19 Mart 2017 Pazar

Yüz /Haiku

imgesi solmuş
bir yüz. aynada.
suç. biraz da utanç.
içten yalan, dıştan düpedüz yalan.
hayret! gülebiliyor.

Mey



16 Mart 2017 Perşembe

“ Başkasının İzi “

                                       “ Sevmek, yabancıya açılan kapı önünde yetersiz kalmaktır. “

Bakındı. Göremeyince ters giden bir şeylerin varlığını düşünmek kaçınılmaz oldu. Ne olmuş olabilir? Merak gelip içine oturdu. Bu, güne ilişkin planlarının suya düşmesi demekti. Çünkü merak, işgalcidir; kendisi dışındakinin hüküm sürmesine izin vermez. Kime sorabilirim? Bir iki isim düşündü. Aklı yatmadı hiçbirine. Kimseye malzeme vermenin alemi yok, dedi. Sorup soruşturmadan anlamanın yolu varsa, onu bulup çıkarması gerekiyordu.

Geçmişe uzanacak gibi oldu; faydasız yolculuklardan yorgunluğu düştü aklına. Tam zamanında. Yakasını geçmişe kaptırmak işten değildi, biliyordu. Zihnin şimdiden kopmaya meyli bir yana; geçmişin benzersiz ve yinelenmez hazzının tadı – ne denli bastırmaya çabalasa da – çok canlı. Bunlara bulaşma şimdi diye uyardı kendini. Usluluğuna şaşacak gibi oldu. Sonra merakın gücünü anımsadı. Tam o anda olup biteni anlama arzusu, geçmişe zihinsel yolculuktan çekici gelmiş olmalıydı.

Bilmenin ilk adımı varsaymaktan geçiyordu. Olana dair varsayımlar üretir; ardından, ürettiğinin gerçeklikle uygunluğunu test ederdin. Birden fazla varsayıma sahip olmak yeğdi. Yanlışladığını temizlerdin zihninden ve sağlam adımlarla muhtemel doğruya ilerlerdin. Merakı dizginlemenin yolu buydu. O, bir sakinlesin nasılsa doyurmanın yolu da bulunurdu.

Merakın gerisinde yatan duyguya dokunma niyeti yoktu. O kadar cesur değilsin, diye mırıldandı. Aynı gün içinde ikinci uyarısı kendine. Gereksiz değil hiç değilse. Bu yüzden kabullenebilir.

Merakın gerisindekine bulaşmıyoruz; varsayımlarımızı oluşturuyor, tutarsızlığa düşmeden anlamayı mümkün kılacak bir yol haritası oluşturuyoruz.

Peki sonra?

Anlamakla yetinip yetinmeyeceği sorunu yüzleşmeyi tercih etmeyeceği bir mesele şu noktada. İleri gidebilir miyim? Gider. Biliyor kendini. Sonucu veya sonuçları hesaba katmadan koşar adım üstelik. Durdurmalı mı kendini?

Durmak, durmaya çalışmak kendini koruma altına alma güdüsünün dışavurumu.  Söz dinlerliği içini parçalıyor. Kalkıp çay koyuyor.  Etrafına bakıp, kendine iş yaratmaya çalışıyor. Kısa sürüyor evdeki dağınıklığı toparlamak. O arada çay demleniyor. Okusa ya da zamanı meşgul edecek bir dizi izlese. İnanmasa da işe yarayacağına, deneyecek. Okurken, okuduğunu aşıp düşüncenin istenmeyen kıyılarına geçmek mümkün. Bile bile alıyor kitabı eline. Beş, bilemedin on dakika sonra pes edecek. Ekranda oynayan dizi kendiliğinden ulaşacak bölüm sonuna. Elimden geleni yaptım diyecek nihayetinde. Durabilsem, dururdum.

Merak durulmadı bu sırada oysa. Kendini azdırmaya, azdırıp büyültmeye yeteneği çok. Açım, çok aç der gibi itekliyor zihnini. İnsanın teslimiyetten utanmayacağı durumlar var, farkında bunun. Mücadelenin sonuç vermeyeceği bilgisinden değil teslimiyet, arzunun saflığından. Pür istek teslim alır. Şiddetiyle sarmalar ve zorlar. Arzunun nesnesi önemsizleşir, seni düşüreceği durumlar tehlikesiz görünür, nasılsa ayakta kalırım güvenini körükler ve tırmanışı kolay kılar.

Çayın altını kapattı. Uzanmalı diye düşündü. Mekâna dikey durmak fazladan güç gerektiriyor çünkü. Gidip kanepeye uzanıyor. Varsayımları bir bir geçiriyor aklından. Her biri bunca güçlü ve kötümser olmak durumunda mı, sorusu aklında yetersizliğine yanıyor içten içe. Gözlerine inen uykuyu pes ediş diye yorumlamıyor bir yandan. İzin veriyor uykunun arzusuna rüyadan medet umduğundan.

Kapı önünde. Kapı geçitsiz, yetmeyiş tanıdık. En azından sevebiliyor. Eli, başkasının bıraktığı o izin üstünde bunu geçiriyor içinden. En azından sevebiliyorum. Bir süre uyanmasam da olur, diyor diğer tarafına dönerken. Kapı önünde. Hala…

Mey





14 Mart 2017 Salı

En Güzeli...

Öleyazmış hayvan.
Soluğu sıkça. Tenimde atıyor, mecali yitik göğsü.
Elimi üstüne -
     itebildiğimce etimi -
örtüyor, usulca sesleniyorum: bir şiirden çalmıştım seni, bir öyküye gömeceğim.
İnliyor mu,
gülüyor mu? Belirsiz.
Sonra birden, uzanıp kalbin çeperinden öpüyor.
Gülüş sarıyor ağzımı,
ve diyorum: öykü az daha beklesin!

Mey






12 Mart 2017 Pazar

Kütüphane Yolunda…

Gecede açılacaktı. Gökyüzü açık olacak; parlayan yıldızlar başını kaldıranı kendine çekecekti. Hafif bir esinti de olsa fena olmaz, diye düşünmüştü. Esenin bir adı olmalı mı, sorusu aklından geçmiş- misal, meltem – kararsız kalmıştı. Ağaçların yeşile vurmuş yapraklarını hafifçe titretse yeterdi. Şu duvarın dibinden acelesine zıt bir hızla süzülen kedi de olmalıydı mutlaka. Cabbar bir tekir muhtemelen. Bekledi. Kurguya yakışır bir gece ha bugün oldu ha yarın derken bir hafta geçti. Umudu kırılır gibi olduysa da umut dibe çektiğinde, onu çoğaltmak gibi kimseye sezdirmediği bir yeteneği vardı. İlla gece olacak diye bir şey yok, fikri yılgınlık kapıda belirmeye başladığında imdat oldu. Güneşli bir öğleden sonra da pekâlâ iş görür dedi.  Geceye ilişkin beklentisinde fazlaca bir şey değiştirmedi, alabildiğine mavi gökyüzü ekleyiverdi listesine. Kedi tekir olmalı’da ısrarcıydı. Esintiden de taviz verecek değildi. Güneş ve mavi. O kadar. Birkaç gün bekleyebilirdi istediği gibi bir öğleden sonrayı. Geceden vazgeçtiği, olabildiğince mavi bir gökyüzüne kendini ikna ettiği anda başlayan yağmurlar, on gün boyunca sürünce inadı tuttu. Yağmur olmaz, dedi. Yağmuru istemiyorum. Çiselese de göğü boşaltmaya niyetlenmiş gibi olsa da gönlüm kapalı yağmurlara. O zaman ne? O zaman, dedi. Masanın başından kalkıyorum. Kalktı. Alelacele giyindi. Çıktı. Ringe bindi, ondan inip yer altı trenine geçti. Treni boş görünce bir an durup oturacak bir yer beğendi. Oturdu. Karşı koltuklarda oturan, emekli olalı epeyce zaman geçmiş gibi görünen iki adama baktı. Memleket meselelerini konuşmaya dalıp gitmiş adamlar bakışlarının farkında olacak gibi değildiler.  Dinleyecek oldu. Memlekete duyduğu ilgiyi kaybedeli epey oluyordu. İnsan bir şeyden umudunu kesti miydi, umudu çabuk tüketene kör bakıyor, hatta bakmıyordu. Adam olmaz hikayeler ne köy ne kasaba olacak ilişkiler, anlamını bulunamayacak kadar derine gizlemiş oluşlar, duvarda sektirilip geri yakalamaya avuç açılan topları andıran duygular. Amaan’lar, boş ver’ler, nereye gideceğim’ler. Adamların alçalıp yükselen seslerinin açık ettiği heyecana baksa, belki, yaşadığı ülkenin gün geçtikçe insanı boğan, saçmaya dönüşmeye meyli ile aklın dengesini yitirmeye yüz tutan olup bitenine tekrar ilgi duyabilirdi. İçten bir aman yükseldi, kalbinden aklına doğru ilerledi. Bu arada trenin geçtiği duraklara dikkat etmediğinin farkına vardı. Nereye gidiyorum, sorusu o an düştü aklına. Düş kırıklığını avutmaya cevabıyla sırıttı. Düş’ün kırılmaya teşneliği aleni. Olmazlığından kırılganlığı. Yabancı, henüz okumadığı kitapların arasında olmak istediğini o anda fark etti. Dost kitabevi? Olmaz. Hem kalabalıktır hem de çok satanlar rafına bakmaya tahammülü yok. Bakma sen de, diyor kendine. Dayanamaz, bakar. Evrensel de olabilir ama orası da küçük, geleni gideni de çok. Mekânsal darlıkta insani çokluk. Yok çekemez. O anda aklına düştü, büyüdüğü sokağın iki yanını kaplayan yaşlı çınarlar ve onların gölgesine gizlenmiş halk kütüphanesi. Kızılay’da iner, oradan Kumrular’a geçerim, diye geçirdi içinden. Şansım varsa akşam üstü çınarları yuva bilmiş birkaç kumrunun ötüşüne denk gelirim. Günlerdir dinmeyen yağmurlara kızgınlığını unutur gibi oldu. İstemediğin kadar kitap, çocukluğunun gizlenme yeri, ilk gençliğinin mabedi. Trenin ineceği istasyona ulaşmak üzere olduğunu haber veren metalik sesi işitince kalkıp kapıya yanaştı. Ayaklarında bir sabırsızlık, içinde bir yöne sahip olmanın ferahlatıcı esintisi. Tıpkı, yazmayı kurduğu gecenin ya da güneşli öğle sonrasının esintisine benziyor. Dışımdaki dünyada eseceği gibi, diye geçirdi içinden. Kapı açılsa fırlayacak, sevinçle sarmalanmış bir enerjiyle olduğu yerde bir iki adım attı. Koşabilir de. Trenin durmasıyla kapının açılması arasında geçen sürenin, bu aniden gelen hareketi kaybetmesine neden olmasından korkmuyor değil. Hadi, hadi. Nihayet tren durdu. Kapı açılır açılmaz atıldı çıkışa. Önce merdivenler. Basamakları ikişer üçer geçecek. Yüzeye çıkmadan bir an için durup Güven Park çıkışını tayin edip, hızla oraya yönelecek. Sonra yine merdivenler. Hareketli olanı es geçip, basamakları tırmanmaya başlayacak. O esna da şarkı da gelmiş olacak. Geceyi beklemeye başladığında gelmişti ilkin. Gece gelmedikçe sinmiş, güneşli öğleden sonra fikriyle canlanır gibi olmuş, yağmurlar dinmedikçe etkisiz bir mırıltıya dönüşmüştü. Şimdi, Güven Park’ın yeşili görünür olur olmaz şarkının nakaratı, mırıltıyı üstünden atıp, ayakların coşkusuna denkleştiriyor kendini. Parkı geçip Kumrular’a döndü. Günün herhangi bir saatinde rastlanabilecek hareketlilikte sokak. Boşaltılan Devlet Mahallesinin beyaza boyalı duvarlarını seçiyor uzaktan. Büyüdüğü ev değil ama. O sokağın sonunda, Necati Bey caddesiyle kesiştiği noktada. Oraya kadar uzansam mı düşüncesi gelip geçti zihninden. Odasının sokağa bakan penceresinin önünden geçme, geçerken şimdi çok uzakta kalmış hatıraları geri çağırma fikri çekici gelmedi. Bir an önce kütüphaneye atmak istiyor kendini. Adnan Ötüken Halk Kütüphanesi. İkinci Dünya savaşı sırasında Almanya’dan ülkeye gelen mimarın- Paul Bonatz – tasarlayıp inşa ettiği binanın ihtişamını anımsadı. Hızlan, dedi şarkıya. Ayakları söz dinledi. Birinci ve ikinci caddeyi hızla geçti. Geçerken eski yarenlerinin- çınarların – gövdelerine dokunmayı ihmal etmedi. Kütüphanenin önüne gelince durdu. Kiremit rengine boyanmış duvarlarına, gün ışığından olabildiğince faydalanmak için kılı kılına hesaplanarak yerleştirilmiş onlarca penceresine baktı. Bahçe kapısını itip giriş kapısına varmasını sağlayacak basamaklara yöneldi. Sokakta akan trafiğin uğultusu o anda azalmış gibiydi. Kapıyı açıp içeri girmek üzereyken dönüp geriye, sokağa baktığında fark etti: Yağmur dinmiş, şimdilik ışığı zayıf sayılabilecek güneş yüzünü göstermişti. Kütüphanenin bahçesindeki ıhlamurun yaprakları, üstlerinde birikmiş çiğ taneciklerini bırakırken yağmurdan arta kalmış esintiyle hafifçe titriyorlardı. Şarkının keyfine diyecek yoktu…


Mey








2 Mart 2017 Perşembe

Duyulur Dünyanın Gücüne Dair...

Duydum, dedim.
İnanmaz baktı. Bakışı gerekçelendirmeliydi: Uzaksın!
Fark etmez, demeliydim ben de bunun üzerine. Demedim.
Demedim, çünkü O, bilmeliydi:
Bütün sesler taşınır.
Rüzgarla,
şu yağmurlarla;
suskunun uğultusu,
kalbin grisiyle.
Bütün ama. Sesler.
Tam burada...

Mey






22 Şubat 2017 Çarşamba

Kozasında Söz...

Utangaçtı besbelli.
Kelebek hafifliği alacak. Şimdi tırtıl hepten.
Kondu mu yerleşti mi, bilmem.
Boğazımda boğum, öylece.
Bir düşü örer,
gerçekliği söker. Sökülmüşün örgü tuttuğu nerede görülmüş, diye sızlanır bazen.
Sonra bir inat, sızısını ekler
ördüğüne de söktüğüne de. Gülümser derken. Endişe etme, der. Sökebilen örebilir de. Peki, derim gözlerime inen uykunun mahmurluğunu katıp gülüşüme. Peki. Peki. Peki.
O, siper alınmış - yalandan -  gevezeliğimin saçlarını okşarken;
ben, derince, uyurum...


Mey





17 Şubat 2017 Cuma

Açıklık...

                                                 " açıklık kendini yok ediyor."

Sen içermeyen düşüncenin
dingininde,
ben'siz bir cevap yürüyor usulca.
Anlıyorum.
Anlıyor ve hak veriyorum.
Olmayışımıza.


Mey