20 Aralık 2013 Cuma

Tanışık…


Hızlıca yürüyordu. Hep hızlıca yürürdü, sanki geç kaldığı bir şey ya da bir yer varmış gibi.  Yoktu. Var olan yalnızca ayaklarının alışık olduğu ritimdi.  Bir anda önünde beliren beden yürüyüşüne duvar olunca durdu. Başını kaldırıp baktı. Göz göze geldiler. Zihin gözlerinden ve dilinden önce davrandı. Boş bakıp, sesini çıkarmadı.

Tanımadın mı, diye sordu bu sıra beriki. Yüzünde sıcak bir gülümseyiş vardı. Sorunun muhatabı gülüşü görmezden geldi. Çıkaramadım, dedi. Bir yandan cevaba şaşıracağın yüzünde belirecek hayret izini gözlüyordu. Şaşırmış görünmüyordu tanınmayışına.

Öyle mi, diye sordu yeniden.
Öyle, dedi cevap olmayan cevapları vermek zorunda olan.

Bir süre bakıştılar. Başka bir şey söylemesin, diye diledi yolu kesilen. Yoluma gideyim. Bedenden duvar, kuşkucu gözlerini üzerimden çeksin. Peş peşe üç dilek fazla mı oldu acaba, diye düşünüyordu bir yandan da. Dilekler isabetli olmalıydı ki,  sonunda yolunu açtı diğeri.
Peki tanımadıysan, dedi ve gitti.

Bir süre arkasından baktıktan sonra, yarıda kalmış adımını tamamlamaya hazırlanırken elinde olmadan gülümsedi. Nasıl da tanımadım, dedi gururla.

Aynı esnada tanınmamış olanın da yüzünde benzer bir tebessüm vardı ve aynı sözcükleri tekrarlıyordu: Nasıl da tanımadı…


Mey



                                                   Vaclav Chochola

19 Aralık 2013 Perşembe

Adın...

Kalbime yürüyen soğuk lav...

Mey




18 Aralık 2013 Çarşamba

“ Ellerimi Yüzüne Kapatıyorum ve Böylece Benim Şiirim Oluyorsun…”*

Bacaklarındaki uyuşma göz ardı edilemeyecek hale gelince hafifçe kıpırdadı. Ardından soluğunu tutup bekledi. Uyanmadı, tespiti ve ardından rahatlama geldi. Güneşin etkisi zayıflamaya başlamıştı ama hava hala yumuşaktı.  Sırtını yasladığı kayaya doğru biraz daha esnedi. Bacaklarındaki başa baktı yeniden. Bu gerçek mi, sorusu kim bilir kaçıncı kez gelip geçti zihninden. Henüz yanıt yoktu.  Göle baktı. Göl denebilir mi, daha çok gölet gibi. Su ama işte. Şu anda olmakta olanın gerçekliğinden şüphe duymaya neden olan onlarca şeyden biri. O sıra önde anne ve ardında tek sıra halinde dört yavru ördek çıkageldi bir yerden. Sessizce süzülüyorlardı suyun üstünde. Bunu görse sevinirdi, diye düşündü. Uyandırsam mı, sorusunun altında daha büyük bir soruya ilişkin cevabın özleminin yattığını biliyordu. Bu gerçek mi?

Uyuyanın kıpırdandığını fark ettiğinde aklındaki soruyu unuttu. Dikkat kesildi.  Uyanıyor galiba, diye düşündü. Bekledi. Uyanmıyordu. Önce hafifçe kıpırdamış, sonra yüzü suya gelecek şekilde yan dönmüştü. Biraz bozulur gibi oldu bu dönüşe. Yüzü yerine saçları kalmış görüş alanında. Eli istemsizce havalandı ve saçlara yöneldi. Son anda tuttu kendini. Dur, ne yapıyorsun? Durdu. Elini indirdi ve dizlerindeki başın sahibi uyumadan önce okumakta olduğu kitabı aldı eline yeniden. Elleri, gözü ve zihni meşgul kılmanın akıllıca olacağı aşikârdı. Hep akıllıca olanı yaptın sen, diye hatırlattı kendine. Okumaya başladı. Birkaç cümle okudu. Dördüncü cümledeki  ‘ gerçeklik’ sözcüğü çabasını anlamsız kıldı.

Bir süre yürümüşler,  gölet ve kaya görününce oturalım, demişti. Oturmuşlar ve sırtlarını kayaya vermişlerdi. Güneş şimdi olduğundan daha güçlüydü o saatlerde. Ne konuşmuşlardı, konuşmuşlar mıydı emin değil şimdi. Belki kitaplardan, eksik hissetmenin doğala dönüşmesinden, suya vuran güneşin güzelliğinden dem vurmuşlardı. Sonra kitaplar çıkmıştı çantalardan, ceplerden. Yan yana bir süre okumuşlar. Okuduğu kitaptan bir iki cümle göstermişti heyecanla, şimdi başı dizinde olan. Uzunca  konuşmuştu belki o cümleler hakkında.  Gülümseyişine engel olmayı aklından geçirmeden dinlemişti o da. Dizinde uyuyan söz konusu olduğunda, kendini denetlemenin aklından uçup gittiği ilk an bu olmalıydı. O kadar da kötü değilmiş kendine hâkim olmaya çalışmamak, diye düşündü. Sonra, sonra beklenmedik bir şey olmuştu. Dizindeki esnemiş, ardından esneyişine gülmüştü. Uyku bastırdı, demiş ve uzanıp onun dizlerini başına yastık yapmıştı. İşte o an, olan bitenin gerçekliğine ilişkin ilk kuşku düşüvermişti içine. Bu gerçek mi?

Okuyamayacağını anlayınca kitabı yanına bıraktı usulca ve gözünü suya dikti. İçi titredi birden. Serinledi, diye düşündü. Üşütecek. Bu esnada yeniden döndü uyuyan. Bu kez yüzünü bacaklarını yastık olarak kullandığına dönmüştü.  İnsan uyurken gördüğü birinden asla nefret edemez, diyen kimdi merakının sırası değildi belki ama hangi duygunun doğru yeri ve zamanı vardı ki? Canetti olmalı, diye düşündü uyuyanın yüzüne bakarken. Elini zapt etmek giderek zorlaşıyordu. Az önce saça uzanmaya meyletmiş olan eli bu kez bir yarısı bacağına yaslanmış olan yüze odaklanarak kıpırdamaya başlamıştı. Usulca dokunsam n’olur diye düşündü.  El’e sorsanız tüm bir avuçla o yüzü kavrama arzusundaydı. Usulca uzandı eli, hafifçe dokundu uyuyanın yüzünün görünen kısmına. Temasla gözleri açıldı uyuyanın. Hafif bir şaşkınlık ifadesi ilkin, ardından beklenmedik bir gülümseyiş yayıldı yüzüne ve dedi ki; böylece senin şiirin oluyorum. İşte o anda dakikalardır zihninde dönüp duran sorunun cevabını verebildi tamamen uyanık olan…


Mey

* Walt Whitman dizesi. ama ne dize...




17 Aralık 2013 Salı

Adın...

Her harfi  bir damla,
zikrettikçe;
içimde gölleşen...

Mey



                                              Ninoori


Köprü...

Katı ve soğuktum, bir köprüydüm, bir uçurum üzerinde uzanmış yatıyordum. Bir yakaya ayak uçlarım, öbür yakaya ellerim gömülmüştü; çatlayıp dökülen balçık toprağa sımsıkı geçirmiştim dişlerimi. Giysimin etekleri iki yanımda uçuşuyor, derinlerde o buz gibi suyuyla alabalıklı dere gürül gürül akıyordu.

Hiçbir turist yolunu şaşırıp da bu geçit vermez yücelere uğramıyordu, henüz haritalara geçirilmemişti köprü. Böylece uçurum üzerinde uzanmış yatıyor, bekliyordum; çaresiz bekliyordum. Bir köprü bir kez kurulmaya görsün, yıkılıp çökmedikçe kurtulamaz köprülükten. Bir gün akşama doğruydu -birinci akşam mı, bininci akşam mı, bilmiyorum- düşüncelerim aralıksız bir karmaşa içinde yüzüyor, boyuna çemberler çiziyordu. Yazın bir akşamüzeri -her zamankinden daha boğuk çağıldıyordu dere- ansızın bir insanın ayak seslerini işittim.



Bana doğru, bana doğru! uzan, gerin köprü, çekidüzen ver kendine, korkuluksuz ahşap köprü; sana kendini emanet edeni elinden tut, adımlarındaki güvensizliği sezdirmeden yok et ve baktın sendeliyor, göster kim olduğunu, bir dağ tanrısı gibi fırlatıp onu kayaya at!

Adam gelip bastonunun demir ucuyla şöyle bir yokladı beni, sonra yine bastonunun ucuyla giysimin eteklerini kaldırıp üzerimde düzeltti. Bastonunun ucunu çalı gibi saçlarıma daldırdı ve belki yabancı bakışlarını çevresinde gezdirip uzun süre öylece tuttu. Ama derken -o anda dere tepe adamın peşinden seğirtiyordum düşümde- her iki ayağıyla sıçradığı gibi karnımın orta yerine gelip dikildi.

Müthiş bir acıyla korkudan donakaldım; kim olduğundan şuncacık haberim yoktu.

Bir çocuk mu?
Bir düş mü?
Bir eşkiya mı?
Canına kıymak isteyen biri mi?
Bir baştan çıkarıcı mı? bir yok edici mi?

Ve onu görmek için arkama döndüm. Köprü arkasına dönüyor!

Henüz dönmem sona ermemişti ki; birden çökmeye başladım, çöktüm ve çok geçmeden paramparça oldum, doludizgin akan sularda şimdiye dek beni hep sessiz sakin süzüp durmuş çakılların şişlerine geçirildim.


Franz Kafka


                                                Roxana Labagnara

16 Aralık 2013 Pazartesi

Keşkeler Listesi...

Hayallerimizin kırılmasından korktuk en çok. Onları sağlam kılma telaşesinde, bilemedik;
hayaller kırılmaz aslında, kırılan insanlardır. Kırgınlığımızı hayalimiz sandık böylece...

Mey




                                                       Tia Danko

15 Aralık 2013 Pazar

Yapmadığın Şeyler...

Herkes kendi yerince yanar, dedin. 
Kimse diğerinin yangınının suyu olamadı...

Mey



                                                                Martin Stranka