30 Mart 2016 Çarşamba

Köşe Başında...

Tedirgindik ve haksız da değildik. Her birimizi bir diğer insana şüpheyle yaklaşmaya iten, ötekinden iyi bir şeyin gelmeyeceğine enikonu inanmaya başladığımız günlerden geçiyorduk. Bundandır ki, daha önce fakına varmadığımız ayrıntıları dikkatle gözler olmuştuk. Elimizden lanet okumaktan başkasının gelmemesi çaresizlik hissini yükseltiyor; karamsarlıkla bezeli bir şüphecilik içinde günlerin geçip gitmesini izleyen varlıklara dönüştürüyordu hepimizi.

Ben’de

Örtü desem, değildi. Kalınca bir perdeydi belki. Işığı, ısıyı, geçebilse hoşnutluk duyabileceğim başka şeylerin de sızmasını engelleyen kötücül bir barikat daha çok. Varlığını ilk fark ettiğimde hain olduğunu düşünmüştüm, onu oraya kimin veya neyin koyduğunu meraktan önce. Sorma, sorgulama çok sonra geldi. Kötü ile karşılaşmanın bir tür andavallık yarattığı, o ilk şaşkınlık geçene dek anlamayı mümkün kılacak araçlara sahip olunduğunu unutturduğunu sağda solda duymuştum. Salt kötü’nün doğasına dair okuduğum onca şeyi unutmuş olmam bir yana ortada anlaşılabilir ve nihayetinde açığa çıkarılabilir bir nedensellik bağının konulabileceğini hiç akıl etmemiş olduğumu şimdi itiraf etsem neye yarar? Duyum, düşüncenin önünde engeldir, diyenler bir parça haklı bulunabilirler bu yüzden. İnsanı soluksuz, görüsüz, sessizlikle baş başa bırakanla kaplanmışlığımdan akılsız bir varlık gibi, orada öylece hareketsiz ve düşüncesiz kalışımdır, köşe başındakine rastladığım güne kadar olan bitenin nedeni.

Duyum ve Algı

Başkalarının yaşadığı gibi yaşıyordum süreci. Günden güne azalan umut, iyi bir şeyin gelmeyeceğine kesin inanç ve tüm bunların arasında günlük yaşamı sürdürme çabasıyla yorgundum. Sonra bir sabah, yağmur yağıyordu havası içeri dolsun istedim, pencereyi açtığımda onu gördüm. İlkin yalnızca gördüm. Gördüğüme dikkat etmeye başlamam için birkaç günün sabahının aynı şekilde yinelenmesi gerekecekti. O farkındalık sabahı, boşa geçmiş birkaç güne hayıflandım elbette. Adamı günlerdir o köşede dikilirken görüyor ancak gördüğümün anlamını düşünmek aklıma gelmiyordu. Fark etmenin handikabı, fark ettiğinizi yok saymanın olanaksız hale gelmesiydi. Ardından gelen günler boyunca, o köşe başında sabah 09.00, akşam 17.00 saatleri arasında dikilip, kaygılı gözlerle gelen geçeni izleyip elinde tuttuğu dosyaya bir takım notlar alırken, ben de aralık vermeksizin onu izlemeye başladım.

Köşe Başında

Yaptığını ciddiye aldığı her halinden belliydi. Mesaisini her sabah saat dokuzda başlatıyor, yaklaşık kırk beş dakikalık bir öğle arası veriyor ve akşamüstü saat tam beşte, görevini tamamlamışların rahatlığıyla oradan ayrılıyordu. Üstü başı düzgün, görünüşü dikkat çekmeyecek kadar ortalamaydı. İşlekçe sayılabilecek iki sokağın kesiştiği noktada, sırtını köşe başı binasına vermiş duruyor, izliyor ve not alıyordu. Gelen geçen birkaç kişinin dikkatini çekiyorduysa da, biraz da yaşanılan günlerin etkisiyle, kimsenin yanına sokulup orada ne yaptığını sorduğu yoktu.

Ben’de

Çağın bunalımının payıma düşen kısmını yaşadığıma ikna olmuş, hareketsizliği kanıksamış, ihtiyaç duyabileceğimi en aza indirgemiş günlerin birbirine eklenişinin peşine takılmış bir halden, dikkatini yeniden kazanmış birine dönüşmemi o adama borçlu olduğumun bilincindeydim. Bir süredir uzağı görmekte güçlük çektiğimden, gerçekte yüzünün neye benzediğine dair fikrim yoktu. Uzak gözlüklerinin işe yarayabileceği yakınlıkta durmuyor oluşu tekniği de çaresiz bırakıyordu. Her sabah uyandığımda, dışarı çıkacağımı, bir biçimde yakınından geçip gün boyu izlediğimin yüzünü zihnime kazıyacağımı söylüyordum kendime. Her seferinde ertelemenin yolunu buluyor; adamın yüzündeki bulanıklığa razı oluyordum.

Kavrayış

Yağmurlu günlerde, açtığı siyah şemsiyenin görüşümü kapatması canımı sıkıyor, aşağı inememenin acısı en çok o anda belirgin hale geliyordu. Kolunu bükerek üzerine yerleştirdiği dosyaya aldığı notlar merakımı kamçılıyor; oraya yazabileceklerine dair tahminler üretip duruyordum. Derken kentte üçüncü bir patlama oldu. Bulunduğumuz yere çok yakındı; kendimi evin arka odalarından birine atmadan hemen önce onun olduğu yerde çömelip kollarıyla başını korumaya aldığını gördüm. Dosyası kolundan kaymış, içindeki onlarca kâğıt sokağa yayılmıştı. Ses, koku en beteri de çığlıklar caddeye bakan pencereye yönelmeme izin vermiyor; sokakta bilinçsizce oraya buraya koşturan insanların ayakları altında ezilen üzerine kim bilir neyin not alınmış olduğu kâğıtların zihnimde canlanan görüntüsünün bildiğim en hüzünlü şey olduğunu düşünüyordum. Neden sonra pencereye gidebildiğimde, kâğıtlar gibi kendisinin de yerinde olmadığını göreceğimi tahmin ediyordum.

Köşe Başında

Her zamanki yerini alması için beş gün geçmesi gerekti. Sabahtı, tam saatinde geldi. Şemsiyesini binaya dayadı, dosyasını ve kalemini çıkardı. Yüzünü seçebilseydim, orada kendine, sokağa, sokaktaki insana, kente, tüm dünyaya olan güvenini yitirmiş çizgiler göreceğimi kurup aynaya baktığımda kendimde gördüğüm çizgilerle karşılaştıracaktım. O köşe başında ne yaptığına dair belli belirsiz bir fikrin oluşmasının nedeni bendeki çizgilerdi şüphesiz. Onun kadar yürekli olmayışımın temelinde, İnsanı soluksuz, görüsüz, sessizlikle baş başa bırakanla kaplanmışlığım yatıyordu. Bundandır ki, bendeki çizgiler daha derin, daha kıyıcıydı.

Ben’de

Örtü desem, değildi. Kalınca bir perdeydi belki. Işığı, ısıyı, geçebilse hoşnutluk duyabileceğim başka şeylerin de sızmasını engelleyen kötücül bir barikat daha çok. Çok sonra buna, ‘ suç tedirginliği ‘ adını verecektim. İçine, kendine kapanıklığın dışarıda olmaya hazırlananı besleyen bir aldırmazlığa dönüşmesiydi masumiyet fikrinin insanı acıyla gülümseten bir içi boşluğu anlatması. İtiraf et! Suçunu itiraf et sen de!

Eylemek

Adamın yapmaya çalıştığı şeyin, ‘ dünyanın çehresini değiştirmek ’ ile ilgili olduğunu kavramam zaman aldıysa da, o andan itibaren onu gözleyişime eşlik eden yanına gitme, tam yanı başında durma arzusu şiddetlenmeye başladı. İlk birkaç denemem, sokağa inmeyi zor da olsa başarma, çok fazla yaklaşmadan yakınından geçmekten öteye gidemedi. Beni fark edebildiğini sanmıyorum. Notlarına öyle derin dalıyor, gelip geçenle öyle dikkatle ilgileniyordu ki, durup izleyeni görecek durumda değildi. Yanına gittiğimde, ona söyleyeceklerimi defalarca kurdum. Yalnız kendi sözlerim değildi aklımdan geçirip durduklarım; onun vereceği cevapları hazırlıyordum zihnimde. Böylece her şey yolunda gidiyor, orada ne yaptığına bakma hakkı elde edebiliyordum. Kuramsal olarak hazırdım.

Köşe Başında

Şaşırmadı. Karşısındaydım ilkin.
Kimseyi suçlamıyorum, dedi. Başımı salladım. Kedere de gönül indirmiyorum, diye sürdürdü sözlerini. Yanına geçtim. Yanımda getirdiğim dosya ve kalemi hazırlarken, ben de diye cevapladım usulca. Dövüşmeden ölecek cesaretim yok, dedi bir süre sonra. Dönüp yüzüne baktım, anlaşılabilirliğinden endişeli gibiydi. Önemi yok, dedim. Bizi kapatanın çehresini az olsa yırtabilmekti o an önem taşıyan tek şey. Bunda anlaşmış gibiydik, o notlarına döndü. Ben ilk cümlelerimi yazmaya koyuldum…



Mey