Varsa azade eski olandan,
ateşi düşürülmüş, rengi soldurulmuştan,
yozun yozu,
kirlinin temizlenmişinden, cesareti törpülenmişinden
lekesi dibe çökmüşünden,
olacaksa...
Ağzım dolu.
Bir hikayeyi kısaltmak, uzatmaktan zorsa...
En sevdiği “yaz yemeği”nin hazırlıklarına başlarken, yazı kışı mı kaldı artık her sebze her mevsim var diye düşündü. Biberlerin içini temizleyecek, ardından kabakları ince ince dilimleyecekti. Bunlar az yağda kızarırken, bol sarımsaklı domates sosu ayrı bir tencere pişmeye bırakılacaktı. Üstüne de süzme yoğurt ve bol kuru nane serpildi mi, enfes bir yemek olacaktı. Biberlerin gereğinden fazla çekirdeği vardı, buna sıkıldı nedense. Bırak şimdi çekirdekleri dedi, hem onlar çekirdek değil tohumdu. Pembe domates mi yoksa yumurta gibi olanlarından mı kararını da bırak. Peki, bırakalım. Bunu bırakalım, neyi tutalım sorusu biraz alay içeriyordu, alt dudağının kıvrılmasına bakılırsa o alay gizli değildi. Neyi tutacağı konusu sorun gibi görünen ama gerçekte sorun olmayan bir meseleydi. Tutacak çok şey vardı. Sorun hiçbirinin bırakılacak duruma gelmemesiydi. İçi sıkıldı yine, çareyi doğradığı kabakların inceliğine sevinmekte bulacak gibiydi. O kadar da değil, diye düşündü. Bu kadar basit olsa keşke! Zorluk, ertelemişliğin çokluğundan geliyordu. Çok fazla ertelemiş olmak. Uzunca görmezden gelmek. Üstünü örtmek ve görmeyi reddetmek. Suç mu bu, diye soracak oldu. Vazgeçti. Besbelli suçtu. Süslü bir suç, diye geçirdi içinden ve o anda kıkırdadı. İçimden gelmedi, diye itiraf etti. Süslemek geldi ama diye suçlandı bir yandan da. Üzerini kapatacağı örtüyü nasıl süslediğini ansıdı. Sırıtma, diye çıkıştı kendine. Madem bunca açık ettim, adına katarakt dediğimi de bilsinler diye düşünürken domateslerin kabuğunu soymaya başladı. Kabuklu domatese tahammülü yoktu, özellikle pişmiş olanına. Saklarken, örtmeye çalışırken bir yandan da eğlenmenin sakıncası yoktu, özenle süslemesi bu yüzdendi. Renklerin, desenlerin, kıvrımların işlevi buydu. Korunma esastı. Tıpkı yıkanmış biberlerin iyice kurutulmaması halinde kızgın yağda çatırdayıp sağa sola en fenası da tene sıçrayıp sıçradığı yeri yakmasına izin vermemek gerektiği gibi. Üstünü örttüklerinin de sıçraması iyi olmazdı. Üstelik sağa sola değil bana sıçrarlardı, düşüncesiyle hafifçe başını salladı. Onayladı önlemi, içini rahatlattı ve sarımsakları soymaya başladı. Yapacaklarını önceliklerine göre sıralarsa mutfakta geçecek zamanın azalacağını hesapladı. Öncelikleri belirlemek ve sıralamak hayatiydi. Üstü örtülmüş olanlara gelene kadar daha yaşamsal olanlar vardı. Tutacaksa bir şeyleri onlardan başlamalıydı. Ellerini yıkadı, kuruladı. Hazırlıklar tamam gibiydi. Dursun böyle, daha vakit var acıkmaya diye düşündü. O sıra kapı çalındı. Kargodur, diye düşündü. Kargo mudur? Niye endişelendiğini bilmeden kapıya yöneldi. Kargoymuş. Paketi masanın üzerine bırakıp balkona çıkmadan bir kahve iyi olur diye düşündü. Kahvenin köpüğü ona kataraktı anımsattı balkonda sandalyesine yerleşirken.
Katarakt değil de “cehalet perdesi” adını vermeyi çok isteyeceğini düşündü örtüsüne. Ne var ki Rawls ondan çok önce kullanmıştı bu kavramı, üstelik Rawls’ın hedefi kendisininkinden farklıydı. Farklı ve daha akıllıca. Akıllıca ve kuramsal. Kuramsal ve iyi niyetli.
Niyetim bozuktu, kabul. Kötü niyet demiyorum bak, bozuk niyet diyorum. Sartre’ın “kötü niyet”ni biraz içeriyorsa da tümüyle öyle değildi. Bildiğiniz “bozuk niyet”. Kim bozdu? Bu sorunun cevabı için örtüyü kaldırması gerektiğini biliyordu, pişman oldu sorduğuna. Ama bir kez sorulmuştu. Feci. Soruyu da örtünün altına tıkıştırabilir miyim acaba, diye düşündü kahvenin ilk yudumunda. Bu böyle uzar giderdi. Son ve acımasız soruya kadar yolu vardı. Hiç halim yok yollara filan, dedi açıkça. Hadi ağaçlara bakalım.
Ağaçlara her bakışında minnet duyuyordu. Dışarının sıcağından içeriyi koruyor olmaları bir yana, bakma anlarında ama gerçekten görme anlarında içindeki daralmayı durduruşları yeterdi. Her bir yaprağa ayrı ayrı bakmak için gereken o geniş zamanda hem bakışını temizliyor gibiydiler hem de tüm bozulmuş niyetlerinin gün görmesine geçit vermiyorlardı. Tamam. Ağaçlar ve kahve iyi geldi. Az daha soluklanmamış olsaydı hem Rawls’a hem Sartre’a bulaşacaktı en çirkef tarafıyla. Şimdi iyi, sakin. Öfkeyi dizginledi. Keyiflenmiş olacak ki kahve fincanını tabağa ters çevirdi. Şurada soğusun bakalım neymiş halimiz vaktimiz birazdan açık olur, dedi. Kapattığı hiçbir fincanı tekrar açıp içine hiç bakmadığını düşünmedi. Bazen yalnızca kapatmak yeterdi. Kapatmak ve hiç açmamak. Bak yine! Katarakta yeni bir kıvrım daha ekledik bugün de diyerek içeri girdi.
Kararında ısınan yağa kabakları ve biberleri birlikte atarsa, biberlerin daha sakin kalarak kızaracaklarını biliyordu, bu bilgiyi nereden edindiğini anımsamasa da. Yanında ne atarsanız atın biberler yalnız başına olduklarından daha sakin oluyorlardı kızarma esnasında. Sosyal etki mi? Saçmalama, dedi ama sırıtıyordu. Kabakların etkisi yetmemiş olacaktı ki biberler cazırdamaya ve etrafa yağı sıçratmaya başladı, bir damla kızgın yağ gelip kolunu yakınca az önce güçlükle sakinleştirdiği öfkesi kabaracak gibi oldu. İzin vermedi öfkeye öfkelenmeye. Derin bir nefes alıp hatırlattı kendine: fincan kapalı, ağaçlar yeşil ve esintili, katarakt sağlam. Çok sağlam.
Melek Ekim Yıldız
Sindiğim delikten çıkasım var,
sığındığın delikten başını uzatıp aran diye.
Ey yılan! Ey arzusu delici söz.
Ey karanlık bakış. Ve ey, dehlizinde kıvranırken dehlizimi özleyen bıçak.
Kapandı bak yaralarım. Yeni yaralara peşkeş bu ten.
Hazırla kendini....
MEY
Portakalı yedim. Böyle olacağı belliydi. Tüm akşam, meyve
kâsesinin içinde tek başına, ama varlığını her an hissettirerek süzülüp
durmuştu. Birkaç gündür kimsenin dokunmadığı, oradalığını ve tekliğini fark
etmedi, nerdeyse pürüzsüz yüzeyinden yayılan varlığını bir arzu nesnesine
dönüştürmediği portakal, o akşam gözüme görünür olmuştu. Tüm akşam boyunca
aklımdaydı, mutfağa gidip elimi uzatsam yeterdi. Gerisi bir meyve bıçağına
kalacaktı. Ama tek kalmıştı, evdekilerden birinin de isteyebileceği kadar tek.
Bütün akşam bekledim, uzanacak biri çıkacak mıydı, iştahla kavrayıp meyve
bıçağını çekmeceden çıkarırken “Portakal yer misiniz?” diye seslenecek, aksini
umarak “paylaşabilirim” diyecek biri olacak mı diye bekledim. Kimseden ses
çıkmadı. Bunu ben de yapabilir, meyve bıçağı için çekmeceye uzanırken
seslenebilirdim içeridekilere. Yapmadım. Uykusu gelecekti eninde sonunda her
birinin. Akşam uzadı, her zamankinden biraz fazla. Aklımda bitmesi gereken bir
dolu işin listesini evirip çevirdim, canımı sıkan bir film izledim, tükenişini
ertelemek için az az okuduğum bir romanın sayfalarında oyalandım, çay yerine
kahve demlemek akşamı bir an önce defetmek için cılız bir çaba gibiydi. Gün
indi mi, çay içilir oysa kahve değil. Kahve aydınlığın yarenliğinde iyi gider.
Kabuğun altından ne çıkacağından emin olmadığın tüm şeyler gibi portakal da
çekiciliğini gizeminden alıyor. Kabuk, beklentiyi iştahlandırır. İştahı
beklentiyle azdırır. İşin içine kurgu da girerse olabilir olan olması gerekene
dönüşür. Düş kırıklığının suçunu kabuğa atabilme olanağı güvende hissetme
yanılsamasını hazırda tutar. Kabuklu şeyleri sevmeyiz, kabuklu şeyleri tam da
bu yüzden severiz.
Portakaldan beklentim büyüktü. Sulu ve tatlı diye
varsaymıştım. İçimde bir yangın varmış da portakalın suyu çenemden akarken,
ateşi ehlileştirmek sonunda mümkün olacakmış gibi geliyordu. Akıllı uslu yersen
neden çenenden yapış yapış su insin ki? Kabuğu soymayacaktım, bunu biliyordum.
Dik tutup dörde bölecek, az önce çeşmenin altında soğuttuğum kabuğunu
kendiliğinden bir kaba dönüştürecektim. Dikey kesilmişi yatay tutacak, posası
kalana kadar suyunu içime çekecektim. Sıra posaya geldiğinde dişlerimi takıp
bir ucundan diğer uca kadar sıyıracak ve uzun uzun çiğneyecektim. Bunu her bir
parça için tekrarlayacaktım. Bu fikrin heyecan verici olmasının, uzun zamandır
başka bir şey için böyle bir heyecan duymamış olmayı, şimdilik düşünmemeliydim.
Zavallılık anısı istediğim bir zaman için köşede tutmanın sakıncası yoktu.
Bekledim. Beklemeyi severim. Beklerken büyüyen şeyler kadar
küçülen şeyleri izlemeyi de. Bir şeyler büyür, gözünü dikip bakarsın. Nasıl da
uzuyor ve genişliyor. Genişliyor ve uzuyor. Uzayan ve genişleyen şeylerin
içinde bir şeyler küçülmeye başlar. Önce fark ettirmez azalış kendini.
Genişleyen ve uzayan şeylere odaklanmışken daha az yer kaplamaya başlayanları
ayırt etmenin de başladığı bir an gelir. O anda çoğalan ve azalan kendini
apaçık sunmuşken sana, işte tam o anda beklemeyi bildiğin için beklemeyi
sevmenin zorundalığı nefesini keser. Yeterince beklersen çoğalırken azalırsın.
Yarın birinin soracağı tutabilir: “Burada bir portakal
vardı, kim yedi?” Bu gece sorulması gereken sorunun yarın sorulmasının soranda
da sorulanda da gereksizlik hissinden başka bir getirisi olmayacaktır. Gece
gece gözüme takıldı, canım çekti. Paylaşacak kimse de yoktu ortalıkta.
Portakalı yedim. O kadar. Konu kapanmıştır. Hiç fena değil. Bu faslı kapatalım.
El ayak çekilince hemen mutfağın yolunu tutmadım. Uzatmayı
severim. Meseleleri, duyguyu, özlemi, tartışmayı, zevke varacak yolu. Birkaç
sayfa daha okudum, birbirine girmiş örgü iplerimi düzenledim, yarım bıraktığım işlere
bakındım. Birkaç sigara tüttürdüm. Zamanın geldiğini söyleyecek sesi bekledim.
Söylemiştim, beklemeyi severim.
Akşam boyunca zihnimde dolanan kurgudan bir dirhem taviz
vermedim, harekete geçme zamanı gelince. Çeşmenin altında uzun uzun yıkadım
ovuşturarak. Meyve bıçağını elimde tarttım. Yaprağından koparıldığı kısmı üste
gelecek şekilde tutup haşin bir bıçak darbesiyle başladım işe, haşin deyince
bana bir gülme geliyor ama o başka bir hikâye. Önce ikiye, sonra dörde. Yarım
ay gibi görünüyor parçalar bir tarafından bakınca. Anneannem “somurmak” derdi.
“Portakalı öyle somurma çocuğum, ayıp!”
Sulu ve tatlı. Memnunum. Çenemde yapışkan tatlılık. Buna da
memnunum. Az daha yıkamayacağım, kalsın öyle. Dudaklarımda hafif bir sızı,
asitten. O sızıyı sevdim, sevdiğin kitaplardan söz eden bir kitap okumak
gibiydi. Sevinçli sızı.
Portakalı yedim. Böyle olacağı belliydi. Genişleyen ve
uzayan şeylerin içinde azalana bakmanın sızlattığı gözlerimi ovuştura ovuştura
uyumaya gidebilirdim. Gitmedim, biraz daha sızlasın.
Mey
“ Ben rastgele bir kederliyim.”
E. M. Cioran
Her şeyi bıraktım. Her şeyi bir bir bırakırken, boşluk beni
yutmasın diye tutunacak başka “her şey” yaratma çabasına girecek gibi olduysam
da – bunun naçar kalacağını bildiğimden- tutunmasam da olur, dedim. Uçurum da
sana bakacaksa ne gam! Uçurumun kimseye – gözünü dikip şöyle – bakmayacağı
içime doğuyordu, bilmezden geldim. Temaşa olasılığı iç gıcıklayıcıydı,
olasılığı sezgiye tercih ettim.
H A Fİ F L E M E A R Z U S U
Yerim dardı. Göğsümü sarmalayan kafes küçük, zihnim çer çöple
dolu, dilim laf salatası karmaşasıyla tıklım tıkıştı. Çokluktan yokluk,
varsayımdan bilgi, söz’den samimiymiş gibi görünen hissiyat üretme yetisi
yüzünden ıvır zıvırla doldurmuştum kendimi. Yer aç, dedim. Yer aç, nefes
alamıyorum. Eteğimdeki taşları bıraka bıraka yürüyecektim. Yolu yoktu. Uçurum size
bakmıyorsa gerçekte, ha kendinizi atmışsınız ha kirli çıkınızı boşaltmışsınız. Fark
etmezdi, değil mi?
B O Ş A L T M A N I N
T R A J İ K O M E D İ S İ
İlkin söz’ü bırakırım sandımsa da atık, “an”lar oldu. An,
söz’den ağırmış meğer. Bir yaprağın savruluşu, o damlanın saça konuşu, rüzgârın
tene değişi, sokağa düşmüş ağaç gölgesi, kıyıya vuran suyun mırıltısı, bir
cümlenin seni kilitleyişi, uzun süren bilememe halinin aniden çözülüp dağılışı,
göğsünde bir sıkışma sonra patlayacak gibi hadsiz o genişleme, soluğunun kesilişi,
çığlığın boğazına düğümlenişi, rüyanın uykuya mıhlayışı, bir temasın zihnine
çentik atması. Hepsini bir kalemde bıraktım. Hafifledim mi? Eh, biraz. Yine de
hala ağır sayılırdım; var’ın yerine yok koyulamayacağını bildiğimden boş’a
sarıldım.
A N ‘D A N S O N R
A A Ç I L A N Y E R
Çift aşamalı temizliği -
önce yağ bazlı, ardından su bazlı – öğrendim. Sonra toner ve esansı.
Ardından çeşit çeşit seruma döktüm cüzdanımda ne varsa. Daha ileri gitme, dedim
kendime. Ama duracak gibi değildim. Doğal kozmetik yapma kursuna yazıldım.
Çevrimiçi derslerde kameramı kapatıp hikâye okudum. Sınavı geçip, sertifika
aldım. Eeee, bir şey yap madem, dediler. Avokado çekirdeklerinden yağ yapıp
sağa sola dağıttım. Yüzünüze sürün, saç diplerinize de iyi gelir bilgisini
ekledim. Yağ meselesi çok da idare etmedi gerçekte. Yerim hala dardı.
D A H A B O Ş’
A D O Ğ R U
Yer açmak şarttı. Söz’den kurtulurum bu sefer artık diye
düşünürken zaman girdi devreye. Zamanı atmak, atıp ondan kurtulmak kolay değildi.
Zamandan kurtulmak; önce’den, şimdi’den, sonra’dan kurtulmak bir hayli
hırpalayacaktı, belliydi. Ne sonraydı, hangisi önce olmuştu, şimdi neler oluyor
derken bir boğuşmadır başladı. Zamanla ilgili her ölçüye sıkı sıkı tutunmayı
çare bildim. Çizelgeler, zaman planlamaları yaptım alt dudağımı kemire kemire.
“ S A D E C E B İ Ç
İ M L E R İ N P A R O D İ S İ N D
E Y A Ş A Y I P G İ T M E K”
Bir tuhafiyenin önünden geçiyordum. Rengârenk ipler yığılmış
kapının önündeki sepetlere, içerisi şenlik yeri gibi. Bir dolu kadın. İpler,
düğmeler, boyalar, adlarını bilmediğim bir dolu malzeme. Dürtülüyordum. Acaba,
dedim. Acaba mı? Elime almışlığım yoktu örgü şişi, örgü ipi filan. Nasıl yapılır,
onu da bilmem. Olur mu, dedim. Olur dedim, girdim içeri. Çok renk var. Attığım,
boşalttığım, boşaltmayı arzuladığım her şeye karşılık gelecek bir dolu renk.
Tek tek dokundum yün, penye, merserize iplere. İp seçen kadınlara verdim
dikkatimi. Bir ikisini gözüme kestirip neye el attılarsa ona uzandım. İplerin kalınlığı,
yumuşaklığı, şişlerin numaraları varmış. Elime geçeni attım sepete. Gülüyorum
kendime içten içe. Kız ne yapıyorsun, sen ne anlarsın, ne becerebilirsin?
Eve koştum. Döktüm yere ipleri ve diğer malzemeleri. Karşılarına
geçip uzun uzun izledim onları ve ellerimi. Söz akıtan eller, bunlarla ne
akıtır diye sordum. Ne şiş tutmayı bilirsin, ne ilmek atmayı ne de gerisini
getirmeyi.
Yazıp silmeyi bilirdim. Farkı yok, dedim. Örüp sökersin.
Penelophe geldi aklıma. Anımsayışın ve unutuşun tülünün kadını. Özendim tabi.
Özen, inadı getirdi. İnat hırsı, hırs unutuşu, unutuş parodiyi…
N İ Y E T İ İ Y İ D
E N İ Y İ Y E B O Z M A K
Sıra söz’e gelmiştir artık umuduyla bakınınca sağa sola, müziğin
yittiğini gördüm şaşarak. Zihnimin durmaksızın söylediği şarkılar gitti,
şarkıların beni boyadığı renkler soldu. Umursamadım. Şarkısız ve renksiz de
olurdu. Boş’a koşuşumu sürdürdüm.
Y Ü Z E Y S A R H
O Ş L U Ğ U
“Şeylerin kendisinden değil, şeylere yüklediğin anlamdan”
söz eden Stoacı bakışı tersine çevirip eşyaya döndüm yüzümü. Eşyanın kendisine.
Düzenli AVM ziyaretleri, markalar, indirim takipleri, kullanıcı yorumları,
biter bitmez akıldan silinip giden filmler, parfümler, ayakkabı ve çantalar.
Kadınlardan gelecek iltifatları kovalamalar. Neredeyse başarmıştım.
P A R I L T I L I B
U D A L A L I K
Ruhsal yönden yoksullaşanlar kendi cennetleri olan o cehenneme
sevinçle dalarlar, diye yazmış Adorno Minima
Moralia’da. “Parıltılı budalalık”
diyor buna. Yakında okudum. Okurken, “Aaaa, ben buyum” demekten kendimi
alamadım. Arka sayfada beni güldüren ifade: Tat
Twam Asi: Sen busun!
İtiraf et, dedim sonra. Boş, yüzey diye tutturuyorsun ama
hala seni gerçekten söz gülümsetebiliyor. Neden itiraf edecekmişim? Etmedim
tabi. Yerim dar.
MEY
Hangisiyle başlayacağıma, üçünün de ilk cümlesini okuduktan sonra karar verecektim. Yaşadığım kararsızlığa çözümüm buydu. Dakikalardır üçünü evirip çeviriyordum. İsimleri cezbediciydi, birinin de yazarı bildikti. On saat süren yolculuğun ardından aylardır kapalı olan evi açmanın yorucu çabasıyla o ana kadar hiç oturmamıştım. Evi ilk açışımdı. Yıllardır ya annem ya da kız kardeşimin işi olmuştu bu; temizlik, düzen, yerleşme çoktan bitmiş olurdu geldiğimde. İlk kez bu mevsimde buradayım. Nisan ortası. Bitkiler yeşermiş, yeşermekle de kalmamış çiçeklenmiş, çiçeklenmekle de kalmamış kokarmış. Her yerden baş döndürücü kokular geliyor. Limon çiçekleri ayrı kokuyor, ıhlamurlar ayrı. Melisa ve yaseminler desen sarsıcı bir koku yayıyorlar. Buna sevinmeye çok vaktim olmadı başlangıçta çünkü evin içine girmek gerekiyordu. Veranda mobilyaları salonun içinde üst üste. Onca yolun ardından elzem olanları dışarı çıkarıp, yine elzem olan yerleri temizlemek vakit aldı. Çay demlendi. Kokudan söz ettik durup durup. Kitapları çıkardım sonra. Üçünü de. Yorgunluğum gözlerimde sızıldanıyor. Yine de üç beş sayfa da olsa okuyacağım. Kararsızlığım bedenimin bahanesi bence. “İlk cümle” böyle aklıma geliyor. Hangi ilk cümle koku alma duyumumun sarhoşluğunu ezip geçerse onunla başlayacağım. Birini elime alıyorum. İlk cümlesi bir Paul Eluard dizesi. Başlangıç alıntısı yapmış. Bu sayılmaz. Diğeri, doğrudan bir mektup girişi. Geç kalma durumu üzerine. Tam zamanında tam olmam gereken yerdeyim ben. Üçüncü, yazarı tanıdık olan, tanımanın verdiği sıcaklıkla avantajlı gibi. İlk cümle de ilk cümle ama. İkinciye geçmesen olmaz türünden. Denizin kokusunu alamadığımı fark ediyorum o anda. Yakınına gitmek gerek. Gün ışısın deniz, diyorum kendime. Şimdi gece ve ikinci cümle zamanı.
Zor geçen ayların ardından buradayım. Benden çok daha zor şeyler yaşayanlar oldu bu süreçte. Onları düşününce kendi yaşadıklarıma zor demek, utandırıyor. Evini, şehrini kaybeden Gönül mesela. Hala ışıl ışıl gözleri. Üniversite yıllarında çok yakındık. Sonra okul bitti, uzaktık. Yıllar sonra, yazdığım ders kitaplarından biri eline geçince yayınevi aracılığıyla bulmuştu beni. Telefonlar, buluşmalar, gidip gelmeler başladı. Gönül, çok güzel “canım” der. Yaşadığı onca acı ve yıkıma rağmen hala “canım” derken çok güzel. İlk ona sormuştum Yasin’i birkaç yıl önce. Sonra bölümden arkadaşlar bir buluşmada usulca yanaşıp her birine sordum: “Yasin’i hatırlıyor musun?” Gönül de diğerleri de Yasin’i hayal meyal hatırlıyor ama hiçbiri onu tanımıyor. Vardı öyle biri, değil mi diyorlar. Bir ara hep senin etrafındaydı. Ses etmiyorum. Vardı tabi.
Geçende Gönül ve Mehtap’la otururken, Mehtap’a sordum bu kez. Bir yıl önce de sormuştun, dedi. Ne yapacaksın bu Yasin’i. Ona bir şey demem lazım. Yasin’e o çok önemli şeyi söyleyemezsem, sonradan çok önemli olduğunu anladığım o şeyin ciğerime batışına dayanamayabilirim. Aradın mı peki onu, diye soruyor Mehtap. Çok mantıklı bir soru elbette. Hiç aramadım sadece onu tanımamış insanlara soruyorum: Yasin’i gördün mü? Neler yapıyor biliyor musun?
İlk cümleyi okuduktan sonra ikincisi için kendimi tutuyor oluşumun Yasin’le bir ilgisi olduğuna eminim. İlk harfi görmemle soluğumu tutmam bir oldu. Gönül bilmeden biliyor gibiydi. Mehtap’ın bana bakışındaki merakı görür görmez, “Yasin’e bir şey yaptı bu” dedi beni göstererek. Reddetmediğim gibi kabul de etmedim.
Eluard alıntısı, girizgâh için fena olmayabilir. Limon çiçeği kokusu kadar keskin. Geçmişte alınmış bir yaranın içine parmağını daldırır gibi cüretkâr. Yasin’i aramayıp sormayı sürdürmeme benziyor. Belleğimde bir delik açtım ve parmağım hep orada.
Sakladığım bir görüntü var: Atatürk Bulvarı’nda yürüyoruz. Gülüştüğümüzü ben kuruyorum muhtemelen. Bu öyküyü okusaydı caz dinelemeye gidişlerimizi, caza düşkünlüğümüzü de Yasin anımsardı. Bu şarkı çalıyorken kıkırdayamazsın, demiş miydim ona diye düşünür ama emin olamazdı.
Gönül’e anlatsam beni paylar. Okul günlerinde de sık sık
yapardı. “Canım” derken, deyişinin güzelliğinden habersiz “kendine gel, canım”
derdi. Kendimden epeyce uzak olduğumdan o günlerde Yasin’den söz etmemiştim
ona, paylanmayı çok fazla hak ettiğimi de biliyordum. Derken bizi görmüştü ders
çıkışı. Ne oluyor der gibi bakmıştı, oralı olmamıştım. Yasin çok güzeldi, ben
ise düşüncesiz bir deliydim. İkinci cümleyi okumaya direnmekten daha acımasız
olan onu yazmış olmak, diye düşünerek kendimi kurtarabilirdim belki. Gözüm hala
ilk cümlede. İkincisinin ilk sözcüğü ödümü koparıyor. Melisa koku salıyor o
esnada bir imdat gibi. Saate bakıyorum, gece ilerlemiş. Gönül’ü arasam diye
kuruyorum. Gönül, desem ikinci cümleyi okuyamam. Gönül’ün uykulu sesi “ ne
oluyor canım bu saatte” diye kınasa beni. Aldırmasam. İkinci cümle, desem.
Gönül, “ canım geç oldu, git yat” derdi. Uysallaşsam. Sözünü dinlesem. Yatağa
giderken beni sarsan yasemin kokusuna söylerdim: İkinci cümle adımla başlıyor.
Melek Ekim Yıldız