1 Eylül 2026 Salı

ŞİMDİ DURAĞI

 Kaç kişi olduğumuzu soran olsa söyleyemem. Saymamıştım. Sayacak durumda olsaydım bile sayma gereği duymazdım. Rastgele bir kalabalıktık işte. Zorundalığın bir araya attığı, mekânın darlığı yüzünden birbirine sokulmaktan başka çaresi olmayan bir avuç yağmur kaçağıydık. Birbirine dayanmış yabancılardık; kimimiz geciktiğimiz için daha fazla ıslak, kimimiz eline çabuk olduğundan biraz daha kuru. 

Birden indirmişti, doğru. “Birden indirdi,” dediğinde biri, doğruyu söylüyordu. “Hava durumunda göstermiyordu,” diye hayıflandı bana daha yakın duran. Düşündüm, hava durumunu kontrol etmemiştim; hiç etmezdim, fikrim yoktu. Daha yakın duranın garantici biri olduğunu düşündüm o sıra. Her gün hava durumunu kontrol ediyor olmalıydı, on günlük tahminlerden de haberdardı muhtemelen. Garantici mi kontrolcü mü, diye düşündüm yine. Ne gereği varsa? O sıra gökten bir gürleme patladı, bir kaçımız sıçradık olduğumuz yerde. Aman be, diye bir ses yükseldi. Kızıyor muydu yoksa hayıflanıyor muydu, çıkaramamıştım o “aman be”den. Bu da gereksiz bir meraktı. Yağmurun etkisi olmalı diye düşündüm. Bilgisine sahip olmanın herhangi bir sonucu olmayan şeyleri merak etmeye başlamak ancak yağmur altında mümkün olabilirmiş gibi geliyordu bana. Bu sonuca geçmiş yağmurlu günlerimin deneyiminden varıyordum. Ne zaman indirse bende öncesiz merak hali peyda olurdu. Bu arada altına sığındığımız durak giderek kalabalıklaşıyordu, her an başka bir ıslanmış daha dahil oluyordu aramıza ve her seferinde yeni ıslanmışa yer açmak için bir iki adım geri çekilmek gerekiyordu. Sırtım durağın kirli ve soğuk camdan duvarına dayandı dayanacaktı artık. Soğuk anlık bir katlanış gerektirecekti ama kirlenme duygusu darlanmaya neden olacaktı. Başa gelen çekilir. Veya çık yağmura, dur altında veya koşmaya başla kaçabilmek mümkünmüş gibi. Hangi yağmurlara meydan okunmaz öğrenmişliğimden olduğum yerden kıpırdamayacaktım. Gök patladı yeniden. Durakta bir dalgalanma oldu, nihayetinde sırtım soğuk cam duvara yapıştı, sen ne zaman yağmur korkağı oldun sorusu kalın camın buz gibi yakıcılığının kaçınılmaz sonucuydu. Şimdi olmuştum.


“İki saati var daha,” diyor biri. İki saat mi? Sesler yükseldi, ne iki saat mi diyenler, olur mu ama böyleler, n’apsak diye soranların sesleri birbirine karışırken sırtım yerine dönüp yüzümü cama yapıştırsam diye aklımdan geçirmeye başlamıştım. Dönebilsem. Şimdi dönebilsem. Parmaklarımı olabildiğince açıp cama dayasam, kire aldırmadan alnımı soğuk cama yaslasam, durağın ardındaki ağaçlık alana kilitlesem bakışlarımı, suyun yere düşüşünü, düşerken gölleşmiş birikintilere sıçrayışına dalıp gitsem mesela. Bunu şimdi yapsam, daha fazla beklemesem, suyun suya değişiyle büyülensem bir de. Çok insan var, çok ses var. Midem ağzımda.

“Torunu okuldan alacaktım,” diyen yaşlıca kadının sesiyle kopuyorum şimdi arzumdan. Bana diyor galiba. Dönüp bakıyorum kadının endişeli yüzüne, kaygı ıslak saçlarında titriyor. Ne desem, şimdi ona nasıl bir teselli versem bilemiyorum. Merak etmeyin en azından kapalı bir yerde, öğretmenleri vardır yanında bir şey olmaz, yağmur da çok sürmez, durur birazdan zaten, gibi cümleler geçiyor aklımdan. Aklımdan geçeni söze dökemiyorum. 

Aklımdan geçenleri söze dökemeden geçirdiğim zamanların anısı üşüşüyor o an. Şimdi olmaz! Hep böyle dedimdi kendime. Şimdi olmaz! Söze geçit vermeyen, sözü ketleyen bir şimdi öcüsüyle korkuttumdu kendimi. Korkmaya ikna olmuşluğumla susmayı bir beceri olarak görüp, aferinlere boğdumdu kendimi. Değerini yitirmiş övgüyle bir durağa sıkışıp kalacağım aklıma gelmezdi.

Duracak gibi değil. Yağmur da durağa sığınanların artışı da. Laflamalar da başladı. Şikayetler, sızlanmalar, şemsiyesiz çıkmanın pişmanlıkları, yabancı bedenlere değmenin ve onlar tarafından temas edilmenin utancı giderek belirginleşen bir kokuyla sarmalanmamıza neden oluyor. Islak giysilerden yükselen kokuya benziyor ama benzemiyor da bir yandan. Üşümüş bedenlerin titreyişleri artıkça koku da kesinleşiyor. Yanımda yöremde sıkışmış insanları rahatsız etmeden cama yüzümü dönmeye girişiyorum. Şimdi döndüm döndüm, diye düşünüyorum. Torunu bekleyen kadını azıcık ittirip, sırt çantası omzuma dayanmış genci uzaklaştırarak yan dönmeyi başarıyorum. Şimşeğin çakışı durağı hareketlendirince bir daha girişiyorum dönmek için yer açmaya. Gök bir daha patlıyor o sıra. Yüzümü cama yapıştırıp, hadi bakalım şimdi yağ, diye fısıldıyorum.

Melek Ekim Yıldız





20 Ağustos 2026 Perşembe

Mekânsız Zihnin Yaralı Dili


“Biz buradayız, siz neredesiniz,” diye fısıldadı. Orada değildik. Kendi “burada”mızdaydık. O, fısıltıyla konuştuğu için ben de fısıldadım. “Biz de buradayız.” Ne kadar oldu, diye sordu bu sefer. Durup düşündüm. Ne kadar olmuştu? Hesap kitap yapacak halim yoktu. “Çok oldu” dedim. Gerçekten “çok” olup olmadığını biliyor değildim. Kestirmeden gitmek mantıklı gelmişti. Oysa uzun süredir mantıklı bir şeyin olduğu yoktu hayatımızda. Uzun süredir mantık dışı yaşıyor oluşumuza dalıp gitmiştim ki tekrar fısıldadı. “Biz ne kadar olduğunu saymayı bıraktık.” Çok güzel; saymayın, saymayalım. Ne yapalım? Gelene hoş geldin, gidene eyvallah! O rahatlık nerede? Tükenmez bir gerilim halini bedenlerimizde yaşayıp gidiyorduk işte. Bir an içim daraldı. Bu sohbeti isteyip istemediğimi bilemez durumda olduğumun farkındaydım. Canım sıkıldı. Sıkı can iyidir, çıkmaz derdi ninelerimden biri. Şimdi nereden aklıma geldiyse.


Aklıma gelenler başıma gelir. Hep. Felaket antenlerim var benim. Bir şeylerin kötüye, daha da kötüye gideceğini algılayan ve usul usul titreyerek felaketi haber veren antenler. Bu sabah o kadar titremişlerdi ki yarattıkları sarsıntıyla uyanmıştım. Yüz üstü yatıyordum ve biri sırtımı yastık olarak kullanmaktaydı. Başının ağırlığından ziyade içimde çalan tehlike çanları kaskatı yatmaya devam etmeme neden oldu. Hızlıca tehlikenin ne olabileceğini düşündüm. Çok fazla olasılık vardı. Sırtımı yastık olarak kullanan yön değiştirdi, başının ağırlığı belime doğru kaydı. Belim epeydir ağrıyordu, bel fıtığı mı acaba diye aklımdan geçirmeme neden olacak kadar ağrıyordu. Şimdi bu hangi koca kafalıysa, başının baskı yaptığı noktadaki ağrı dayanılmaz hale gelmişti. Kıpırda, diye komut verdim bedenime. Yan dön, hareket et! Bedenim kayıtsızdı. Ağrı soluğumu kesiyordu, fenası felaket antenlerim durmak bilmiyordu. Bugün güzel bir güne uyanalım!


Güzel bir güne uyanabildiğim zamanlar vardı, hatırlıyorum. Daha gözlerimi açmadan güne sığdıracaklarımı zihnime listelediğim, yapılması gerekenler ile yapabileceklerimi ayrı ayrı not ettiğim, kendime küçük keyif anları ayırabildiğim zamanlar. Uçucu ve geçici irade. Öyleymiş. Özgür bir iradeye sahip olduğumuzu, seçim yapabileceğimizi, dahası seçimlerimizin sonuçlarını üstlenebileceğimizi düşündüğümüz ve hatta bunlara içtenlikle inandığımız günlerimiz olmuştu. Ne yanılgı. “Havaya fırlatılmış bir taş”tan farkımız olmadığını bilmediğimiz günler. İyi hissettiren yanılgı günleri. Şimdi biliyorum, yanılgı içinde olmak her zaman olumsuz bir şey değil. İnsan yanılgılarına asılarak, tutunarak hatta gerekiyorsa onlara sımsıkı sarılarak iyi bir hayat yaşayabilir. Kimin “iyi”si?  Belki de bozulma “kimin iyisi, kötüsü, etiği, doğrusu, yanlışı….”diye sorma sıklığımızın artmasıyla başladı. Belki de tükeniş, “göre”nin bir ölçüt olduğuna inanmamızla hızlandı. Belki de sıkıntı, zihinsel olarak çok sıkıntılı varlıklar olmamızdı. 


Çok uzun süredir güzel bir güne uyanamadım. Herhangi bir günü doygunluk hissederek geceye vardıramadım. Hele o geceler, hele ki o geceler. Felaket antenlerimin çokça mesai yaptığı, rahat vermeyen o karanlıklar. “Biz bunu hak edecek ne yaptık,” diye sormuştu bir zamanlar biri. Kimdi şimdi hatırlamıyorum. Önemi de yok zaten.  Şimdilerde hiç kimsenin hiçbir önemi yok.  Şu an gereksiz bir coşkuyla fısıldayıp duran şu adamın da bir önemi yok. Burada. Orada. Ne fark eder, mekân mı kaldı?


“Nasıl devam edebiliyorsunuz,” diyerek tekrar araya girdi fısıldayan. Bu fısıldayışlar sinirimi bozuyor. Kurumuş dudaklar geliyor gözümün önüne. Konuşurken birbirine yapışan dudaklar. Temas anında çıkan o ses. Midem dönüyor, zihnim bulanıyor. Cevap verme, diyorum kendime. Ses etme. Bir fısıltıya daha tahammülüm yok. Sabahki felaket titreyişlerinin nedeni belli oldu. Nasıl devam edebiliyormuşuz. Elinin körü!


Ne olursa olsun sürdürmeyi sürdürebilenlerdendim ben. Sarsılan ama yıkılmayı reddedenlerden. Daima bir çıkış yolu vardır, iyimserliğini kaybetmeyenlerden. Başıma gelenleri hak ediyorum. Günleri tükettik, uyuduk, uyuduk ama gerçekte hiç uyanmadık. Olan biten bu. Uyanmayı bilmeyen sefillerdik, bu sefaleti sonuna dek hak ettik. En çok da ben.  Kabullenme bir devam ediş biçimidir. Didiklemeyi bırakıp, geleni ve olanı buyur ettiğinde sürdürürsün işte. Bir yolunu bulursun ve susturursun. Soruyu susturursun misal. Sonra zihnini ve en nihayetinde korkudan büzülmüş kalbini. Yabancılaşma mı? Saçmalama lütfen!


“Orada mısın?”. Bak, yine fısıltı. Hayır, buradayım. Mekanını yitirmiş bir zihinden ibaret olduğumu dan diye anladığım yerdeyim.  Bu geveze fısıltıya dur diyemediğim o andayım. Ve ağrı. Bu ağrı beni öldürüyor. Sabah belimdi, şimdi dilim! Fısıltıyı duyduğum ilk anda hafif bir kaşıntıyla başladı. Sivri sinek ısırığının sinir bozucu kaşıntısı gibi. Çok kaşıyınca tırnağın tende açtığı yarayı, bu fısıltı açtı dilimde. Yaralı dilim, mekânsız zihnim ve bir türlü ısıtmayı başaramadığım kalbimle, topumuz birden buradayız. Felaket antenlerim de cabası.


Dilime acıyorum. Şefkat ve anlayışla acıyorum.  Dil yaralar aslında, yaralanırsa feci. Hoyrat veya neşeli, kinci ve kıvrak, süslü ve nazenin, güçlü ve vurucu. Böyleydi. Gerçekten. Şimdi acı çeken bir hayvan. Meraklı bir fısıldayışla devrilen, çöken, kıvranan ve en çok da kaşınan bir hayvan. Onu yeniden evcilleştirmek gücümü aşan bir çaba olurdu. Ona acıyorum. Çare yok, kıvranacak, devinecek, saklanacak bir kuytu arayacak ve en sonunda gidip bir şarkıya sığınacak. 


“Ne yapıyorsun, cevap versene” diyor fısıldayan yine. Başım beni öldürecek, yoksa belim miydi? “Eski bir şarkıyı hatırlamaya çalışıyorum,” diyorum. “Sen de sus artık!”


Melek Ekim Yıldız





31 Temmuz 2026 Cuma

Yeni Söz

 Varsa azade eski olandan,

ateşi düşürülmüş, rengi soldurulmuştan, 

yozun yozu, 

kirlinin temizlenmişinden, cesareti törpülenmişinden 

lekesi dibe çökmüşünden,

olacaksa...

Ağzım dolu.





29 Temmuz 2026 Çarşamba

Katarakt

 En sevdiği “yaz yemeği”nin hazırlıklarına başlarken, yazı kışı mı kaldı artık her sebze her mevsim var diye düşündü. Biberlerin içini temizleyecek, ardından kabakları ince ince dilimleyecekti. Bunlar az yağda kızarırken, bol sarımsaklı domates sosu ayrı bir tencere pişmeye bırakılacaktı. Üstüne de süzme yoğurt ve bol kuru nane serpildi mi, enfes bir yemek olacaktı. Biberlerin gereğinden fazla çekirdeği vardı, buna sıkıldı nedense. Bırak şimdi çekirdekleri dedi, hem onlar çekirdek değil tohumdu. Pembe domates mi yoksa yumurta gibi olanlarından mı kararını da bırak. Peki, bırakalım. Bunu bırakalım, neyi tutalım sorusu biraz alay içeriyordu, alt dudağının kıvrılmasına bakılırsa o alay gizli değildi. Neyi tutacağı konusu sorun gibi görünen ama gerçekte sorun olmayan bir meseleydi. Tutacak çok şey vardı. Sorun hiçbirinin bırakılacak duruma gelmemesiydi. İçi sıkıldı yine, çareyi doğradığı kabakların inceliğine sevinmekte bulacak gibiydi. O kadar da değil, diye düşündü. Bu kadar basit olsa keşke! Zorluk, ertelemişliğin çokluğundan geliyordu. Çok fazla ertelemiş olmak. Uzunca görmezden gelmek. Üstünü örtmek ve görmeyi reddetmek. Suç mu bu, diye soracak oldu. Vazgeçti. Besbelli suçtu. Süslü bir suç, diye geçirdi içinden ve o anda kıkırdadı. İçimden gelmedi, diye itiraf etti. Süslemek geldi ama diye suçlandı bir yandan da. Üzerini kapatacağı örtüyü nasıl süslediğini ansıdı. Sırıtma, diye çıkıştı kendine. Madem bunca açık ettim, adına katarakt dediğimi de bilsinler diye düşünürken domateslerin kabuğunu soymaya başladı. Kabuklu domatese tahammülü yoktu, özellikle pişmiş olanına. Saklarken, örtmeye çalışırken bir yandan da eğlenmenin sakıncası yoktu, özenle süslemesi bu yüzdendi. Renklerin, desenlerin, kıvrımların işlevi buydu. Korunma esastı. Tıpkı yıkanmış biberlerin iyice kurutulmaması halinde kızgın yağda çatırdayıp sağa sola en fenası da tene sıçrayıp sıçradığı yeri yakmasına izin vermemek gerektiği gibi. Üstünü örttüklerinin de sıçraması iyi olmazdı. Üstelik sağa sola değil bana sıçrarlardı, düşüncesiyle hafifçe başını salladı. Onayladı önlemi, içini rahatlattı ve sarımsakları soymaya başladı. Yapacaklarını önceliklerine göre sıralarsa mutfakta geçecek zamanın azalacağını hesapladı. Öncelikleri belirlemek ve sıralamak hayatiydi. Üstü örtülmüş olanlara gelene kadar daha yaşamsal olanlar vardı. Tutacaksa bir şeyleri onlardan başlamalıydı. Ellerini yıkadı, kuruladı. Hazırlıklar tamam gibiydi. Dursun böyle, daha vakit var acıkmaya diye düşündü. O sıra kapı çalındı. Kargodur, diye düşündü. Kargo mudur? Niye endişelendiğini bilmeden kapıya yöneldi. Kargoymuş. Paketi masanın üzerine bırakıp balkona çıkmadan bir kahve iyi olur diye düşündü. Kahvenin köpüğü ona kataraktı anımsattı balkonda sandalyesine yerleşirken. 

Katarakt değil de “cehalet perdesi” adını vermeyi çok isteyeceğini düşündü örtüsüne. Ne var ki Rawls ondan çok önce kullanmıştı bu kavramı, üstelik Rawls’ın hedefi kendisininkinden farklıydı. Farklı ve daha akıllıca. Akıllıca ve kuramsal. Kuramsal ve iyi niyetli. 

Niyetim bozuktu, kabul. Kötü niyet demiyorum bak, bozuk niyet diyorum. Sartre’ın “kötü niyet”ni biraz içeriyorsa da tümüyle öyle değildi. Bildiğiniz “bozuk niyet”. Kim bozdu? Bu sorunun cevabı için örtüyü kaldırması gerektiğini biliyordu, pişman oldu sorduğuna. Ama bir kez sorulmuştu. Feci. Soruyu da örtünün altına tıkıştırabilir miyim acaba, diye düşündü kahvenin ilk yudumunda. Bu böyle uzar giderdi. Son ve acımasız soruya kadar yolu vardı. Hiç halim yok yollara filan, dedi açıkça. Hadi ağaçlara bakalım.

Ağaçlara her bakışında minnet duyuyordu. Dışarının sıcağından içeriyi koruyor olmaları bir yana, bakma anlarında ama gerçekten görme anlarında içindeki daralmayı durduruşları yeterdi. Her bir yaprağa ayrı ayrı bakmak için gereken o geniş zamanda hem bakışını temizliyor gibiydiler hem de tüm bozulmuş niyetlerinin gün görmesine geçit vermiyorlardı. Tamam. Ağaçlar ve kahve iyi geldi. Az daha soluklanmamış olsaydı hem Rawls’a hem Sartre’a bulaşacaktı en çirkef tarafıyla. Şimdi iyi, sakin. Öfkeyi dizginledi. Keyiflenmiş olacak ki kahve fincanını tabağa ters çevirdi. Şurada soğusun bakalım neymiş halimiz vaktimiz birazdan açık olur, dedi. Kapattığı hiçbir fincanı tekrar açıp içine hiç bakmadığını düşünmedi. Bazen yalnızca kapatmak yeterdi. Kapatmak ve hiç açmamak. Bak yine! Katarakta yeni bir kıvrım daha ekledik bugün de diyerek içeri girdi.

Kararında ısınan yağa kabakları ve biberleri birlikte atarsa, biberlerin daha sakin kalarak kızaracaklarını biliyordu, bu bilgiyi nereden edindiğini anımsamasa da. Yanında ne atarsanız atın biberler yalnız başına olduklarından daha sakin oluyorlardı kızarma esnasında. Sosyal etki mi? Saçmalama, dedi ama sırıtıyordu. Kabakların etkisi yetmemiş olacaktı ki biberler cazırdamaya ve etrafa yağı sıçratmaya başladı, bir damla kızgın yağ gelip kolunu yakınca az önce güçlükle sakinleştirdiği öfkesi kabaracak gibi oldu. İzin vermedi öfkeye öfkelenmeye. Derin bir nefes alıp hatırlattı kendine: fincan kapalı, ağaçlar yeşil ve esintili, katarakt sağlam. Çok sağlam.


Melek Ekim Yıldız





27 Temmuz 2026 Pazartesi

Bengi

Sindiğim delikten çıkasım var,

sığındığın delikten başını uzatıp aran diye.

Ey yılan! Ey arzusu delici söz.

Ey karanlık bakış. Ve ey, dehlizinde kıvranırken dehlizimi özleyen bıçak.

Kapandı bak yaralarım. Yeni yaralara peşkeş bu ten. 

Hazırla kendini....


MEY