14 Ekim 2017 Cumartesi

İki Başına

Gölün kıyısındaki – öyle kıyıda ki neredeyse gölün içinde gibi- küçük tahta masada karşılıklı, karşılıklı değil aslında, sandalyelerini göle çevirmişler; her biri gölü kendi karşısına almış, oturuyorlar. Yüreği Dağlanmış ile Zihni Bulanmış.

Oturmuş göle bakıyorlar. Su kıpırtısız gibi uzaktan; daha yakından bakıldığında küçük çırpınışlarını içine yöneltip oynaşıp durduğu fark ediliyor. Baktıkları bu mu?  Suyun iç oyunlarını seyre mi dalmışlar bilinmez ama birbirleriyle ilgilenmedikleri açıkça görülebiliyor. Masada üç yudum alındıktan sonra unutulup soğumaya bırakılmış iki çay bardağı duruyor ve kül tablası izmaritle dolmuş. Buruşturulmuş sigara paketi kül tablasını ıskaladığından, masanın çirkinliğine dağınıklık ekleme işlevini yüklenmiş. Hava yağacak gibi, kara bulutların gölgesi göle düşmüş. Zihni Bulanmış sandalyesinde öne doğru eğilip, dirseklerini bacaklarına yaslayıp iki eliyle yüzünü avuçlamış.  Gölü izlemeye dalmış olduğu düşünülebilirse de, gözleri açık değil aslında. Sudan karaya vuran esintinin zihnindeki sisi dağıtabileceği umuduyla yarı uyur yarı bekler gibi.  Zihninin karışmaya meyli yeni değil, yatkınlığı oldum olasıydı ama bunca bulanmışlığı ilk. Şaşkınlığı düşüncelerinin med-cezirli saldırısının şiddetine daha çok.  Zihnindeki savaştan yorgun, kendini buraya atıvermiş; avuçladığı yanaklarından yayılan ateşi görmezden gelebileceği bir dinginlik bululabilme umudu sürmekte. Ağzını bıçak açmayan Yüreği Dağlanmış’ın sessizliğini bir armağan olarak minnetle kabulleniyor. Gözlerini açıp, başını belli belirsiz ondan yana çeviriyor. Yüreği Dağlanmış, kendisinin aksine sandalyesine yaslanmış, ifadesiz gibi görünen yüzündeki dinginliğin sahteliğini gizleyemeyen gözlerini gölün diğer kıyısına dikmiş. Zihninden yola çıkıp dudaklarının ucunda güçlükle durdurabildiği kahkaha her şeyi daha berbat bir hale getirirdi. Bir gülüşü susturmanın kötülük olduğunu biliyor ama kimileyin susturmamak daha büyük kötülük olurdu, diye ikna ediyor kendini. Biz ikimiz. Zihni Bulanmış ile Yüreği Dağlanmış. İki başına. Bu üç yarım cümleyi peş peşe geçiriyor zihninden. Yarımmış gibi görünen üç cümle. Biz ikimiz. Zihni Bulanmış ile Yüreği Dağlanmış. İki başına. Bulanık zihni düşüyor aklına yine. Az önceki kahkaha pusuda beklemekte biliyor.  Kahkahayı durmak için gözlerini kapatmaktan başka çare bulamıyor.

Yüreği Dağlanmış, yanındakinin verdiği mücadeleden habersiz, göle bakmayı sürdürüyor. Tüm duyuları kalbine inmiş acıya odaklanmış, başka bir şeyin ayırımına varacak durumda değil. Susuzluk hissi yeniden gelip oturuyor o sırada ağzına. Diliyle ıslatıyor onu son günlerde sıkça yaptığı gibi. Acısının inanılmaz bir susuzluk hissi verdiğini yanındakine söyleyecek gibi oluyor ilkin, sonra sessizliği bozmanın manasızlığı fikrine,  bir de onun zihnini daha çok bulandırma endişesi eklendiğinden, vazgeçiyor. Suya duyduğu ihtiyaca takılıyor aklı çokça.  Göle daha dikkatli bakıyor, aklına o dize geliyor ister istemez: “ yüreğin orada işte, o fısıldayan suda.”   Zihninin suyu zikretmesiyle birlikte bedeni şiddetle arzuluyor onu; cayır cayır yanan ağzına dokunuyor parmakları kendiliğinden. Sanki dağlanan yüreği değil de ağzı.  Masadaki yarı dolu ve içindeki çoktan soğumuş çay bardağına takılıyor gözü. Uzanıp eline alıyor ve dudaklarını ısısını kaybetmişliğinden tatsızlaşmış çayla ıslatıyor bu sefer. Zihni Bulanmış gözünü açıp ona doğru dönüyor. Yenisini istesene, diyor Yüreği Dağlanmış’ın yüzündeki buruşmaya bakıp gülerek. Ondan gelen, ağzım kupkuru, dudaklarım yanıyor cevabının üzerine, benim de yanaklarım alev alev, diyor. İlk kez gülüşüyorlar, birbirlerinden utangaç bakışlarını gizlemeye gerek görmeden gülüşüyorlar. Sessizliğin bozuluşundan cesaret alan Yüreği Dağlanmış, karşı kıyıdaki ördekleri görüyor musun, diye soruyor. Karşı kıyıya hiç bakmamış olan Zihni bulanmış, merakla çeviriyor başını o yana. Orada ördek yok, saptaması bakışları tüm kıyıyı taramayı henüz bitirmemişken geliyor. Hangi ördekler, diye soruyor. Yüreği Dağlanmış eliyle işaret ediyor, karşıda işte, diyor. Hafifçe öne eğilerek daha dikkatlice bakıyorlar ikisi birden bu kez.  Haklısın yok, gitmişler galiba, diyor üzgün bir sesle Yüreği Dağlanmış. Zihninin var – yok karmaşasına dalmak üzere olduğunu fark eden beriki, aceleyle, bir var bir yok işte bazı şeyler, diye cevap veriyor. Görememek var olmayışa karar vermek için yeterli neden olabilir mi, sorusunun zihnindeki keşmekeşe eklenmeye hazırlığının bilincinden paniği. Bunu durdurmanın bir yolu olsaydı keşke, diye düşünüyor.

Acıya öfkeliyim, diye itiraf ediyor kendine Yüreği Dağlanmış.  Bunca susamanın, içindeki ateş sönmeyecek hissiyle dolanmanın nedeni bu, diye düşünüyor. İçimde çifte ateş var: acının ve öfkenin ateşi.  Göle düşen karanlığa bakıyor, yağmur indirecek diye düşünüyor. İndirsin. 
Tek tük düşmeye başlayan yağmur damlalarından bir kaçı yüzüne isabet edince gözlerini açan Zihni Bulanmış, başını önce gökyüzüne sonra Yüreği Dağlanmış’a çeviriyor. Birbirlerine bakıp, tebessüm ediyorlar.  Feci indirecek, diyor Yüreği Dağlanmış. İndirsin, diye cevaplıyor onu. İndirsin, ateşe karşı su.  Kalbe karşı düşünce. Var’a karşı yok. Hep’e karşı hiç. Uyumsuzluğun bittiği bir dünya, her şeyin bittiği bir dünya olacaktır; yani olmayacaktır, diyen huysuz adamı anımsıyor. Bulanıklığı geçer gibi oluyor ilkin, ardından karşısında korku hissini kontrol edemediği yoğun bir sis tabakasının zihnine hepten yerleştiğini fark ediyor.

Yağmur şiddetle iniyor nihayetinde. Birbirlerine bakıyorlar. Oturalım, diyor Yüreği Dağlanmış. Yürüyelim, karşılığını veriyor Zihni Bulanmış. Gökten ateşlerine hışımla inen suyun şiddetinin her iki seçeneği de aynılaştırdığını fark ettiklerinde kahkahayı durdurmak için neden kalmıyor. Kalkıp göl kıyısı boyunca, kendilerini ne ateşten ne de sudan sakınarak yürümeye başlamadan önce, epeydir içlerinde tuttukları o cümleleri anımsıyorlar buruk tebessümlerine eşlik etsin diye:
İki başına yürüyelim.
Adımlarımızın sessizliğine,  yürüyüşümüzün sessizliğine,  kafamızın sessizliğine eşlik ederek.
Ve
( sen ol ve olma yanımda)


Melek Ekim Yıldız / Mey



10 Ekim 2017 Salı

Sunu

Gününün orta yerine bırakıyorum:
Derin bir soluk;
veya o tatlı sızı,
olmadı dipsiz hikâye.
O da olmazsa, gülüş.
Hiçbiri uymazsa şu eski şarkı.
Özlediklerinden biri için. Al !

Mey




8 Ekim 2017 Pazar

Bükülmüş

Gün son soluğunu verecek gibiydi. Göğ’ün kıyısına inen kızıllık, akla ancak serinleyebilmiş bir yaz akşamüstünü getirse de eylülün tam dibiydi. Yerini bulmuş ve yerleşmiş bir oluşun varlığı, yadsınamaz ölçüde hissedilir olmaya başlamıştı. Bir şey yerini bulmuş, yerleşmiş ve hep oradaymış gibi kabullenilmişti. Bir süredir paçama yapışmış olan üzüntü de orada, yerindeydi elbette. O da varlığı kabullenilmiş olduğundan “ bendendir “ denilerek sahiplenilmiş; o ne idüğü  belirsiz ben’e buyur edilmişti. Yazın sıcağını aratan bunaltı hafiflemiş, akşama evirilen gün çekilirken ortalık bir parça serinlediğinden hareket mümkün hale gelmişti. Oturmayı sürdürsem mi, kalkıp biraz dolansam mı yoksa’dan başka sorusu olmayan zihnim, harekete hazır bedenimin hevesini enikonu kaçırmıştı. Masanın üstüne, oturur oturmaz, sigarayla birlikte çıkarılmış kitap, kapağı açılmadan öylece duruyor, bardaktaki çayın yarımlığı, baktıkça, yüreğimi burkuyordu. Ne ağzımın ne zihnimin tadı kaldığını hatırlattım kendime. Cılız bir karşı çıkış; bu böyle gitmez, toparla kendini der gibiydi. Onu susturdum. Kendimde kendime dair hiçbir fikri olmayan o yan, epeydir canımı sıkıyordu. Sahte umut ve neşe pompalamaya çabalayışları, görüntüyü kurtarmaktan başka işe yaramayacak – ona sorsanız epeyce parlak – fikirleriyle tahammül edilmez oluyordu. Sus dedim sus. Pısıverdi.

Gelen geçene bakar, oyalanırım diye düşünmüştüm buraya otururken. Zaman geçer, zamanın geçişini hissetmezsem her şeyin biraz daha yolunda olduğunu düşünebilirim. Oysa zaman damarlarımda dolaşan, dolaşırken sıcağıyla yakan, ateşini nereden aldığını bilmediğim kaynayan bir sıvı nicedir. Uykuda karabasan, bilinç halinde hesaplanabilir bir ağırlık. Zamanla hafifleyeceği iddiası ise eski bir yanılgı. “Zaman Ben’de bir fay veya bir çatlak “ ! Zaman kaybın, kaybedilenin ve kaybetmiş olmanın hatırlatılması. Belleğin gardiyanı biraz da. Zamanın içinde bir şeylerin meydana gelmesi yerine, zamanın kendisi meydana gelir, cümlesini yineleyip aynada kendine dil çıkarmak zamanı düşünmek. Bendeki çatlağı oluşturanın ne olduğunu bilip, onu dolduracak malzemeden yoksun olmanın üzüntüsü paçamda. Yürürken ayağımı sürüyorum ve zaman efendi biliyor bunu. Yalnız o görüyor, gördüğünden biliyor, bildiğinden ateşliyor damarlarımda akanı. Razı geliyorum, ne yapayım?

Akşam aniden inmişti. Sokaktaki kalabalığın azalacağı yoktu. Yerimden kıpırdamayacaktım. Sokağa inmeye, inip tanıdık tanımadık yüzlere bakmaya, bakmasam bakışlarımı yere dikmeye, ellerimi cebime sokmaya, küçük veya büyük adımlar atmaya, bir bakkal bulup bir paket sigara istemeye, caddenin karşısına geçmeye, geçerken gelip geçen araçları kollamaya, ağaçların yaprakların hafif esintiyle titreyişlerini fark etmeye, kendimden uzaklaşıp sonra yine kendime dönmeye mecalsizdim. Bardakta yarım bıraktığım çayı tazelemekten bitap düşmüş garson “ kapatıyoruz” diyene kadar orada oturacak, oturacak ve “ dönen Bir olsaydı işe kendinden ayrılmayarak başlardı “  diyen bir adamın bu dediğini düşünecektim. Doğal bir yanılsama, esasında felsefi bir yanılsamaya dönüşür diye uyaracaktım kendimi. Sonra garson gelip, kapatıyoruz diyecekti. İtirazsız kalkacaktım. Gece ertesi günün “ hızlandırılmış tekrar”ına hazırlanırken eve doğru yürüyecektim.

Paçamda beni yavaşlatan üzüntüm, içimdeki bükülmüşü taşımaktan bitkin yürümüştüm kalabalığı nispeten seyrelmiş sokakta. Ben’deki çatlak genişledikçe genişlemişti o akşam.



Mey




3 Ekim 2017 Salı

SÖZÜN YAKINLARINA ULAŞMAK İÇİN ÇEKİNGEN VE SABIRLI BİR DENEME*

İlkin şaşırmama şaşırıyorum, ardından gözlerimi, küçükçe sayılabilecek, kırmızı kabından istekle dışarı çıkmış o ayaklardan ayıramayışıma. Zahmetli. Hafifçe öne eğildiğimde istediğim açıdan görebiliyorum onları ve o pozisyonda kalmak dikkat çekebileceğinden, istemeden de olsa geriye yaslanıyorum arada bir. İlgimi tümüyle üzerinde toplamış o ayakların kabı ayrı bir hikâye. Kırmızısı öyle göz alıcı ki, dışarı çıkmış olmakla rahatlamış görüntüsü, akıl almaz bir estetik duyarsızlığı vurguluyor, rahatsız ediyor ve hiç istemememe karşın az sonra konuşmaya başlayabileceğimi haber veriyor. Başımı çevirip, ayakların sahibine bakıyorum. Kendisiyle konuşma arzusu duymama yol açacak bir yanı yok, kabından çıkmış ayaklarından başka bir neden vermiyor oturuşu bana. İnsan neden bir belediye otobüsünde ayakkabılarını çıkarır ki, diye düşünüyorum, üstelik bu kadar güzel olanları. Bu kadının yanına oturmuş olmak talihsizlik besbelli.

Otobüsün durakta duruşunun sertliğini bahane ederek öne eğiliyorum yine. Tırnakları muhafazakarca rakı beyazına boyanmış o ayakların, bunca kırmızı bir ayakkabının içinde ne arıyor olabileceği sorusunu es geçmeliyim belki de. Geriye yaslanıp talih hakkında düşünmeye başlayabilir; ayakları, kabını, onların sahibesini zihnimden atıp, bu beladan kurtulabilirim. Bilirim bunları yapabilmeyi. Muktedir olduklarımın bir çekiciliği yok oysa bende. Geriye yaslanıyorum. Kadının ben yokmuşum, ilgim yokmuşcasına, aldırışsızca otobüsün penceresinden dışarıya odaklanmış bakışlarına öfkelenmeye başladığımı bilerek geriye yaslanıyorum. Benden yana dönmeli, mahcup gülümseyerek “ acıtıyorlar” demeli ayakkabıları işaret ederek. Sormaya hazırlandığım tüm soruların yanıtlarına sahip birinin bilgeliği olmalı gözlerinde. Aksi halde, bu hikâyenin gideceği – gidemeyeceği ya da – yer kimi mutlu edebilir ki?

Kırmızı ciltli, el yapımı o defter aklıma düştü düşeli, hikayelerimi yalnızca belediye otobüslerinde yazabiliyor oluşumun dayattığı bu yolculuğun, hangi durakta sona ereceğini az çok seziyorum şimdiden. Öfkemin gerçek nedeni bu sezgiyle ilgili olabilir. Kırmızı ciltli defter imgesi ve belleğimin ihaneti el ele vermiş; düşünülmüş, ince ince kurgulanmış hikayelerimi biter bitmez kaybetmeme neden oluyor. Bu durumsa daimî iç sıkıntısına ek olarak o deftere ihtiyacımı giderek kocamanlaştırıyor.

Defteri bir yerde görmüş değilim, hatta varlığı bile şüpheli bu nesnenin bende yarattığı tutkunun hastalıklı olduğunun da farkındayım elbette. Farkındalığın olan’a gücünün yetmemesine de üzülmüyorum.  Yapmam gerekeni yapıyor, her sabah ve akşam bindiğim belediye otobüslerinde kimsenin okuyamayacağı ve tarafımdan düşünülür düşünülmez unutulacak hikayeler kuruyor ve şiddetle o defteri özlüyorum sadece. Biliyorum ki, her şey; düşünmek, duymak, kurgulamak, yazmak ve konuşmak bir denemeden ibaret. Sabırlı ve çekingen bir denemeden.


Şimdi yanımda rahatlamaya çalışarak gerinen, kıvrılan, uzanan o çıplak ayaklara bakarken hikayemi neresinden tutacağımı düşünüyorum. Kendisine ızdırap veren ama muhteşem göründüğü için vazgeçilmeliğini ilan etmiş o kırmızı ayakkabılara ve doğal olarak onların içindeki bedene yönelebilir hikâye. Ya da o ayaklardan ve ayakkabılardan gözünü almayı beceremeyen şu saplantılı zihne de gidebilir koşar adım. Kararsızlık içimi burkuyor ve zihnimim yenilgi bayrağını çekmek üzere oluşunun sezgisi, deftere sahip olamamak, onu bulamamak kadar canımı yakıyor. Yine de deniyorum. Hiç yapmadığım kadar zorluyorum hikâyenin her iki biçimini de. Otobüs bir virajı gereksiz hız ve keskinlikle alırken, bedenimle birlikte zihnim de savruluyor bir şu yanımdaki kadına bir öte yanımdaki boşluğa. Bile isteye  boşluğa veriyorum kendimi ve anlıyorum. Bu hikâye yazılmayacak; bu hikaye de onlardan biri olacak: kendini yazdırmayanlardan. Anlıyor, kabul ediyor, hiç ama hiç üzülmüyorum. Bu otobüste işimin bittiğinin bilinciyle ilk durakta iniyor, evime doğru yürümeye başlıyorum.

Eve ulaşır ulaşmaz masamın üzerinde beni bekleyen, yazılamayan veya kendini yazdırmayan hikâyelerimi listelediğim yeşil ciltli defterimi açıyor, gereken notu düşüyorum olabildiğince özendiğim el yazımla. Defteri kapatırken, günün birinde kalemimden çıkan en güzel hikâyenin bu listenin kendisi olacağını düşünüp, tebessüm ediyorum.



*Metnin başlığı Maurice Blanchot’un Yüceler Yücesi romanındaki bir cümlesinden çekip çıkartılmıştır.

MEY







26 Eylül 2017 Salı

BULVARDA

Adımını dışarı atar atmaz yüzünü yalayan ayazla irkildi. 20:20. Sokak neredeyse boş. Sola, yöneldi, sinemanın yanından geçerken duraksar gibi oldu. Girse, girmek istiyordu. Açtı, filmi başka zaman izleyebilirim diye düşündü. Bulvara çıkan sokağa, Olgunlar’a saptı. Kahvenin yanından geçerken içeri göz attı, tanıdık kimse yoktu. Bu saatte, kim olacaktı ki diye düşündü. Çantasından eldivenlerini çıkarmaya üşendiğinden ellerini ceplerine tıkıştırıp adımlarını hızlandırdı. Sokağın sonuna doğru, açık hava sahafları adını verdiği kısım başlayacaktı ve oradan geçerken, başka geçiş yolu yoktu, tezgâhlarını toparlamakta olan kitapçılar her zamanki soruyla keseceklerdi önünü: aradığınız bir şey var mı? Ne ararsanız bulabilirdiniz o tezgâhlarda. Eski kitaplar, kullanılmış soru bankaları, çok kazandırır umuduyla basılmış ve umudu boşa çıkarmış üç liralık çoksatarlar, fotokopi yabancı dil ders kitapları ve elbette korsan basımlar. Aradığım bir şey yok manasında sallayacaktı başını her bir tezgâhın önünden geçerken. İnsan bir kitabı aramaz, bulur demeyecekti ama her seferinde aklından geçirdiği halde. Opera Meydanı’ndan 20:30’da hareket eden otobüsün durağa erken gelmiş olma olasılığını tartacak ve adımlarını hızlandıracaktı. Sahafları geçer geçmez, bulvara çıkmadan az önce yine tenhalaştı sokak. Sokaklarını erken terk etmek alışkanlığındaydı şehrin insanları. Herkes evine koşuyordu ilk akşamdan. Memnun ol buna, diye düşündü. Memnundu. Soğuktan buz kesen kulaklarını paltosunun yakasına saklamaya çalışarak bulvara çıktı.

Bulvar sokağa oranla daha hareketliydi. Bir ucu Ulus, diğer ucu Kavaklıdere’ye uzanan uzun caddenin aşağı yukarı ortasındaki Bakanlıklar’dan çıkmıştı bulvara. Caddenin karşısındaki durağa geçebilmek için üst geçidi kullanacaktı, içi bulandı. Kentlilerin tüp geçit dedikleri köprüye doğru yürüdü. Merdivenleri tırmanırken, az sonra gireceği tüpün kötü kokusu burnuna ulaşmıştı bile. Çabuk çabuk geçti tüpü, açık havaya çıkar çıkmaz tuttuğu soluğu bıraktı. Durağa baktı uzaktan, boştu. Otobüsün bu kadar çabuk gelmiş olması olası gelmedi, rahatladı. Asıl rahatlama, otobüsü beklerken gövdesine sırtını yaslayıp sigarasını tüttüreceği çınarın etrafında kimselerin olmadığını görmesiyle geldi. Şimdi beni kucaklayacak sevinciyle yürüdü ağaca doğru. Yapraklarını çoktan dökmüş yaşlı ağacın kuru dalları hafifçe titriyormuş gibi geldi, gülümsedi.  Akşamların ıssızlığında onunla içinden ve içten konuştuğundan kimseye bahsetmemişti. Ağaca yaklaştı, elini cebinden çıkarıp geniş gövdesine değdi usulca. Işıklandırılmış caddeye düşen gölgesine baktı ağacın. Cebinden sigarasını, ateşi çıkarıp yerleşti yerine. Saatine baktı, daha var diye düşündü. Sigarayı yaktı, caddenin uzak köşesine, otobüsün geleceği yöne baktı. İçine aldığı dumanı savurdu ileri doğru. Anlatmaya başladı.
Bu cadde, dedi ağaca. Bu cadde sınıfsal çeşnisiyle seni de düşündürmüyor mu? Ağaç sessiz kaldı bizce. Umursamadı. Düşün, dedi. Opera’dan bu yana ve bu yandan Kavaklıdere’ye dek uzanan o meşhur tabakalaşmayı göreceksin sen de. Operadan çıktın Kızılay’a dek piramidin en alt kısmından geçerek yürüyeceksin. Kızılay’dan Bakanlıklar’a geçerken ortalamanın havası saracak seni. Ve ardından tam buradan yukarı doğru yürüdüğünde, kaldırım taşlarından caddenin iki yanına sıralanmış mağazalara, o mağazaların vitrinlerine, o vitrinlerde sergilenen türlü nesnenin etiketine kadar üst kısımda olduğunu hatırlatacak her şey. Sustu. Bir sigara daha istedi canı. İtiraz bekliyormuş gibi ağaca dikip gözünü, paketi çıkardı cebinden. İçinden çektiği sigarayı dudaklarının arasına yerleştirip paketi çantasına attı bu kez. Çakmak yanmakta direndi önce, sinirlenecek gibi oldu buna. Nihayet sigara yandığında sırtını yasladı yeniden ağacın gövdesine. Başını kaldırıp yükseklerdeki ince dallara baktı. Yakında bahar gelecek diye haber verdi. Yeşilleneceksin, yaprakların olduğundan heybetli görünmene neden olacak. Gün gün güzelleşeceksin ve şu caddenin eşitsiz salınışı umurunda olmayacak, dedi. Canı kavga istiyor gibiydi, söylenmeyi sürdürdü. Dakikalardır sessizliğini sürdürmekte olan ağaca ters ters bakıyordu bir yandan da. Sonra utandı yaptığına, sustu. Caddenin iki yanında uzanan tüm çınarlardan utandı. Öyle ya, dedi. Nasıl da düşünememişti. Upuzun bulvar boyunca eşitliği sağlayan tek şey çınar ağaçlarıydı. Caddenin iki yanına sıralanmış bu yaşlı çınarlar tüm bulvarı kucaklıyor gibiydiler. Sevindi bu kavrayışa ve sigarasını bitmeden söndürerek gönlünü almaya çalıştı ağacının. Bu sırada beklediği otobüs durağa yanaşıyordu. Gövdesini okşayarak veda etti ağacına ve otobüse doğru yöneldi. Biletini basarken otobüsün geniş camından son kez baktı, bu esnada ağacın komşu çınara dönüp, aşk öyküleri yazmayı bıraktığından beri böyle bu, üzülüyorum haline dediğini duymadı.


Melek Ekim Yıldız ( Mey )



23 Eylül 2017 Cumartesi

Parlak

Kalbinizin karanlığında tuttuğunuz
sır;
verdiği sözü tutamayan atışların arasından
görünür olur ayın parlattığı gecelerde.
Gözlerinizi yumamazsınız. Alışacaksınız.


Mey




21 Eylül 2017 Perşembe

Dahası...

Bilmeden neresine değdiğimi
şiirler tuttum sana. Dahası, sıradaki dize
sıyırırken ardına yüzümü sakladığım boyayı;
dahası, beklerken beklemeye dair ne varsa katarak
içime çektiğim soluğa;
dahası, ağzımdaki eğreti kızgınlığı
gemleyerek gülümserken; dahası,
o dize senin bu dize benim'i gizleyerek bilenden - bilmeyenden;
dahası, küskünlük hangi çiçeğin adı bilmezden gelerek; dahası,
biraz Celan, biraz Ritsos, fazlaca Uyar, az daha abartıp Nazım, dedim.
Adları - adını - mırıldanarak. Dahası, her imgeye gönül indirmeye teşne,
hikayeden aldırışsız durdum; dahası,
mısra dizdim boynumdaki çukura.
Dahası, boğaz dokuz boğumdu. Yutkundum, yutkundum,
sus oldum.
Şiir sana indi, dahası...


Mey