10 Ağustos 2014 Pazar

Mayıs Ayı Haberleri...

Şimdi artık bu haberler
anılardan bir kolaj.
Tıpkı anlattıkları gibi
anonim bir yapıt: kavgası
bir avuç kuşun, Koca Geleneğe karşı.
Evecen eller çizmişti bunları
sokağın şiirini bulaştıran tebeşirle,
duman rengi anfilere saldıran renkle.
Burada sürdürülmekte bu çaba,
duvarlara yazma çabası Yeryüzünün: DÜŞ GERÇEKLİKTİR.

Julio Cortazar



                                               Flip Bogdan

Çiçeğin Ölümü…

Susuz kalmış bu, dedi. Sesindeki bilmişlik canımı sıksa da renk vermedim. Kabullenmedim de. Yerini sevmedi bence, diye karşıladım susuz kalma iddiasını. Çiçeğin solgun yapraklarından birine değecek gibiydim. Kendimi tuttum. Yeri gayet iyi, dedi bu sıra. Bilmişliği devam ediyordu.

Kuytu sever bunlar!

( utandığından mı, yakıştıramadığından mı yoksa göz önünde olmayı oluşuna, yoksa yoksa zarar göreceğini buz gibi bilmekten mi? ne önemi var şimdi bunun? İttiriverdin gitti; ondan, başkalarından en çok da kendinden uzağa…)

Çiçeği günden, günün ışığından uzak bir loşluğa itmişliğinden memnuniyetsizliğimin ondan bana yönelecek bir suçlamaya dönüşmesinin an meselesi olduğunun farkında sessiz kaldım. Yeterince sulanmadığı iddiası ise hazırda tuttuğu mızraklardan biriydi sadece.

( ittin de ne oldu? el, söz ve ışığın değmeyeceği o loşlukta zaman geçtikçe küçülür sanını yerle bir eden; inadına ve ısrarına hayran olduğun o şeyi illa gösterecektin. bir silaha dönüşeceğini akıl edememenin sancısı mızrağın saplandığı yerde unutulmaz bir derse dönecekti. hani ya o, ‘ hikayenizi kimseye anlatmayın’ bilgeliği? hak getire…)

Canlılığını yitirmiş, gün gün solmakta olan çiçeğin başında; son nefesini vermeye hazırlanan hastaya bakan naçar hasta yakınları gibiydik. Kayıp kesinleşmişken, aslında ne kadar güzel olduğunu, varoluşunun önemini, olmadığında eksik kalacak bir hayatı göz önünde canlandırabilmenin bile olanaksız geldiğini birbirine söylemekten kaçınan, metanetli görünmeyi erdem sayan o çoktan vazgeçmişlerdendik işte.

Susuz kalmış!
Yerini sevmedi!

( mızraktı tamam, rüya ve şarkının elinden çıkmış olması  - rüyayı sevdin, şarkıyı da – mızrağı kabul edilebilir kıldı, tuttun onu da sevdin. )

Daha çok su ver, dedi.
Yerini değiştir, dedim.
Haklılığını kabule yanaşmadım.
Haklılığımı kabul etmedi.
Bir şey soldu.

( rüya, şarkı ve mızrağa eklenene şaşkınlıkla bakacaktın. gülüş’süz olmazdı elbette, diyebilmenin uzun sürmesi bundandı )

Çiçek değildi. Solan.

Mey




9 Ağustos 2014 Cumartesi

Yok...

Karanlık çöktü,
ağırlığınca karanlık.
Söz
yok,
yol
yok,
umar
yok.
Karanlık birikti,
ağırlığınca karanlık.
Sen
yok,
ben
yok,
insan
hiç
yok.
En kötüsü,
yok
bile 
yok.
Bilmeyince...

Mey




8 Ağustos 2014 Cuma

Kendini Yazan Şarkı...

Yazdı, yoktun.
Yazdı olmayışını şarkı.
Bir uyku cininin diyememekten kasılmış ağzına
yahut
yolcu edilmiş bir uğur böceğinin kanadına
veyahut
bir kez okunmuş ama hiç unutulmamış bir mektubun, sessiz satır aralarına.
Yazdı, yoktun.
Yazdı baştan ayağa oluşunu. Şarkı.

Mey







7 Ağustos 2014 Perşembe

En Yalnız Şey...

Bulunmayı bekliyorum, dedi.
Dünyadaki en yalnız şeydir, dedim.
Baktı. Kaybolmuşluğuma.
Baktım. Bekleyişine.
Hemfikirdik...

Mey


                                                    Lili Tu

5 Ağustos 2014 Salı

Karda Kaybolan Kent...

O sabah, Marcovaldo'yu sessizlik uyandırdı. Havada tuhaf bir şey olduğu duygusuyla yataktan kalktı. Saatin kaç olduğunu anlayamıyordu, panjurların çubukları arasındaki ışık, günün, gecenin bütün saatlerindeki ışıktan başkaydı. Pencereyi açtı, kent yok olmuştu, yerini beyaz bir kağıt almıştı. Bakışını yoğunlaştırınca, beyazın ortasında neredeyse silinmiş kimi çizgiler seçti, çevredeki pencereler, damlar, sokak lambaları gibi olağan görünüşün çizgilerinin karşılıklarıydı, ama gece üzerlerine yağan karın altında kaybolmuşlardı.

"Kar!" diye bağırdı Marcovaldo karısına, daha doğrusu bağırmak istedi, ama sesi yavaş çıktı. Tıpkı çizgilerin, renklerin, perspektiflerin üzerine olduğu gibi gürültülerin, daha doğrusu gürültü yapma olanağının üzerine de kar yağmıştı; pamuk döşeli bir ortamda, sesler titreşemiyorlardı.



İşine yaya gitti; kar nedeniyle tramvay çalışmıyordu. Sokakta geçecek yol açarken, daha önce hiç duyumsamadığı gibi özgür buluyordu kendini. Kent sokaklarında kaldırımla taşıt yolu arasındaki yükseklik farkı yok olmuştu, taşıtlar yoldan geçemiyorlardı; Marcovaldo her adımda bacaklarının yarısına kadar kara batsada, çoraplarının içine kar suyu sızsada, yolun ortasından yürümek, çimenlere basmak, trafik çizgilerinin dışından karşıya geçmek, zikzak yaparak gitmek özgürlüğüne kavuşmuştu. Sokaklar, caddeler, dağların kayaları arasındaki bitmek bilmeyen ıssız boğazlar gibi uzanıyorlardı.

Kim bilir bu örtünün altında gizlenen kent yine aynı kent miydi, yoksa gece bir başka kentle mi yer değiştirilmişti? Kim bilir şu beyaz yükseltilerin altında yine benzin pompaları, gazeteci kulübeleri, tramvay durakları mı vardı, yoksa yalnızca çuval çuval kar mı? Marcovaldo yürürken değişik bir kentte kaybolduğunu düşlüyordu; oysa adımları onu yine her günkü iş yerine, her zamanki ambara götürüyorlardı; eşikten içeri adım atar atmaz, dış dünyayı yok etmiş olan değişiklik, yalnızca çalıştığı firmayı esirgemiş gibi kendini yine aynı duvarların arasında bulunca şaşırdı.

Boyundan daha uzun bir kürek bekliyordu kendini. Ambar şefi sinyor Vligelmo küreği uzatıp "kapının önündeki kaldırımı temizlemek bize düşüyor," dedi, "yani sana". Marcovaldo küreği koltuğunun altına alıp çıkmak için geri döndü.

Kar küremek çocuk oyuncağı değildi, hele midesi boş birisi için, ama Marcovaldo karı bir dost, yaşamının içine hapis edildiği kafesin duvarlarını yok eden bir etken sayıyordu. Büyük bir hevesle çalışmaya koyuldu, kaldırımdan sokağın ortasına kürek dolusu kar atmaya başladı.

Boşta gezen Sigismondo da kara gönül borcu duyuyordu; çünkü o sabah kar temizleyicisi olarak belediyeye kaydını yaptırdığından, sonunda bir kaç günlüğüne de olsa işe kavuşmuştu. Ama bu duygu onu Marcovaldo gibi belirsiz hevesler yerine, şu kadar metrekare yeri temizleyebilmek için ne kadar metreküp kar kaldırması gerektiği gibi kesin hesaplara götürüyordu; kısaca ekip şefinin gözüne girmeyi ve -gönlünde yatan aslan buydu- işinde ilerlemeyi amaçlıyordu.

Sigismondo geriye dönünce ne görsün? yolun daha yeni temizlediği bölümü, ötede, kaldırımdaki soluk soluğa bir adamın rastgele boşalttığı küreklerle yeniden karla örtülmeye başlamıştı. Tepesi attı. Kar dolu küreğini adamın göğsüne yönelterek ona doğru koştu.

"bana baksana! sen mi atıyorsun bu karı?"

"ne? neyi?" dedi, irkilen Marcovaldo; sonra kabullendi:

"belki, evet."

"Öyleyse hemen küreğinle temizle, yoksa hepsini yediririm sana."
"ama kaldırımı temizliyorum ben."

"ben de sokağı."

"nereye atayım peki?"

"belediyede misin sen de?

"yo. Sbav firmasındayım."

Sigismondo ona, karı kenara yığmayı öğretti, marcovaldo'da onun bölgesini temizledi. Hoşnut, kürekleri kara saplı, yaptıkları işi seyre koyuldular.

"yarım sigaran var mı?" diye sordu sigismondo.

İkisi de birer yarım sigara yakarken, bir kar temizleme aracı, yanlarına düşen iki büyük beyaz dalga kaldırarak sokaktan geçti. O sabah her gürültü yumuşacıktı; ikisi de bakışlarını kaldırdıklarında, temizledikleri yerler yeniden karla örtülmüştü. "ne oldu? kar mı başladı?" gözlerini gökyüzüne kaldırdılar. Makine süpürgelerini döndürerek köşeden dönmüştü bile.

Marcovaldo karı tıkız bir duvar gibi yığmayı öğrendi. Böyle küçük duvarlar oluşturmayı sürdürürse sadece kendisi için sokaklar yapabilecek, nereye gittiğini sadece kendisi bilecek, başka herkes bu sokaklarda yolunu şaşıracaktı. Kenti yeni baştan düzenleyecek, kimsenin gerçek evlerden ayırt edemeyeceği, evler gibi yüksek tepeler dikecekti. Belki de artık bütün evlerin dışı da içi de kara dönüşecekti; anıtlarıyla, çan kuleleriyle, ağaçlarıyla kardan bir kent, kürek vuruşlarıyla yıkıp bir başka biçimde yeniden yapılabilen bir kent.

Kaldırımın kenarında bir yerde büyükçe bir kar birikintisi vardı. Marcovaldo onu da duvarlarıyla aynı yüksekliğe getirmek için düzeltmeye başlamıştı ki, bir otomobil olduğunu anladı; yönetim kurulu başkanı kommendatore alboino'nun arabasıydı, her tarafı karla kaplıydı, bir otomobille bir kar yığını arasındaki ayrımın bu kadar az olduğunu görünce, marcovaldo kürekle bir otomobil biçimlendirmeye koyuldu. Sonuç başarılı oldu; doğrusu ikisinden hangisinin gerçek olduğu anlaşılmıyordu. Son düzeltmeleri yaparken marcovaldo küreğe takılan döküntülerden yararlandı; paslı bir teneke kutu bir farın biçimlendirilmesini sağladı; bir musluk parçası da kapının kolu oldu.

Sıra sıra kapıcılar, odacılar, postalar selam durdular, başkan kommendatore alboino büyük kapıdan çıktı. Miyoptu, aceleciydi, kararlı bir biçimde süratle otomobiline doğru yürüdü, sarkan musluğu kavradı,çekti, başını eğdi ve boynuna kadar kara saplandı.

Marcovaldo çoktan köşeden kıvrılmıştı, avluyu kürüyordu.

Avluda ki çocuklar kardan adam yapmışlardı.

"burnu eksik!" dedi içlerinden biri.

"ne koyalım oraya? havuç!" hepsi kendi mutfağına, sebzelerin arasında havuç aramaya koştu.

Marcovaldo kardan adamı seyre dalmıştı. "karın altında, neyin kar neyin karla kaplı olduğu ayırt edilemiyor; bir insan uymuyor buna, çünkü benim şu karşıdaki değil, ben olduğum biliniyor."

Düşüncelere daldığı için damdan iki kişinin bağırdığını duymadı: "hey, kardeş, çekilsene biraz oradan!" dam temizliyicileriydi. Birden, üç kental kar başından aşağıya indi.

Çocuklar ele geçirdikleri havuçlarla döndüler. "a, bir kardan adam daha yapmışlar!" avlunun ortasında, yan yana, birbirinin aynı iki kardan adam vardı.

"İkisine de burun takalım!" deyip, iki kardan adamın kafalarına birer havuç batırdılar.

Diriden çok ölü gibi olan marcovaldo, içine gömülüp buz kestiği kılıfı yaran bir yiyeceğin geldiğini duyumsadı. Hemen ağzına attı.

"anne havuç yok oldu!" Çocuklar çok korkmuşlardı.

En yüreklileri umudunu yitirmedi. Yedek bir burnu vardı, bir biberdi; biberi kardan adama taktı. Kardan adam biberi de yuttu.

Bunun üzerine kardan adama burun olarak bir mangal kömürü takmayı denediler. Marcovaldo olanca gücüyle kömürü tükürdü. "İmdat! canlı! canlı!" Çocuklar kaçıştılar.

Avlunun bir köşesinde bir ısı bulutunun yükseldiği bir parmaklık vardı. Marcovaldo, ağır kardan adam adımlarıyla oraya gidip durdu. Kar sırtından aşağı eridi, oluk oluk giysilerinden aktı; soğuktan şişmiş, buz kesmiş bir marcovaldo çıktı ortaya.

Küreği aldı ısınmak için avluda çalışmaya koyuldu. Bir hapşırık burnunun ucuna gelmiş, orada duruyor, dışarı çıkmaya karar veremiyordu. Marcovaldo gözleri yarı kapalı yürüyordu, hapşırık hep burnunun ucuna tünemiş duruyordu. Birden sanki homurdanır gibi "haaaap..." yaptı, "...şu" ise bir mayın patlamasından daha güçlü oldu. Havanın yer değiştirmesi nedeniyle marcovaldo duvara çarptı.

Hapşırma havanın yer değiştirmesinin ötesinde, gerçek bir hortum oluşturmuştu. Avludaki bütün kar havalandı, bir kasırgada olduğu gibi savruldu, yukarıya çekilip gökyüzünde billurlaştı.

Baygın marcovaldo gözlerini açtığında, avlunun her yeri temizlenmişti, bir tek kar tanesi bile kalmamıştı. Marcovaldo'nun gözleri önünde, gri duvarları, ambarın sandıkları, sıkıcı, itici bütün günlerin nesneleri ile, her zamanki avlu belirdi.

İtalo Calvino



   
                                              Hossein Zare

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Hava Durumu...

Gürültüsü yok bir yıldırım.
Düş'tü.
Benden
bana. Ardı biraz sel, biraz kıyametti. 
Gülüşüm sağlam kaldı. 

Mey