20 Ağustos 2026 Perşembe

Mekânsız Zihnin Yaralı Dili


“Biz buradayız, siz neredesiniz,” diye fısıldadı. Orada değildik. Kendi “burada”mızdaydık. O, fısıltıyla konuştuğu için ben de fısıldadım. “Biz de buradayız.” Ne kadar oldu, diye sordu bu sefer. Durup düşündüm. Ne kadar olmuştu? Hesap kitap yapacak halim yoktu. “Çok oldu” dedim. Gerçekten “çok” olup olmadığını biliyor değildim. Kestirmeden gitmek mantıklı gelmişti. Oysa uzun süredir mantıklı bir şeyin olduğu yoktu hayatımızda. Uzun süredir mantık dışı yaşıyor oluşumuza dalıp gitmiştim ki tekrar fısıldadı. “Biz ne kadar olduğunu saymayı bıraktık.” Çok güzel; saymayın, saymayalım. Ne yapalım? Gelene hoş geldin, gidene eyvallah! O rahatlık nerede? Tükenmez bir gerilim halini bedenlerimizde yaşayıp gidiyorduk işte. Bir an içim daraldı. Bu sohbeti isteyip istemediğimi bilemez durumda olduğumun farkındaydım. Canım sıkıldı. Sıkı can iyidir, çıkmaz derdi ninelerimden biri. Şimdi nereden aklıma geldiyse.


Aklıma gelenler başıma gelir. Hep. Felaket antenlerim var benim. Bir şeylerin kötüye, daha da kötüye gideceğini algılayan ve usul usul titreyerek felaketi haber veren antenler. Bu sabah o kadar titremişlerdi ki yarattıkları sarsıntıyla uyanmıştım. Yüz üstü yatıyordum ve biri sırtımı yastık olarak kullanmaktaydı. Başının ağırlığından ziyade içimde çalan tehlike çanları kaskatı yatmaya devam etmeme neden oldu. Hızlıca tehlikenin ne olabileceğini düşündüm. Çok fazla olasılık vardı. Sırtımı yastık olarak kullanan yön değiştirdi, başının ağırlığı belime doğru kaydı. Belim epeydir ağrıyordu, bel fıtığı mı acaba diye aklımdan geçirmeme neden olacak kadar ağrıyordu. Şimdi bu hangi koca kafalıysa, başının baskı yaptığı noktadaki ağrı dayanılmaz hale gelmişti. Kıpırda, diye komut verdim bedenime. Yan dön, hareket et! Bedenim kayıtsızdı. Ağrı soluğumu kesiyordu, fenası felaket antenlerim durmak bilmiyordu. Bugün güzel bir güne uyanalım!


Güzel bir güne uyanabildiğim zamanlar vardı, hatırlıyorum. Daha gözlerimi açmadan güne sığdıracaklarımı zihnime listelediğim, yapılması gerekenler ile yapabileceklerimi ayrı ayrı not ettiğim, kendime küçük keyif anları ayırabildiğim zamanlar. Uçucu ve geçici irade. Öyleymiş. Özgür bir iradeye sahip olduğumuzu, seçim yapabileceğimizi, dahası seçimlerimizin sonuçlarını üstlenebileceğimizi düşündüğümüz ve hatta bunlara içtenlikle inandığımız günlerimiz olmuştu. Ne yanılgı. “Havaya fırlatılmış bir taş”tan farkımız olmadığını bilmediğimiz günler. İyi hissettiren yanılgı günleri. Şimdi biliyorum, yanılgı içinde olmak her zaman olumsuz bir şey değil. İnsan yanılgılarına asılarak, tutunarak hatta gerekiyorsa onlara sımsıkı sarılarak iyi bir hayat yaşayabilir. Kimin “iyi”si?  Belki de bozulma “kimin iyisi, kötüsü, etiği, doğrusu, yanlışı….”diye sorma sıklığımızın artmasıyla başladı. Belki de tükeniş, “göre”nin bir ölçüt olduğuna inanmamızla hızlandı. Belki de sıkıntı, zihinsel olarak çok sıkıntılı varlıklar olmamızdı. 


Çok uzun süredir güzel bir güne uyanamadım. Herhangi bir günü doygunluk hissederek geceye vardıramadım. Hele o geceler, hele ki o geceler. Felaket antenlerimin çokça mesai yaptığı, rahat vermeyen o karanlıklar. “Biz bunu hak edecek ne yaptık,” diye sormuştu bir zamanlar biri. Kimdi şimdi hatırlamıyorum. Önemi de yok zaten.  Şimdilerde hiç kimsenin hiçbir önemi yok.  Şu an gereksiz bir coşkuyla fısıldayıp duran şu adamın da bir önemi yok. Burada. Orada. Ne fark eder, mekân mı kaldı?


“Nasıl devam edebiliyorsunuz,” diyerek tekrar araya girdi fısıldayan. Bu fısıldayışlar sinirimi bozuyor. Kurumuş dudaklar geliyor gözümün önüne. Konuşurken birbirine yapışan dudaklar. Temas anında çıkan o ses. Midem dönüyor, zihnim bulanıyor. Cevap verme, diyorum kendime. Ses etme. Bir fısıltıya daha tahammülüm yok. Sabahki felaket titreyişlerinin nedeni belli oldu. Nasıl devam edebiliyormuşuz. Elinin körü!


Ne olursa olsun sürdürmeyi sürdürebilenlerdendim ben. Sarsılan ama yıkılmayı reddedenlerden. Daima bir çıkış yolu vardır, iyimserliğini kaybetmeyenlerden. Başıma gelenleri hak ediyorum. Günleri tükettik, uyuduk, uyuduk ama gerçekte hiç uyanmadık. Olan biten bu. Uyanmayı bilmeyen sefillerdik, bu sefaleti sonuna dek hak ettik. En çok da ben.  Kabullenme bir devam ediş biçimidir. Didiklemeyi bırakıp, geleni ve olanı buyur ettiğinde sürdürürsün işte. Bir yolunu bulursun ve susturursun. Soruyu susturursun misal. Sonra zihnini ve en nihayetinde korkudan büzülmüş kalbini. Yabancılaşma mı? Saçmalama lütfen!


“Orada mısın?”. Bak, yine fısıltı. Hayır, buradayım. Mekanını yitirmiş bir zihinden ibaret olduğumu dan diye anladığım yerdeyim.  Bu geveze fısıltıya dur diyemediğim o andayım. Ve ağrı. Bu ağrı beni öldürüyor. Sabah belimdi, şimdi dilim! Fısıltıyı duyduğum ilk anda hafif bir kaşıntıyla başladı. Sivri sinek ısırığının sinir bozucu kaşıntısı gibi. Çok kaşıyınca tırnağın tende açtığı yarayı, bu fısıltı açtı dilimde. Yaralı dilim, mekânsız zihnim ve bir türlü ısıtmayı başaramadığım kalbimle, topumuz birden buradayız. Felaket antenlerim de cabası.


Dilime acıyorum. Şefkat ve anlayışla acıyorum.  Dil yaralar aslında, yaralanırsa feci. Hoyrat veya neşeli, kinci ve kıvrak, süslü ve nazenin, güçlü ve vurucu. Böyleydi. Gerçekten. Şimdi acı çeken bir hayvan. Meraklı bir fısıldayışla devrilen, çöken, kıvranan ve en çok da kaşınan bir hayvan. Onu yeniden evcilleştirmek gücümü aşan bir çaba olurdu. Ona acıyorum. Çare yok, kıvranacak, devinecek, saklanacak bir kuytu arayacak ve en sonunda gidip bir şarkıya sığınacak. 


“Ne yapıyorsun, cevap versene” diyor fısıldayan yine. Başım beni öldürecek, yoksa belim miydi? “Eski bir şarkıyı hatırlamaya çalışıyorum,” diyorum. “Sen de sus artık!”


Melek Ekim Yıldız