13 Şubat 2016 Cumartesi

Köstebek…

Unuttum mu, unutuldum mu üstüne bir de, diye düşünürken, arada bir gelen o hafif temas hazza benzedi benzeyecek bir duyguyu zihne hafifçe zerk edip bir çuval inciri berbat ediyordu. Değil mi? Ama kendini ne kadar tutarsan tut; tuttuğun, ikna olmaya meylinin avuçlarının arasından yitip gitmesiyle oluşan boşluk oluyordu en nihayetinde. Beteri, dünya batıyordu gözlerinin önünde. Batmakla kalmıyor bir yandan da alev almış, yanıyordu. Batıştan geriye hafif bir esintiyle savrulacak küller kalacaktı, bu ayandı. Olanlar oluyorken, gözlerini diktiğin avuçlarının boşluğuydu tüm endişen. Bundan utanman gerektiğini söyleyen aklın sesi de yeterince huzursuzluk verici değildi. Nasılsa her şey şimdiden ibaretti; şimdiyi geride bırakacak olan henüz gerçekleşmemişti. O kadar da endişelenme, diye avutuyordun kendini. Var olan sadece şimdidir. Var olmayanın da sadece şimdi denen şey olduğunu söylediğimizde, zamanın akıl - dışılığı'na el sallıyoruz demektir, gibi cümleler kurup sahte bir rahatlamanın seni kollarına almasına izin veriyordun. Dünya batıyordu oysa. Göstere göstere batıyordu ve bir yandan da yanıyordu. Şanssızlık şuydu ki,  kışın soğuğu dünyanın bir de alev almışlığının kaygıya dönüşmesini erteliyordu. İnsan umut eşeleyen bir köstebekti senin gözünde. Sen de köstebeklikte fena sayılmazdın. Hayata bir gün daha eklemeyi mümkün kılacak umut parçacıklarını kazıp çıkaracağın yerlerin kokusunu almakta da ustaydın, diş ve tırnakla çıkardığını bir an içinde kaybetmekte de. Belki de dünya batmıyordur da, alt üst oluyordur sanını bir öngörü kabul ediyor; alt üste dönüştüğünde herkese yetecek umudun görünür olacağı fikriyle avunuyor ve avutuyordun çevrendekileri. Sözün bittiği yerlerdeki manevra kabiliyetin tornistanını garanti altında tutuyordu. Kalbinin aynı sevda nesnesine dönüp durmasının açıklaması da, dünyanın aslında batmıyor, yalnızca altı ile üstünün mütemadiyen yer değiştiriyor olmasıydı sana kalırsa.

Oysa dünya batıyordu, avuçlarındaki boşluğu umursamadan; o boşluğu dolduracak umudu günün birinde kazıp çıkaracağına inancını dert etmeden, batıyordu.

İnsan hazzı arayan bir köstebekti ayrıca senin nezdinde. Ondandır ki haz, kendini geriye çekip dönmeyecekmiş süsü verdiğinde kendine, sen de saflarına çekiliyor, döneceğinden adın kadar eminken kendini dönmeyişe hazırlıyordun. Daha büyük ve daha çok kaz. Elin boş dönmezdin avlanmaya çıktığında. Tırnakların kan içinde, dişlerin kökünden sızlarken ganimetine bakıp bırakıp gitmiş gibi yapan hazzın bulduğuna kayıtsız kalamayıp vakur bir edayla geri döneceğini bilmenin güveniyle gülümserdin. Gelmesi geciktikçe sıkılır, sıkıldıkça saf zamanı hissetmenin de az şey olmadığını kendine söyleyerek oyalanırdın. Sonra temas gerçekleşirdi. Bir çuval inciri berbat etti çıkışmanın sahteliğini nereye gizleyeceğini bilemeden kapıp koyuverirdin kendini. Dünyanın batış hızıyla doğru orantılı artıyordu temasın verdiği hazzın miktarı. Üstünde olduğumuzun altında kalacaksak günün birinde, birbirimizi bulmamız mümkün olmayabilir bir daha kaygısı, olabilirdi hazzı verenle alanın,  “ olabildiğince “ verme ve alma telaşının altında yatan. Alanın da verenin de aslında rızaları yokmuş gibi durmaları külliyen roldü; sahte olanı bilmenin ve anlayışla karşılamanın yatağında, med’in cezire ve yine cezir’in de med’e sevdası boylu boyunca uzanması vardı.

Dünya hala batıyordu oysa. Alevlerini savurarak, önüne çıkanı yakarak batıyordu. Kimsenin görmezden gelemeyeceği o batışı gözüne gözüne soktuklarında bir an için korkuya kapılıyordun. Derken içindeki köstebek cilveyle fısıldıyordu: Anka’sını doğuracak külü senden daha iyi kim bulabilir ki, telaş etme. Etmiyordun…


Mey