29 Temmuz 2026 Çarşamba

Katarakt

 En sevdiği “yaz yemeği”nin hazırlıklarına başlarken, yazı kışı mı kaldı artık her sebze her mevsim var diye düşündü. Biberlerin içini temizleyecek, ardından kabakları ince ince dilimleyecekti. Bunlar az yağda kızarırken, bol sarımsaklı domates sosu ayrı bir tencere pişmeye bırakılacaktı. Üstüne de süzme yoğurt ve bol kuru nane serpildi mi, enfes bir yemek olacaktı. Biberlerin gereğinden fazla çekirdeği vardı, buna sıkıldı nedense. Bırak şimdi çekirdekleri dedi, hem onlar çekirdek değil tohumdu. Pembe domates mi yoksa yumurta gibi olanlarından mı kararını da bırak. Peki, bırakalım. Bunu bırakalım, neyi tutalım sorusu biraz alay içeriyordu, alt dudağının kıvrılmasına bakılırsa o alay gizli değildi. Neyi tutacağı konusu sorun gibi görünen ama gerçekte sorun olmayan bir meseleydi. Tutacak çok şey vardı. Sorun hiçbirinin bırakılacak duruma gelmemesiydi. İçi sıkıldı yine, çareyi doğradığı kabakların inceliğine sevinmekte bulacak gibiydi. O kadar da değil, diye düşündü. Bu kadar basit olsa keşke! Zorluk, ertelemişliğin çokluğundan geliyordu. Çok fazla ertelemiş olmak. Uzunca görmezden gelmek. Üstünü örtmek ve görmeyi reddetmek. Suç mu bu, diye soracak oldu. Vazgeçti. Besbelli suçtu. Süslü bir suç, diye geçirdi içinden ve o anda kıkırdadı. İçimden gelmedi, diye itiraf etti. Süslemek geldi ama diye suçlandı bir yandan da. Üzerini kapatacağı örtüyü nasıl süslediğini ansıdı. Sırıtma, diye çıkıştı kendine. Madem bunca açık ettim, adına katarakt dediğimi de bilsinler diye düşünürken domateslerin kabuğunu soymaya başladı. Kabuklu domatese tahammülü yoktu, özellikle pişmiş olanına. Saklarken, örtmeye çalışırken bir yandan da eğlenmenin sakıncası yoktu, özenle süslemesi bu yüzdendi. Renklerin, desenlerin, kıvrımların işlevi buydu. Korunma esastı. Tıpkı yıkanmış biberlerin iyice kurutulmaması halinde kızgın yağda çatırdayıp sağa sola en fenası da tene sıçrayıp sıçradığı yeri yakmasına izin vermemek gerektiği gibi. Üstünü örttüklerinin de sıçraması iyi olmazdı. Üstelik sağa sola değil bana sıçrarlardı, düşüncesiyle hafifçe başını salladı. Onayladı önlemi, içini rahatlattı ve sarımsakları soymaya başladı. Yapacaklarını önceliklerine göre sıralarsa mutfakta geçecek zamanın azalacağını hesapladı. Öncelikleri belirlemek ve sıralamak hayatiydi. Üstü örtülmüş olanlara gelene kadar daha yaşamsal olanlar vardı. Tutacaksa bir şeyleri onlardan başlamalıydı. Ellerini yıkadı, kuruladı. Hazırlıklar tamam gibiydi. Dursun böyle, daha vakit var acıkmaya diye düşündü. O sıra kapı çalındı. Kargodur, diye düşündü. Kargo mudur? Niye endişelendiğini bilmeden kapıya yöneldi. Kargoymuş. Paketi masanın üzerine bırakıp balkona çıkmadan bir kahve iyi olur diye düşündü. Kahvenin köpüğü ona kataraktı anımsattı balkonda sandalyesine yerleşirken. 

Katarakt değil de “cehalet perdesi” adını vermeyi çok isteyeceğini düşündü örtüsüne. Ne var ki Rawls ondan çok önce kullanmıştı bu kavramı, üstelik Rawls’ın hedefi kendisininkinden farklıydı. Farklı ve daha akıllıca. Akıllıca ve kuramsal. Kuramsal ve iyi niyetli. 

Niyetim bozuktu, kabul. Kötü niyet demiyorum bak, bozuk niyet diyorum. Sartre’ın “kötü niyet”ni biraz içeriyorsa da tümüyle öyle değildi. Bildiğiniz “bozuk niyet”. Kim bozdu? Bu sorunun cevabı için örtüyü kaldırması gerektiğini biliyordu, pişman oldu sorduğuna. Ama bir kez sorulmuştu. Feci. Soruyu da örtünün altına tıkıştırabilir miyim acaba, diye düşündü kahvenin ilk yudumunda. Bu böyle uzar giderdi. Son ve acımasız soruya kadar yolu vardı. Hiç halim yok yollara filan, dedi açıkça. Hadi ağaçlara bakalım.

Ağaçlara her bakışında minnet duyuyordu. Dışarının sıcağından içeriyi koruyor olmaları bir yana, bakma anlarında ama gerçekten görme anlarında içindeki daralmayı durduruşları yeterdi. Her bir yaprağa ayrı ayrı bakmak için gereken o geniş zamanda hem bakışını temizliyor gibiydiler hem de tüm bozulmuş niyetlerinin gün görmesine geçit vermiyorlardı. Tamam. Ağaçlar ve kahve iyi geldi. Az daha soluklanmamış olsaydı hem Rawls’a hem Sartre’a bulaşacaktı en çirkef tarafıyla. Şimdi iyi, sakin. Öfkeyi dizginledi. Keyiflenmiş olacak ki kahve fincanını tabağa ters çevirdi. Şurada soğusun bakalım neymiş halimiz vaktimiz birazdan açık olur, dedi. Kapattığı hiçbir fincanı tekrar açıp içine hiç bakmadığını düşünmedi. Bazen yalnızca kapatmak yeterdi. Kapatmak ve hiç açmamak. Bak yine! Katarakta yeni bir kıvrım daha ekledik bugün de diyerek içeri girdi.

Kararında ısınan yağa kabakları ve biberleri birlikte atarsa, biberlerin daha sakin kalarak kızaracaklarını biliyordu, bu bilgiyi nereden edindiğini anımsamasa da. Yanında ne atarsanız atın biberler yalnız başına olduklarından daha sakin oluyorlardı kızarma esnasında. Sosyal etki mi? Saçmalama, dedi ama sırıtıyordu. Kabakların etkisi yetmemiş olacaktı ki biberler cazırdamaya ve etrafa yağı sıçratmaya başladı, bir damla kızgın yağ gelip kolunu yakınca az önce güçlükle sakinleştirdiği öfkesi kabaracak gibi oldu. İzin vermedi öfkeye öfkelenmeye. Derin bir nefes alıp hatırlattı kendine: fincan kapalı, ağaçlar yeşil ve esintili, katarakt sağlam. Çok sağlam.


Melek Ekim Yıldız