gerçek!

Nesne bir başka nesnenin içinde. Nesneyi başka bir nesnede gizledin. Sözü başka bir sözde.

-          - Beni başka bir bende.

Düşman, hem oyun hem gerçek.

- Ben de öyleyim.


                                          Mey

.

 



-          -



24 Ağustos 2020 Pazartesi

İçkinlik planı

Neye içkin olabilirsin? Tümüne, ne varsa, yayılmak, kaplamak, içermek ve içerilmek. Ne tuhaf düş! Düş mü, belki de erek gizliden.

Açılmak, açmak, o'na ve ben'e dönüşmek. Büyürken küçülmek hepten ve yeniden hiçleşmek. Ne tuhaf erek! Erek mi, belki de arzu en koyusundan.
Benden çıkmak ve çıktığını ben'e dönüştürmek. Ne tuhaf arzu! Arzu mu, belki de bir fikir tohumu, henüz toprağa düşmemişinden.

Dışındaki dünyaya bakmak, bakma ve görme eyleminin yorgunluğuna dönüştüğünde, ' bakma o zaman ' demiştim. Söze itaat meylim bilinen bir şeydi, bakmayı kestim. Az'ı olmayanların, dibi bulma hevesliliği bende de vardı, gözümü kırpmadım.

Ama insan bakan bir varlıktı: neye bakacaktım?
Dışını terk etmişlerin  içe dönüşü bir seçenekti; seçeneklerin en klişesiydi hem de. Yüz vermedim.
İç'in kabaran ve taşan ve yayılan bir oluş olduğunu o zaman öğrendim. Kahve falı bakanların ağzında alışkanlığın sözü: İçin kabarmış. Hayrolsun!

"Kopuş, sükseli bir sözdür" dedi biri, yapışıverdim kopuşa meyletmiş yanlarıma. Kendime bağımlılıklar uydurdum.
Bana sözkolik dediler!

Sakinledim ardından, ' bırak bu iç -dış meselesini,' diyen tatlı dilime kandığımdan.
Sükunet- gidene - ve metanet - kayba-

Büyüyen küçüldü, küçülen büyüdü. Uyku öncesi düşlerimi yarım bırakıp sızıverdim geceden geceye.

Düşünde kelebek olduğunu gören adamın, adam olduğunu gören bir kelebek  mi, yoksa kelebek olduğunu gören bir adam mı olduğuna ilişkin kadim sorunun etrafında dolandım, eski bir şarkıyı mırıldanarak.  Ne fark ederdi? Cidden!

Dış'ın iç, iç'in de dış olma ihtimalini sevdiğim anda; ben benim, o ise hep oydu. Anladım ve yanaştım ihtimalin dibine. Yayan ve yayılan bir 'şimdi"de,  "ortada bir varlık " olarak iç içe geçmişliğimizin ağırlığında, " kopuş"un süksesine özeniyorum, yalan yok.

Biliyorsun kopmayı ve oradaymışsın gibi rol kesmeyi.
Biliyorsun yapışmayı ve orada değilmişsin gibi zulada devasa bir göz olmayı.

Durmaz, durdurulamaz bir genişleme hali kalbim, ondan daha azgın bir akış zihnim. Kimse, ama hiç kimsenin önüne geçemeyeceği sessiz bir inatçılıkla usulca ilerliyor.

İç dış'ı kaplarken,
dış, iç'in içleminde nihayetinde.
Bir de bakmışsın, öyle işte.

Mey







5 Ağustos 2020 Çarşamba

Öykü Bu


Atları salmışlar…
Yol uzayacak gibiydi. Yolun kendisi uzamaz. Yolu alan varışı geciktirir olsa olsa. Yavaşlar, duraksar, oyalanır, geriye bakar, geride kalandan medet umar kimileyin. Yolun suçu yok, yolda olan da suçlanabilir mi, değişir.

Vakitlice çıkmalı, diye düşünmüştüm. Öyle ya, sıcağa kaldın mı çekilmez olur yol da yolculuk da. Gün doğmadan uyanmalı ve yola düşmeli. Annemin demesiyle, gece yatmayı sabah kalkmayı bilmeyenlerden oluşumu hesap edememiştim her zamanki gibi. Kalk, kalk öğle oldu! Çarçabuk hazırlanma, aceleye getirilmiş bir çıkış, acelenin evde unutturdukları. İpinden koparılmış tazılar gibi şehri terk ediş. Trafik kilitlenmeye yüz tutmuşken il sınırını geçiş. Sonra, yolun tenhasında geceyi de içine alacak uzun mu uzun bir gidiş.

Gidesim yoktu aslında. Çok önceden planlanmış bu yolculuğun başlangıç zamanı yaklaştıkça isteksizlik büyümüştü içimde. Götürülecekleri hazırlayışı ertelememden belliydi canım yol çekmiyor, evden çıkmaksızın geçen günlerin serilişini bırakıp gidesim gelmiyordu. Vakit geldi, enikonu zorladım kendimi ve işte yoldayım. Şehri çıkar çıkmaz isteksizliği yenip, arkama yaslanarak müziğe ses verdim. Alabildiğine uzanana bozkırları geçeceğim önce, ardından biraz yeşillenecek geçtiğim yollar. Kalabalıktan uzak, tenha ve çayı bozulmamış uğraklar bakınacağım birkaç saatte bir. Neşeli şarkılar dinleyeceğim eşlik etmeksizin ve yanıma almayı unuttuğum eşyaların listesini uzatacağım zihnimde. Ardımda bıraktığım büyüklü küçüklü kentleri mekân tutmuş öyküler kuracağım, uyku bastıracak derken, kenara çekip gözlerimi kapatırken atları düşüneceğim.  Böyle böyle azaltacağım yolu.

Atları

Azar azar ölüyor istek. Pis çağ, ondan. İnsandan vazgeçiliyor ilkin. Kendine uzanacak bir vazgeçiş yolu yürüyorsun günbegün. Haber tiksintisi ile başlıyor, sosyal medya denilen şey büyütüyor iğrenmeyi, sokak insan demek, her yabancı tehlike. En savunmasızlara yükleniyor kötülük. İzlemesi sana işkence. Kimseye inanasın gelmiyor. Arapçadan geçme siyaset sözcüğü, seyisat’tan geliyor. Aynı mekânda uyuyamaz atlar, haz etmezler dar alanları paylaşmaktan. Ondandır her birini ayrı bölmeye koyarlar haralarda. At gibisin kardeşim! Seyisinin kokuşmuşluğu her yerinde.

Atları Salmışlar

Sivrihisar’ın sivri olan ucu görünüyor uzaktan. Arka koltukta taşıma kutusunda hapis kedi cılız bir itiraz nidası veriyor. Yatıştırıcı olduğunu umduğum bir sesle avutmaya çalışıyorum kediyi, taşıma kutusunun imgesi sesimde yalan bir tınıya dönüşüyor. Kendi yalanını yakalamışların utanmaz olmayı öğrenmeleri işten değildir, utanmıyorum. Şoförler Odası’nın bir tesisi olacak şuralarda bir yerlerde, çayı iyiydi. Kaçırmamak için dikkat kesiliyorum. Azı gitti çoğu kaldı yolun. Yol yürümek öğretir, diyen biri vardı sanki. Omuz silkiyorum, kimdi hatırlayamayınca. Yürüyen mi kaldı? Allah vere de adamlar çayı bozmamış olalar’dan başka bir şey düşünecek halde değilim. Hal mi kaldı? Kedi sesleniyor, sesine sesleniyorum, ne varsa sesimde topu yalan dolan.
Çay kötü. Kaynamış, kaynamış kendi olmaktan çıkmış. Maskeleri çene altında insanlar safları sıklaştırıyorlar. Kaptığım gibi sepeti kaçar adım yoluma düşüyorum.

Atları…

Ne vakit birileri anlamsızlıktan dem vursa, hâkim olamıyorum kendime, hermeneutik sözcüğünü binlerce kez yineliyorum zihnimde. Sevgili Hermes, az öte git. Kültüre dayalı (kadınları, çocukları hayvanları ); tarihe dayalı ( diri yakılanları, bombaları, ölmeye yatırılanları); deneyime dayalı ( yalancıları, korkakları, kibirden önünü göremeyenleri) hermeneutik bir bataklığa gömme alışkanlığındandır anlamın metan zehirlenmesi. Eğer çarpıcı bir dizeye denk gelirsek biraz daha derin bir düzeyde anlayışa ihtiyacımız olur. Dizeleri yorumlarken bir bütün olarak şiir anlayışımız değişmeye ve bundan dolayı kavrayışımız derinleşmeye başlayabilir. Bu duruma “hermeneutik döngü” adı verilir. Rica ederim.

Atları salmışlar…

Herkes Afyon’da mola verir. Yolun yarısı. Teğet geçelim, dedim kediye. Gün çekilirken denize gireriz. Gözümde büyüyor yol. Yolun kendisi uzamaz. Yolu alan varışı geciktirir olsa olsa. Yavaşlar, duraksar, oyalanır, geriye bakar, geride kalandan medet umar kimileyin.
Geride gözüm yok oysa.
Atları salmışlar, çölü büyütmüşler. Hermeneutik bir tiksinti bırakmışlar.
Geride kalan ben, varan ben’e lüzumsuz bir göz kırpış oldum olası. Neyse ki atları 

Mey



12 Mayıs 2020 Salı

Kabuk

Kabuğunun ardına sinmiş yara,
sokak, gerçeğin kiri.
Kaldırma sakın kabuğu, bırak gitsin altındaki irin inebildiği kadar derine.
Sonra yarıştır zihnindeki irini uzvundakiyle
Bak çağ kazandı.
Tiksinene
kadar yinele bunu: çağ kazandı, gün kazandı, sokak kazandı.
Sonra yut safrayı, koş " avm " ye.
Koş ve önüne çıkan ilk gerçek artığına haykır bunu: Düşün kadar konuş!

Mey / Melek Ekim Yıldız