9 Aralık 2014 Salı

Susmak Eskiden Bir Cevaptı…

Bu yana bak, dedi. Çevir kafanı.  Sesinde itaat ve merhamet talebinin birbirine dolanıp; birinin diğerini bastırmaya çalıştığı bir karmaşa seziliyordu. Kaosa meylim, yelkenleri suya indirmeme neden olacak gibiydi ama tam zamanında kendimi toplayıp, omuz silktim. Omzumda gerçekleşen hareketin negatifliğinin kararımı netleştireceğini düşünürken, bir yandan da onun omuzlarıma yönelmiş bakışlarının beklenmedik bir hazza neden olduğunu gizlemek o anki durumun zorunluluğuydu. Omuzlarımın güzel olduğunu biliyordum. Biliyordum da, şimdi bunu onun da fark edeceğini düşünüp için için sevinmek neyin nesiydi böyle? Kendine gel, diye uyardım omuzlarıma takılmış zihnimi.

Kendinde değilsin,  dediğini duyunca içimden silkindim. Bir de iç görüsüne hayranlık çıkmasın başıma, diye düşündüm.  O konuşmayı sürdürüyordu. Tamam, kızgınsın biliyorum, diyen sesinde merhamet talebi öne çıkmış gibiydi. Belki haklısın da ama böyle olmaz; dön konuşalım, diyen ise itaati isteyen ve almaya kararlı olandı.  Güzelliğin altını çizmek, onu kanıksamaya dönüştürmenin en kolay yoludur; omuzlarıma kıpırdamama emri verdim. Sessizlik işimi görürdü.  Ya da görmezdi. Asla bilemezdiniz, sessizliğinizin karşınızdakine anlatabileceklerini.

Susmak eskiden bir cevaptı, şimdi değil, dedi o sıra. Şimdi ikimizi de sarmalayacak söz zamanı. Dön hadi, konuşalım. Söze hevesimi kullanacağı kesin gibiydi gözüm de ya, yine de öfkelendim. Öfkemin yaptığına mı yoksa gerçek bir söz vaadinin beni yoldan çıkarma ihtimalinin yüksekliğine mi olduğunu bilmediğimin farkındaydım. Dişlerimi sıktım. Dayandım.  Dayanamamanın, kendini tutamamanın büyük bir işaret olduğuna inandığımı bildiğini bildiğimden, dayandım üstelik.  Anlasındı bakalım. Dayanamadığınızın dayanamadığı anın gelmesini beklemenin ağrısını anlasındı.

Sen bu değilsin, dedi. Sesindeki kaos onu da yoran bir hal almıştı. Az kala dönüp; dönüştürdüğün şeyim, buyum işte diyecektim.  Dönemedim. Omuzlarımın aldığı kıpırdama emrine görülmemiş itaatine minnettardım. İyi ki sustum, iyi ki dönmedim ondan yana diye düşündüm. Beni bir şeye dönüştürdüğü filan yoktu. Ne olma potansiyelini içimde taşıyorsam ona doğru evrilişimin onun suçu olduğunu düşünmek de bunu iddia etmek de haksızlık etmek olacaktı. Ona o anda pek çok şey yapabilirdim: Canını yakabilir ya da hırslı dudaklarımı teninin herhangi bir yerine yapıştırabilirdim ama haksızlık etmek? Olmazdı. Omuzlarımdaki şımarık kıpırdanış, dayanamama ihtimalinin ilan edebileceklerinin olasılığı, öfkemin balonlaşmaya meyli beni yoruyor, bahanesi bile yetmezdi kendimi bağışlamaya.

Şimdi eğilme zamanı, dediğini işittim. İkimiz için de. Sönmeye yüz tutmuş balon havalandı yine. Eğilme zamanıymış! Hep büyük laflar ettin sen, demek istedim dişlerimin arasından. Noktanın hemen ardından unuttuğun büyük laflar! Demedim bir şey.  Demeyecektim. Anlasındı bakalım. Bir şey, tek bir şey söylesin diye beklenmiş zamanların denmemişlerin satır aralarında bir zihni nasıl oradan oraya savurduğunu, anlasındı bakalım.

Susma, dedi. Emreden ve dilenenin gücüyle titredi altında durduğumuz ağacın yaprakları. Yaprakların titreyişinin omuzlarımı andıran bir yanı vardı o esnada. Kanmaya hazır, hatta arzulu. Uslu durun bakayım, diye çıkıştım yapraklara ve omuzlarıma. Nasılsa anlayacak!

Neyi anlamalıyım, sorusuyla olduğum yerde sıçradım. Söyle neyi anlamalıyım? Dilimin ucuna gelen sözcükleri yutma çabasına dalmışken ben;  onların konuştuğunu işittim:
Susmak, diyordu titreyişlerine aldırmayan yapraklar,
hiçbir zaman, diye sözünü kesiyordu yaprakların, öfke kılığına girmiş kırgınlığım,
bir, sözcüğü belli belirsiz çıkıyordu sözü özlemiş ağzımdan,
cevap olmadı, diye tamamlıyordu albenisinin farkında omuzlarım. Bu yeterliydi. İkimiz için de...



Mey



                                                            Kylli  Sparre