Güz,
kızıl - kahve bir
ağırlık. Sokağın teninde.
Mey
23 Ekim 2017 Pazartesi
Yerleşik
" ne söyler ne gizler yalnızca işaret eder. "*
Susmuyor
söylemeyen bir şey.
Yanında yörende sanıyorsun. Hangi tarafa dönsen
şaşkın bakışın ve yokluk.
Kulak kesiliyor; dinliyor, arıyorsun, soruyorsun: Nerede?
Bekleyiş,
unutuş,
gelip giden anımsayış.
Alçalan
ve sonra yükselen, ardından yiten. Sar başa. Dön bitişe.
görülmeyecek, anlıyorsun.
İşitilmeyecek, onu da biliyorsun.
Ama söylemiyor, susmayan o şey.,
Sende.
İçinde.
Dibinde.
Mey
* Herakleitos
Biçimsiz
Tüm hikâye, hikâyeyi yanlış anlamasıydı. Yanlış okumaktan mustarip olduğunu söyleyip geçebilirdik ve bu minnacık hikâye yer kaplamazlığı, zihni yormazlığıyla kullanışlı bile olabilirdi o zaman. Okur, okuduğu ile anladığı arasındaki büyük uyuşmazlığı kabullenmeye yanaşmayınca asıl hikâye ile okurun kalbine çöreklenmiş olanının savaşı kaçınılmaz hale gelerek hikâyeyi cürümünden çok yakana dönüştürdü.
Hikâyeden kurtulmak istedi ilkin. Anladığı ve sevdiği hali yeterdi ona. Diğerini yok sayabileceğini, onu hiç okumamış gibi yapabileceğine inandırdı kendini. Ancak hikâye zihninde gizli bir köşeye yerleşmiş olmakla kalmayıp, olmadık anlarda çılgına dönmüş bir alarm gibi çınlayarak kendini dayatıyordu okuruna. Bazen, kış rüzgârının sertliğine rağmen, sararmış yaprakların ağaçlara inatla tutunmuş olduklarını gördüğünde başlıyordu o çılgın alarm. Yaprakların doğaya direncinde, kopup gitmeleri gerekiyordu aslında, zihninde çatışmakta olan hikâyelerden daha inatçı olanına benzer bir şey görüyor olmalıydı. Kimi zaman yağmurdu hikâyeyi çileden çıkararak, gizlendiği yerden verebileceği tüm tedirginliği vermesine neden olan. Yağmurlu günlerde başınızı pencere camına yaslar ve suyun size söylediklerini dinlerdiniz, okurun da yaptığı buydu. Suyun söyledikleri hep hikâyeye dair oluyordu son zamanlarda. Doğanın hikâye yanlısı bu tavrına içerliyor, o delirmiş alarmı nasıl susturabileceğini bilmiyor yine de hikâyeyi okumuş olmaktan pişmanlık duymuyordu. Şarkılar taraflılıklarını en başından ilan etmişlerdi, ancak kulak tıkanabilirlikleri ile kontrol altında tutulabiliyorlardı. Şiir deseniz, gözü kara müttefikiydi zihnine çöreklenmişin. Ne durmayı ne susmayı becerebiliyordu; şiir aksini iddia ediyor olmasına karşın. Şiirlerden, şarkılardan kaçabilir doğayı görmezden gelebilirdi. Zihnindekini ne yapacağına ise karar veremiyordu.
Okuduğu en iyi hikâye değildi; eksikliydi ve anlatım bozukluğundan mustaripti. Biçimsizliğini görmezden gelen büyüklenmesi ise çileden çıkarıcıydı. Okuduğu en güzel hikâyeydi diğer yandan, soluğunu kesiyor, büyülüyor, dile istemsiz takılan bir ezgi gibi dilinin ucunda tatlı tatlı sızlıyordu. Zihninde çatışmakta olanlardan hangisi ilki, hangisi diğeri karıştırmaya başlıyordu. Yukarı çıkan ile aşağı inen yol, bir ve aynıdır’ı kabullenmekten başka çıkar bulamıyordu.
Hikâye(lere)ye yeni bir isim verdi: Biçimsiz.
İki biçimsizle birlikte sürdürdüğü hayata alışamayacağını düşünmüştü. Yanılmış. Yine. Kendini rutine dönüştüren çatışmanın arasında yaşamayı öğrendi. Ağaçlara, pencere camına vuran suya, inatlarına vurulduğu sararmış yapraklara döndü yüzünü yeniden; şiir ve şarkıya boyun eğmeye ahdetti. Biçimsizi neredeyse sevdi:
O eli bir yerde kolu başla bir yerde; bir ucu gökte diğer ucu belirsizlikte duygu gelip yüreğime oturduğundan bu yana, başkalarının “ düzgün”, “ doğru” ya da “ iyi” sıfatlarını kullanarak işaret ettikleri hiçbir varlığa tahammülüm kalmadı. Biçimsiz olana özel bir düşkünlüğüm yoktu, yoktu ama şekli şemaili olmayan gelip yerleşti içime, neden atmalı sorusunun cevabını bulamayınca kabullenişi çare gördüm, diye anlattı soranlara.
Hikâyeden kurtulmak istedi ilkin. Anladığı ve sevdiği hali yeterdi ona. Diğerini yok sayabileceğini, onu hiç okumamış gibi yapabileceğine inandırdı kendini. Ancak hikâye zihninde gizli bir köşeye yerleşmiş olmakla kalmayıp, olmadık anlarda çılgına dönmüş bir alarm gibi çınlayarak kendini dayatıyordu okuruna. Bazen, kış rüzgârının sertliğine rağmen, sararmış yaprakların ağaçlara inatla tutunmuş olduklarını gördüğünde başlıyordu o çılgın alarm. Yaprakların doğaya direncinde, kopup gitmeleri gerekiyordu aslında, zihninde çatışmakta olan hikâyelerden daha inatçı olanına benzer bir şey görüyor olmalıydı. Kimi zaman yağmurdu hikâyeyi çileden çıkararak, gizlendiği yerden verebileceği tüm tedirginliği vermesine neden olan. Yağmurlu günlerde başınızı pencere camına yaslar ve suyun size söylediklerini dinlerdiniz, okurun da yaptığı buydu. Suyun söyledikleri hep hikâyeye dair oluyordu son zamanlarda. Doğanın hikâye yanlısı bu tavrına içerliyor, o delirmiş alarmı nasıl susturabileceğini bilmiyor yine de hikâyeyi okumuş olmaktan pişmanlık duymuyordu. Şarkılar taraflılıklarını en başından ilan etmişlerdi, ancak kulak tıkanabilirlikleri ile kontrol altında tutulabiliyorlardı. Şiir deseniz, gözü kara müttefikiydi zihnine çöreklenmişin. Ne durmayı ne susmayı becerebiliyordu; şiir aksini iddia ediyor olmasına karşın. Şiirlerden, şarkılardan kaçabilir doğayı görmezden gelebilirdi. Zihnindekini ne yapacağına ise karar veremiyordu.
Okuduğu en iyi hikâye değildi; eksikliydi ve anlatım bozukluğundan mustaripti. Biçimsizliğini görmezden gelen büyüklenmesi ise çileden çıkarıcıydı. Okuduğu en güzel hikâyeydi diğer yandan, soluğunu kesiyor, büyülüyor, dile istemsiz takılan bir ezgi gibi dilinin ucunda tatlı tatlı sızlıyordu. Zihninde çatışmakta olanlardan hangisi ilki, hangisi diğeri karıştırmaya başlıyordu. Yukarı çıkan ile aşağı inen yol, bir ve aynıdır’ı kabullenmekten başka çıkar bulamıyordu.
Hikâye(lere)ye yeni bir isim verdi: Biçimsiz.
İki biçimsizle birlikte sürdürdüğü hayata alışamayacağını düşünmüştü. Yanılmış. Yine. Kendini rutine dönüştüren çatışmanın arasında yaşamayı öğrendi. Ağaçlara, pencere camına vuran suya, inatlarına vurulduğu sararmış yapraklara döndü yüzünü yeniden; şiir ve şarkıya boyun eğmeye ahdetti. Biçimsizi neredeyse sevdi:
O eli bir yerde kolu başla bir yerde; bir ucu gökte diğer ucu belirsizlikte duygu gelip yüreğime oturduğundan bu yana, başkalarının “ düzgün”, “ doğru” ya da “ iyi” sıfatlarını kullanarak işaret ettikleri hiçbir varlığa tahammülüm kalmadı. Biçimsiz olana özel bir düşkünlüğüm yoktu, yoktu ama şekli şemaili olmayan gelip yerleşti içime, neden atmalı sorusunun cevabını bulamayınca kabullenişi çare gördüm, diye anlattı soranlara.
14 Ekim 2017 Cumartesi
İki Başına
Gölün kıyısındaki – öyle kıyıda ki neredeyse gölün içinde
gibi- küçük tahta masada karşılıklı, karşılıklı değil aslında, sandalyelerini
göle çevirmişler; her biri gölü kendi karşısına almış, oturuyorlar. Yüreği
Dağlanmış ile Zihni Bulanmış.
Oturmuş göle bakıyorlar. Su kıpırtısız gibi uzaktan; daha
yakından bakıldığında küçük çırpınışlarını içine yöneltip oynaşıp durduğu fark
ediliyor. Baktıkları bu mu? Suyun iç
oyunlarını seyre mi dalmışlar bilinmez ama birbirleriyle ilgilenmedikleri
açıkça görülebiliyor. Masada üç yudum alındıktan sonra unutulup soğumaya
bırakılmış iki çay bardağı duruyor ve kül tablası izmaritle dolmuş.
Buruşturulmuş sigara paketi kül tablasını ıskaladığından, masanın çirkinliğine
dağınıklık ekleme işlevini yüklenmiş. Hava yağacak gibi, kara bulutların
gölgesi göle düşmüş. Zihni Bulanmış sandalyesinde öne doğru eğilip,
dirseklerini bacaklarına yaslayıp iki eliyle yüzünü avuçlamış. Gölü izlemeye dalmış olduğu düşünülebilirse
de, gözleri açık değil aslında. Sudan karaya vuran esintinin zihnindeki sisi
dağıtabileceği umuduyla yarı uyur yarı bekler gibi. Zihninin karışmaya meyli yeni değil,
yatkınlığı oldum olasıydı ama bunca bulanmışlığı ilk. Şaşkınlığı düşüncelerinin
med-cezirli saldırısının şiddetine daha çok.
Zihnindeki savaştan yorgun, kendini buraya atıvermiş; avuçladığı
yanaklarından yayılan ateşi görmezden gelebileceği bir dinginlik bululabilme
umudu sürmekte. Ağzını bıçak açmayan Yüreği Dağlanmış’ın sessizliğini bir
armağan olarak minnetle kabulleniyor. Gözlerini açıp, başını belli belirsiz
ondan yana çeviriyor. Yüreği Dağlanmış, kendisinin aksine sandalyesine
yaslanmış, ifadesiz gibi görünen yüzündeki dinginliğin sahteliğini gizleyemeyen
gözlerini gölün diğer kıyısına dikmiş. Zihninden yola çıkıp dudaklarının ucunda
güçlükle durdurabildiği kahkaha her şeyi daha berbat bir hale getirirdi. Bir
gülüşü susturmanın kötülük olduğunu biliyor ama kimileyin susturmamak daha
büyük kötülük olurdu, diye ikna ediyor kendini. Biz ikimiz. Zihni Bulanmış ile
Yüreği Dağlanmış. İki başına. Bu üç yarım cümleyi peş peşe geçiriyor zihninden.
Yarımmış gibi görünen üç cümle. Biz ikimiz. Zihni Bulanmış ile Yüreği
Dağlanmış. İki başına. Bulanık zihni düşüyor aklına yine. Az önceki kahkaha
pusuda beklemekte biliyor. Kahkahayı
durmak için gözlerini kapatmaktan başka çare bulamıyor.
Yüreği Dağlanmış, yanındakinin verdiği mücadeleden habersiz,
göle bakmayı sürdürüyor. Tüm duyuları kalbine inmiş acıya odaklanmış, başka bir
şeyin ayırımına varacak durumda değil. Susuzluk hissi yeniden gelip oturuyor o
sırada ağzına. Diliyle ıslatıyor onu son günlerde sıkça yaptığı gibi. Acısının
inanılmaz bir susuzluk hissi verdiğini yanındakine söyleyecek gibi oluyor
ilkin, sonra sessizliği bozmanın manasızlığı fikrine, bir de onun zihnini daha çok bulandırma endişesi
eklendiğinden, vazgeçiyor. Suya duyduğu ihtiyaca takılıyor aklı çokça. Göle daha dikkatli bakıyor, aklına o dize
geliyor ister istemez: “ yüreğin orada işte, o fısıldayan suda.” Zihninin suyu zikretmesiyle birlikte bedeni
şiddetle arzuluyor onu; cayır cayır yanan ağzına dokunuyor parmakları
kendiliğinden. Sanki dağlanan yüreği değil de ağzı. Masadaki yarı dolu ve içindeki çoktan soğumuş
çay bardağına takılıyor gözü. Uzanıp eline alıyor ve dudaklarını ısısını
kaybetmişliğinden tatsızlaşmış çayla ıslatıyor bu sefer. Zihni Bulanmış gözünü
açıp ona doğru dönüyor. Yenisini istesene, diyor Yüreği Dağlanmış’ın yüzündeki
buruşmaya bakıp gülerek. Ondan gelen, ağzım kupkuru, dudaklarım yanıyor
cevabının üzerine, benim de yanaklarım alev alev, diyor. İlk kez gülüşüyorlar,
birbirlerinden utangaç bakışlarını gizlemeye gerek görmeden gülüşüyorlar.
Sessizliğin bozuluşundan cesaret alan Yüreği Dağlanmış, karşı kıyıdaki
ördekleri görüyor musun, diye soruyor. Karşı kıyıya hiç bakmamış olan Zihni
bulanmış, merakla çeviriyor başını o yana. Orada ördek yok, saptaması bakışları
tüm kıyıyı taramayı henüz bitirmemişken geliyor. Hangi ördekler, diye soruyor.
Yüreği Dağlanmış eliyle işaret ediyor, karşıda işte, diyor. Hafifçe öne
eğilerek daha dikkatlice bakıyorlar ikisi birden bu kez. Haklısın yok, gitmişler galiba, diyor üzgün
bir sesle Yüreği Dağlanmış. Zihninin var – yok karmaşasına dalmak üzere
olduğunu fark eden beriki, aceleyle, bir var bir yok işte bazı şeyler, diye
cevap veriyor. Görememek var olmayışa karar vermek için yeterli neden olabilir
mi, sorusunun zihnindeki keşmekeşe eklenmeye hazırlığının bilincinden paniği.
Bunu durdurmanın bir yolu olsaydı keşke, diye düşünüyor.
Acıya öfkeliyim, diye itiraf ediyor kendine Yüreği
Dağlanmış. Bunca susamanın, içindeki
ateş sönmeyecek hissiyle dolanmanın nedeni bu, diye düşünüyor. İçimde çifte
ateş var: acının ve öfkenin ateşi. Göle
düşen karanlığa bakıyor, yağmur indirecek diye düşünüyor. İndirsin.
Tek tük düşmeye başlayan yağmur damlalarından bir kaçı
yüzüne isabet edince gözlerini açan Zihni Bulanmış, başını önce gökyüzüne sonra
Yüreği Dağlanmış’a çeviriyor. Birbirlerine bakıp, tebessüm ediyorlar. Feci indirecek, diyor Yüreği Dağlanmış.
İndirsin, diye cevaplıyor onu. İndirsin, ateşe karşı su. Kalbe karşı düşünce. Var’a karşı yok. Hep’e
karşı hiç. Uyumsuzluğun bittiği bir dünya, her şeyin bittiği bir dünya
olacaktır; yani olmayacaktır, diyen huysuz adamı anımsıyor. Bulanıklığı geçer
gibi oluyor ilkin, ardından karşısında korku hissini kontrol edemediği yoğun
bir sis tabakasının zihnine hepten yerleştiğini fark ediyor.
Yağmur şiddetle iniyor nihayetinde. Birbirlerine bakıyorlar.
Oturalım, diyor Yüreği Dağlanmış. Yürüyelim, karşılığını veriyor Zihni
Bulanmış. Gökten ateşlerine hışımla inen suyun şiddetinin her iki seçeneği de aynılaştırdığını
fark ettiklerinde kahkahayı durdurmak için neden kalmıyor. Kalkıp göl kıyısı
boyunca, kendilerini ne ateşten ne de sudan sakınarak yürümeye başlamadan önce,
epeydir içlerinde tuttukları o cümleleri anımsıyorlar buruk tebessümlerine
eşlik etsin diye:
İki başına yürüyelim.
Adımlarımızın sessizliğine,
yürüyüşümüzün sessizliğine,
kafamızın sessizliğine eşlik ederek.
Ve
( sen ol ve olma yanımda)
…
Melek Ekim Yıldız / Mey
10 Ekim 2017 Salı
8 Ekim 2017 Pazar
Bükülmüş
Gün son soluğunu verecek gibiydi. Göğ’ün kıyısına inen
kızıllık, akla ancak serinleyebilmiş bir yaz akşamüstünü getirse de eylülün tam
dibiydi. Yerini bulmuş ve yerleşmiş bir oluşun varlığı, yadsınamaz ölçüde
hissedilir olmaya başlamıştı. Bir şey yerini bulmuş, yerleşmiş ve hep oradaymış
gibi kabullenilmişti. Bir süredir paçama yapışmış olan üzüntü de orada,
yerindeydi elbette. O da varlığı kabullenilmiş olduğundan “ bendendir “
denilerek sahiplenilmiş; o ne idüğü
belirsiz ben’e buyur edilmişti. Yazın sıcağını aratan bunaltı
hafiflemiş, akşama evirilen gün çekilirken ortalık bir parça serinlediğinden
hareket mümkün hale gelmişti. Oturmayı sürdürsem mi, kalkıp biraz dolansam mı
yoksa’dan başka sorusu olmayan zihnim, harekete hazır bedenimin hevesini
enikonu kaçırmıştı. Masanın üstüne, oturur oturmaz, sigarayla birlikte
çıkarılmış kitap, kapağı açılmadan öylece duruyor, bardaktaki çayın yarımlığı,
baktıkça, yüreğimi burkuyordu. Ne ağzımın ne zihnimin tadı kaldığını
hatırlattım kendime. Cılız bir karşı çıkış; bu böyle gitmez, toparla kendini
der gibiydi. Onu susturdum. Kendimde kendime dair hiçbir fikri olmayan o yan,
epeydir canımı sıkıyordu. Sahte umut ve neşe pompalamaya çabalayışları,
görüntüyü kurtarmaktan başka işe yaramayacak – ona sorsanız epeyce parlak –
fikirleriyle tahammül edilmez oluyordu. Sus dedim sus. Pısıverdi.
Gelen geçene bakar, oyalanırım diye düşünmüştüm buraya
otururken. Zaman geçer, zamanın geçişini hissetmezsem her şeyin biraz daha
yolunda olduğunu düşünebilirim. Oysa zaman damarlarımda dolaşan, dolaşırken
sıcağıyla yakan, ateşini nereden aldığını bilmediğim kaynayan bir sıvı nicedir.
Uykuda karabasan, bilinç halinde hesaplanabilir bir ağırlık. Zamanla hafifleyeceği
iddiası ise eski bir yanılgı. “Zaman Ben’de bir fay veya bir çatlak “ ! Zaman
kaybın, kaybedilenin ve kaybetmiş olmanın hatırlatılması. Belleğin gardiyanı
biraz da. Zamanın içinde bir şeylerin meydana gelmesi yerine, zamanın kendisi
meydana gelir, cümlesini yineleyip aynada kendine dil çıkarmak zamanı düşünmek.
Bendeki çatlağı oluşturanın ne olduğunu bilip, onu dolduracak malzemeden yoksun
olmanın üzüntüsü paçamda. Yürürken ayağımı sürüyorum ve zaman efendi biliyor
bunu. Yalnız o görüyor, gördüğünden biliyor, bildiğinden ateşliyor damarlarımda
akanı. Razı geliyorum, ne yapayım?
Akşam aniden inmişti. Sokaktaki kalabalığın azalacağı yoktu.
Yerimden kıpırdamayacaktım. Sokağa inmeye, inip tanıdık tanımadık yüzlere
bakmaya, bakmasam bakışlarımı yere dikmeye, ellerimi cebime sokmaya, küçük veya
büyük adımlar atmaya, bir bakkal bulup bir paket sigara istemeye, caddenin
karşısına geçmeye, geçerken gelip geçen araçları kollamaya, ağaçların
yaprakların hafif esintiyle titreyişlerini fark etmeye, kendimden uzaklaşıp
sonra yine kendime dönmeye mecalsizdim. Bardakta yarım bıraktığım çayı
tazelemekten bitap düşmüş garson “ kapatıyoruz” diyene kadar orada oturacak,
oturacak ve “ dönen Bir olsaydı işe kendinden ayrılmayarak başlardı “ diyen bir adamın bu dediğini düşünecektim.
Doğal bir yanılsama, esasında felsefi bir yanılsamaya dönüşür diye uyaracaktım
kendimi. Sonra garson gelip, kapatıyoruz diyecekti. İtirazsız kalkacaktım. Gece
ertesi günün “ hızlandırılmış tekrar”ına hazırlanırken eve doğru yürüyecektim.
Paçamda beni yavaşlatan üzüntüm, içimdeki bükülmüşü taşımaktan
bitkin yürümüştüm kalabalığı nispeten seyrelmiş sokakta. Ben’deki çatlak
genişledikçe genişlemişti o akşam.
Mey
3 Ekim 2017 Salı
SÖZÜN YAKINLARINA ULAŞMAK İÇİN ÇEKİNGEN VE SABIRLI BİR DENEME*
İlkin şaşırmama şaşırıyorum, ardından gözlerimi, küçükçe sayılabilecek,
kırmızı kabından istekle dışarı çıkmış o ayaklardan ayıramayışıma. Zahmetli.
Hafifçe öne eğildiğimde istediğim açıdan görebiliyorum onları ve o pozisyonda
kalmak dikkat çekebileceğinden, istemeden de olsa geriye yaslanıyorum arada
bir. İlgimi tümüyle üzerinde toplamış o ayakların kabı ayrı bir hikâye.
Kırmızısı öyle göz alıcı ki, dışarı çıkmış olmakla rahatlamış görüntüsü, akıl
almaz bir estetik duyarsızlığı vurguluyor, rahatsız ediyor ve hiç istemememe
karşın az sonra konuşmaya başlayabileceğimi haber veriyor. Başımı çevirip,
ayakların sahibine bakıyorum. Kendisiyle konuşma arzusu duymama yol açacak bir
yanı yok, kabından çıkmış ayaklarından başka bir neden vermiyor oturuşu bana.
İnsan neden bir belediye otobüsünde ayakkabılarını çıkarır ki, diye düşünüyorum,
üstelik bu kadar güzel olanları. Bu kadının yanına oturmuş olmak talihsizlik
besbelli.
Otobüsün durakta duruşunun sertliğini bahane ederek öne eğiliyorum yine.
Tırnakları muhafazakarca rakı beyazına boyanmış o ayakların, bunca kırmızı bir
ayakkabının içinde ne arıyor olabileceği sorusunu es geçmeliyim belki de.
Geriye yaslanıp talih hakkında düşünmeye başlayabilir; ayakları, kabını,
onların sahibesini zihnimden atıp, bu beladan kurtulabilirim. Bilirim bunları
yapabilmeyi. Muktedir olduklarımın bir çekiciliği yok oysa bende. Geriye
yaslanıyorum. Kadının ben yokmuşum, ilgim yokmuşcasına, aldırışsızca otobüsün
penceresinden dışarıya odaklanmış bakışlarına öfkelenmeye başladığımı bilerek
geriye yaslanıyorum. Benden yana dönmeli, mahcup gülümseyerek “ acıtıyorlar”
demeli ayakkabıları işaret ederek. Sormaya hazırlandığım tüm soruların
yanıtlarına sahip birinin bilgeliği olmalı gözlerinde. Aksi halde, bu hikâyenin
gideceği – gidemeyeceği ya da – yer kimi mutlu edebilir ki?
Kırmızı ciltli, el yapımı o defter aklıma düştü düşeli, hikayelerimi
yalnızca belediye otobüslerinde yazabiliyor oluşumun dayattığı bu yolculuğun,
hangi durakta sona ereceğini az çok seziyorum şimdiden. Öfkemin gerçek nedeni
bu sezgiyle ilgili olabilir. Kırmızı ciltli defter imgesi ve belleğimin ihaneti
el ele vermiş; düşünülmüş, ince ince kurgulanmış hikayelerimi biter bitmez
kaybetmeme neden oluyor. Bu durumsa daimî iç sıkıntısına ek olarak o deftere
ihtiyacımı giderek kocamanlaştırıyor.
Defteri bir yerde görmüş değilim, hatta varlığı bile şüpheli bu nesnenin
bende yarattığı tutkunun hastalıklı olduğunun da farkındayım elbette.
Farkındalığın olan’a gücünün yetmemesine de üzülmüyorum. Yapmam gerekeni yapıyor, her sabah ve akşam
bindiğim belediye otobüslerinde kimsenin okuyamayacağı ve tarafımdan düşünülür
düşünülmez unutulacak hikayeler kuruyor ve şiddetle o defteri özlüyorum sadece.
Biliyorum ki, her şey; düşünmek, duymak, kurgulamak, yazmak ve konuşmak bir
denemeden ibaret. Sabırlı ve çekingen bir denemeden.
Şimdi yanımda rahatlamaya çalışarak gerinen, kıvrılan, uzanan o çıplak
ayaklara bakarken hikayemi neresinden tutacağımı düşünüyorum. Kendisine ızdırap
veren ama muhteşem göründüğü için vazgeçilmeliğini ilan etmiş o kırmızı
ayakkabılara ve doğal olarak onların içindeki bedene yönelebilir hikâye. Ya da
o ayaklardan ve ayakkabılardan gözünü almayı beceremeyen şu saplantılı zihne de
gidebilir koşar adım. Kararsızlık içimi burkuyor ve zihnimim yenilgi bayrağını
çekmek üzere oluşunun sezgisi, deftere sahip olamamak, onu bulamamak kadar
canımı yakıyor. Yine de deniyorum. Hiç yapmadığım kadar zorluyorum hikâyenin
her iki biçimini de. Otobüs bir virajı gereksiz hız ve keskinlikle alırken,
bedenimle birlikte zihnim de savruluyor bir şu yanımdaki kadına bir öte
yanımdaki boşluğa. Bile isteye boşluğa
veriyorum kendimi ve anlıyorum. Bu hikâye yazılmayacak; bu hikaye de onlardan
biri olacak: kendini yazdırmayanlardan. Anlıyor, kabul ediyor, hiç ama hiç
üzülmüyorum. Bu otobüste işimin bittiğinin bilinciyle ilk durakta iniyor, evime
doğru yürümeye başlıyorum.
Eve ulaşır ulaşmaz masamın üzerinde beni bekleyen, yazılamayan veya
kendini yazdırmayan hikâyelerimi listelediğim yeşil ciltli defterimi açıyor,
gereken notu düşüyorum olabildiğince özendiğim el yazımla. Defteri kapatırken,
günün birinde kalemimden çıkan en güzel hikâyenin bu listenin kendisi olacağını
düşünüp, tebessüm ediyorum.
*Metnin başlığı Maurice Blanchot’un Yüceler Yücesi
romanındaki bir cümlesinden çekip çıkartılmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






