2 Ocak 2014 Perşembe

Tuhaf Uyum...

sorma korkağı
bir gün
söyleme korkağını sevdi.
tersi de doğruydu bu hikayenin. ve evrenin bir bildiği vardı. galiba...

Mey




Bakışta Arıza...

Tuhaf şey,  dedim. Görüşüm net değil,  düzgün göremiyorum.

Neden, diye sordu Benedictus. Bilmediğim ve bilmek istemediğim bir şeyle uğraşıyordu bu sırada. Onu oyalıyor oluşumdan hoşlanmamış görünüyordu.

Havadan olmalı, dedim. Sabahın şu saati oldu; hâlâ günün geceye dönüş anındakini andırır bir renk var gökyüzünde. 

Emin misin havadan olduğuna dedi. Yanıldığımı ve kendisinin yanılmaktan çok uzak olduğunu düşünmekte olduğu yüzünden belliydi.

Gözlerinde yine alçak gönüllülük arkasına gizlediğin o bilmiş bakış var Benedictus’cum,  dedim.  Ne diyeceksen de.

Arıza dış dünyadan olmayabilir,  dedi bekletmeden. Senin baktığın yerin arızalı olma olasılığını göz ardı etmemelisin.

Hay Allahım,  dedim yüksek sesle. Hay Allahım! Ne diyorsun yine?

Güldü. Kızgınlığım bir yana, sevimlice güldü. 

Dünyaya kalbinden bakıyorsun,  dedi.  Asıl arıza bu.

Şaşkın şaşkın baktım yüzüne.  Başka nereden bakılır ki diye sordum nazla. Kalbimden bakacağım elbet.


Bir bana bir elindeki işe baktı .

Hay Allahım,  deme sırası onda gibiydi. Sessizce uzaklaştım o hay allahım, diye söylenmeye devam ederken. ..

Mey



1 Ocak 2014 Çarşamba

Mutfaktan Hikayeler / Afgan Tavuğu…

Tezgahın üzerindeki malzeme bolluğu cesaretimi kırmadan hemen önce, afgan tavuğu meselesini dillendirmemiş olsaydım her şey bambaşka gelişebilirdi. Akşama bendesiniz, demiştim. Afgan tavuğu yapacağım. Yemeğin adının fiyakasına verilen tepkiler, hevesimi ikiye katlamış ve kolları sıvayıp mutfağa dalmıştım. Daha önce afgan tavuğu pişirmiş değildim, tavuktan da haz ettiğim söylenemezdi. Yine de bu yemeğin malzeme listesinde beni kendine çeken bir şey olduğu açıktı. Açık olmayan o şeyin ne olduğuydu ve ancak yemeğin hazırlanma sürecinden açıklığa kavuşabilme olasılığı vardı.

Malzeme listesine bakıyorum. Bunca alakasız şeyin bir araya nasıl geleceğini düşünüyorum ilkin. Zihnime benzetecek gibi oldumsa da, liste karmaşa konusunda beni açık ara geçerdi.  Soğan ve sarımsakları soyarak başlıyorum. Soğanın ağlatmadığı ama her seferinde ‘ağlamadan, dillerim dolaşmadan…’ diye başlayan o şiiri ezberden okuttuğu başka biri var mıdır acaba, diye düşünüyorum yine.  Ağlamayan ama dilleri hep dolaşık başka biri? Soğana dikiyorum gözlerimi, sanki cevap verebilecekmiş gibi. Susarsan ince ince doğranırsın işte, diyorum açıkça haz alarak. Zeytinyağı tencereye alınıp intikam duygusuyla kıyılmış malzeme eklenerek sotelenmeye başlanır, ifadesinin tarifte olmadığını söylemeye gerek duymuyorum. Malzeme pembeleşince altını kısıp, tavuğun kalça kısmından elde edilmiş parçaları kuşbaşı haline getirmeye girişiyorum. O anda gözümün önünde beliriyor, bir Afgan pazarında satışa çıkarılan küçük kızın görüntüsü. Midemde bir kasılma, bıçağı tutan elim bembeyaz. Kötülüğün eril hali doğrudan ve dolaylı hep yanı başımızda diye düşünüyorum. Tavuğu küçük parçalara ayırmak kolaylaşıyor bu düşünceyle. Öfkemin kurbanı tavuk tenceredeki soğanların yanına yolcu ediliyor. Sotelemeye devam. Dolaptan kırmızı biberi alıp çekirdeklerini ayıklayıp suyun altına tutuyorum devamında. Suyun biberin kırmızısının üzerinden akıp gidişinin yarattığı çağrışıma dalıp gidecek gibiyken ocaktan gelen cızırtı aklımı başıma devşirmeme neden oluyor. Bırakmıyorlar ki, diyorum. Adam gibi dalalım. Dalıp gidelim bir süre sonra çıkarız nasılsa. Hep yüzeyde tutacak hayat illa. Yüzeyin zorlayıcılığına bağlayacak. Biberi bırakıp, ocaktakini usulca karıştırarak sakinleştiriyorum. Her zaman işe yarar. Ne zaman zihnim de böyle cızırdamaya başlasa, usul usul karıştırırım, bir süre beni rahat bırakır. Biberi de doğramak gerek şimdi ince ince. Ardından baharatları ekleyeceğim, biraz domates biraz da biber salçası. Bir süre pişecek öyle. Bu esnada kuru kayısı, incir ve eriği küçük parçalar halinde doğrayacak; öncesinde soyulmuş bademi tencereye aktaracağım. Tavuklar pişince girmeli kuru meyveler, buna dikkat et demişti, büyük teyzem. Peki demiştim ya, tuzlu, tatlı ve ekşi bir arada nasıl olacak diye düşünmekten geri durmamıştım. Aklıma kötü benzetmeler üşüşüyor bunu düşününce, gülüyorum. Dur şimdi, diyorum benzetmenin kötüsüne tahammül edecek halde değilsin. Duruyorum, hak verdiğimden. Son zamanlarda kendime ne çok hak verdiğimi düşünecek gibi oluyorum. Ama şimdi tavuğu karıştırmak gerek, zihnimi karıştırmaya zaman yok. Tavuğu kontrol ediyorum, az daha pişmeli. Son aşamada bu karmakarışık yemeğe ekleyeceğim limon suyunu hazırlamalı bir yandan, diye düşünüyorum.

Önce kayısıyı, sonra inciri ve en son kuru erikleri ekliyorum. Erikten ağzıma bir tane atmayı ihmal etmeden. Bu şeyin içine girdiklerinde neye benzeyecekleri belli değil, en azından böyle keyfini çıkarayım diye düşündüğümden. Meyvelerin ardından limon suyu girecek yemeğe. Limonun ardından iki dakika daha, sonra altını kapat, diyen büyük teyzemin sesi kulağımda. Büyük bir güvensizlikle bakıyorum yemeğe. Peki, neden soyundum buna? Bir de soruyor musun, çıkışması acımasız yanımdan geliyor. Yemekteki tat karmaşasının; o tatlı, ekşi, acının zihninde neye tekabül ettiğini bilmez gibi soruyor musun?

Ocağın altını kapatıp, telefona sarılıyorum. Yemek iptal, diyorum. Gelmeyin.
Ardından tencereyi önüme çekip, kalbimdeki bir şeye çok benzeyen yemeği üfleye üfleye yiyorum. Hala çok sıcak da…


Mey




Yapmadığın Şeyler...

masumiyet getirmiyor ağzını dilini bağlamak, biliyorsun!
en azından suçumuzu sevebilirdik. becerebilseydik...

Mey



Adın...

hiç bilmezdim, rüzgarın gülümsediğini.
esintinin  gülüşü. senin adın...

Mey


                                                  Slevin Aaron

Sihirli Ayna Sohbetleri / Kayboluş…

Ben çok kaybolurum bilirsin, diye başladım söze. Sihirli aynamı karşıma almış, birkaç gündür zihnimde dolanan kaybolma meselesini konuşmaya niyetlenmiştim.
Biliyorum, dedi neşeli bir sesle. İlkini hatırlıyorum da, küçücüktün.

Hatırlatmayla ikimiz de güldük. Ben de hatırlamıştım. Beş yaşındaydım, dedim. Yazdı ve annemle pazardaydık. Onun elini hiç tutmuş muydum, yoksa elini bırakmama neden olacak bir şeye mi takılmıştı gözüm hatırlamıyorum. Sonrasında, aslında küçücük olan ama devasa görünen pazar yerinin kalabalığında bir başınaydım.

Korkmuş muydun, sorusu belleğimi zorlamama neden oldu. Hatırlamıyorum, dedim. Ama korkmuş olmalıyım, beş yaşındaydım sonuçta. Sonu karakolda biten bir maceraydı, tamamlaması aynadan geldi.

Sonraki kayboluşlarımın çoğunluğunun eğlenceli hikayelerinin üzerinden geçecek gibiydi. Ara sıra hatırlamanın zararı yok, düşüncesindeydim ben de. Yolları yabancı, insanları yabancı kentlerde nerede olduğumu bilmeden dolanışlarımın, kaybola kaybola kaybolmaktan korkmamayı öğrenişimin tarihini gözden geçirdik uzun saatler boyu.

Gün yavaş yavaş renk değiştirmeye başlayana kadar sürdü bu. Tehlikeli sulara girmeden, ben onu o beni acıtmadan konuşmayalı epey olmuştu, diye düşünüp sevinirken sihirli ayna, var oluş nedenini anımsamış olmalıydı.
Yine kayboldun, değil mi diye sordu. Neyse ki korkmuyorsun.
Başımı kaldırdım. Sorunun amacını anlamaya çalıştım. İçten görünüyordu. Aynı içtenlikle cevap verdim:

Bu kez, dedim. Çok korkuyorum…


Mey




Hepsi ve Hiçbiri...

İçinde hiç kimse yoktu onun; yüzünün (o günlerin kötü portrelerinde bile başka hiç kimseye benzemeyen yüzünün) ve bol bol sarf ettiği akla hayale sığmaz, fırtınalı sözcüklerin ardında yalnızca bir parça soğukluk ve başka hiç kimsenin görmediği bir düş vardı. Önceleri bütün insanların kendisine benzediğini sandı, ama içindeki boşluktan bir arkadaşına söz edecek olduğunda yanlışını fark etti ve o andan sonra başkalarından farklı olan kişinin, dış görünüşüy1e herkese benzemesi gerektiğini anladı. Gün geldi, derdine kitaplarda çare bulacağını sandı, bunun için çağdaşlarının kullandığı kadar latinceyle biraz da grekçe öğrendi; sonra bir gün aradığının belki de insanoğlunun en belli başlı tapınma biçiminde bulunabileceğini düşündü ve uzun, sıcak bir haziran, öğleden sonrası, anne hathaway'ın kendisini baştan çıkarmasına izin verdi. Yirmi küsur yaşında londra'ya gitti. Ötekiler 'hiç kimse' olduğunu fark etmesinler diye 'başka birisiymiş gibi yapma' alışkanlığını sezgisel olarak iyice geliştirmişti; londra'da kaderin kendisi için hazırladığı mesleği buldu; sahnedekinin başka birisi olduğuna inanırmış gibi yapan bir insan topluluğunun önünde o başka biriymiş gibi yapan oyuncu'nun mesleğini... Sahnede yerine getirmesi gereken görevler ona büyük bir zevk verdi. Belki de yaşamında ilk tattığı zevk buydu: ama rolünün son dizesi söylenip de son ceset de cehenneme sürüklenip götürüldüğünde, gerçek dışılığın nefret edilesi tadı gene dönüp geliyordu ağzına. Ferrex ya da timurlenk olmaktan çıkıyor, gene o 'hiç kimse' oluyordu. Yakasını bir türlü bırakmayan bu lanetten kurtulmak için kendisi başka kahramanlar, başka acıklı masallar uydurmaya başladı. Böylece, bedeni londra'nın meyhaneleriyle kerhanelerinde et olarak işlevini yerine getirirken,· onu zapt eden ruh, falcının kehanetine kulak asmayan sezar, tarla kuşunun ötüşünü nefretle anan juliet, aynı zamanda kader ulakları olan üç cadıyla ovada konuşan macbeth oldu. Hiç kimse onun kadar çok ve değişik kişiliğe bürünmemiştir; o mısırlı proteus gibi gerçekliğin bütün yüzlerini tüketti. Kimi kereler, çözülmeyeceğinden emin olarak, eserlerinin şurasına burasına itiraflar serpiştirdi; richard, kendinde birden fazla kişinin barındığını söyler; İago, "olduğum kişi değilim ben," gibi garip sözler sarf eder. Varoluşun, rüya görmenin ve oyun oynamanın temelde aynı şeyler olması ona nice unutulmuş dizeler esinlemiştir.

Yirmi yıl boyunca. O denetimli sanrılarda diretti, sonra bir sabah kılıçtan geçirilen onca kral, ayrılan, kavuşan ve ahenkli sözlerle son nefeslerini veren onca acılı aşık olmanın can sıkıntısı ve dehşeti ansızın çöktü omuzlarına. Hemen o gün tiyatrosunu sattı. Bir hafta içinde doğduğu köye döndü; orada çocukluğunun ağaçlarıyla ırmaklarına yeniden kavuştu, onlarla esin perisi'nin pek sevdiği, mitolojik çağrışımları latince adlarıyla dolduran öteki ağaçlar ve ırmaklar arasında hiçbir bağ kurmadı. Birisi olmak zorundaydı; zamanında yükünü tutmuş, artık sağa sola borç para vermekle, mahkemelerdeki davalarıyla, ufak çaplı tefecilikle uğraşan köşesine çekilmiş bir tiyatro müdürü oldu. Ondan bize kalan, içinde duygu'nun ne de edebiyat'ın izine rastlanmayan o kupkuru vasiyetnameyi de, bu rolü üstlenmişken yazdı işte. Arasıra, londra'da ki dostları onu çekildiği köşede yoklamaya gelirler, o da onların hatırına şairliğini takınırdı.


tarihler, ölmeden önce ya da sonra kendini tanrı'nın huzurunda bulduğunu ve o'na şöyle dediğini yazar "boşu boşuna onca kişi olan ben, tek ve kendim olmak istiyorum." tanrı'nın sesi bir girdaptan karşılık verdi ona: "ben de tek kişi değilim; senin eserlerini düşlemen gibi, ben de dünyayı düşledim, shakespeare kulum. Ve sen de düşümdeki suretlerden birisin; ve tıpkı benim gibi, hem herkes hem de hiç kimse olansın."

J. L. Borges
Yolları Çatallanan Bahçe'den 


                                                     Martin Stranka