Kaç kişi olduğumuzu soran olsa söyleyemem. Saymamıştım. Sayacak durumda olsaydım bile sayma gereği duymazdım. Rastgele bir kalabalıktık işte. Zorundalığın bir araya attığı, mekânın darlığı yüzünden birbirine sokulmaktan başka çaresi olmayan bir avuç yağmur kaçağıydık. Birbirine dayanmış yabancılardık; kimimiz geciktiğimiz için daha fazla ıslak, kimimiz eline çabuk olduğundan biraz daha kuru.
Birden indirmişti, doğru. “Birden indirdi,” dediğinde biri, doğruyu söylüyordu. “Hava durumunda göstermiyordu,” diye hayıflandı bana daha yakın duran. Düşündüm, hava durumunu kontrol etmemiştim; hiç etmezdim, fikrim yoktu. Daha yakın duranın garantici biri olduğunu düşündüm o sıra. Her gün hava durumunu kontrol ediyor olmalıydı, on günlük tahminlerden de haberdardı muhtemelen. Garantici mi kontrolcü mü, diye düşündüm yine. Ne gereği varsa? O sıra gökten bir gürleme patladı, bir kaçımız sıçradık olduğumuz yerde. Aman be, diye bir ses yükseldi. Kızıyor muydu yoksa hayıflanıyor muydu, çıkaramamıştım o “aman be”den. Bu da gereksiz bir meraktı. Yağmurun etkisi olmalı diye düşündüm. Bilgisine sahip olmanın herhangi bir sonucu olmayan şeyleri merak etmeye başlamak ancak yağmur altında mümkün olabilirmiş gibi geliyordu bana. Bu sonuca geçmiş yağmurlu günlerimin deneyiminden varıyordum. Ne zaman indirse bende öncesiz merak hali peyda olurdu. Bu arada altına sığındığımız durak giderek kalabalıklaşıyordu, her an başka bir ıslanmış daha dahil oluyordu aramıza ve her seferinde yeni ıslanmışa yer açmak için bir iki adım geri çekilmek gerekiyordu. Sırtım durağın kirli ve soğuk camdan duvarına dayandı dayanacaktı artık. Soğuk anlık bir katlanış gerektirecekti ama kirlenme duygusu darlanmaya neden olacaktı. Başa gelen çekilir. Veya çık yağmura, dur altında veya koşmaya başla kaçabilmek mümkünmüş gibi. Hangi yağmurlara meydan okunmaz öğrenmişliğimden olduğum yerden kıpırdamayacaktım. Gök patladı yeniden. Durakta bir dalgalanma oldu, nihayetinde sırtım soğuk cam duvara yapıştı, sen ne zaman yağmur korkağı oldun sorusu kalın camın buz gibi yakıcılığının kaçınılmaz sonucuydu. Şimdi olmuştum.
“İki saati var daha,” diyor biri. İki saat mi? Sesler yükseldi, ne iki saat mi diyenler, olur mu ama böyleler, n’apsak diye soranların sesleri birbirine karışırken sırtım yerine dönüp yüzümü cama yapıştırsam diye aklımdan geçirmeye başlamıştım. Dönebilsem. Şimdi dönebilsem. Parmaklarımı olabildiğince açıp cama dayasam, kire aldırmadan alnımı soğuk cama yaslasam, durağın ardındaki ağaçlık alana kilitlesem bakışlarımı, suyun yere düşüşünü, düşerken gölleşmiş birikintilere sıçrayışına dalıp gitsem mesela. Bunu şimdi yapsam, daha fazla beklemesem, suyun suya değişiyle büyülensem bir de. Çok insan var, çok ses var. Midem ağzımda.
“Torunu okuldan alacaktım,” diyen yaşlıca kadının sesiyle kopuyorum şimdi arzumdan. Bana diyor galiba. Dönüp bakıyorum kadının endişeli yüzüne, kaygı ıslak saçlarında titriyor. Ne desem, şimdi ona nasıl bir teselli versem bilemiyorum. Merak etmeyin en azından kapalı bir yerde, öğretmenleri vardır yanında bir şey olmaz, yağmur da çok sürmez, durur birazdan zaten, gibi cümleler geçiyor aklımdan. Aklımdan geçeni söze dökemiyorum.
Aklımdan geçenleri söze dökemeden geçirdiğim zamanların anısı üşüşüyor o an. Şimdi olmaz! Hep böyle dedimdi kendime. Şimdi olmaz! Söze geçit vermeyen, sözü ketleyen bir şimdi öcüsüyle korkuttumdu kendimi. Korkmaya ikna olmuşluğumla susmayı bir beceri olarak görüp, aferinlere boğdumdu kendimi. Değerini yitirmiş övgüyle bir durağa sıkışıp kalacağım aklıma gelmezdi.
Duracak gibi değil. Yağmur da durağa sığınanların artışı da. Laflamalar da başladı. Şikayetler, sızlanmalar, şemsiyesiz çıkmanın pişmanlıkları, yabancı bedenlere değmenin ve onlar tarafından temas edilmenin utancı giderek belirginleşen bir kokuyla sarmalanmamıza neden oluyor. Islak giysilerden yükselen kokuya benziyor ama benzemiyor da bir yandan. Üşümüş bedenlerin titreyişleri artıkça koku da kesinleşiyor. Yanımda yöremde sıkışmış insanları rahatsız etmeden cama yüzümü dönmeye girişiyorum. Şimdi döndüm döndüm, diye düşünüyorum. Torunu bekleyen kadını azıcık ittirip, sırt çantası omzuma dayanmış genci uzaklaştırarak yan dönmeyi başarıyorum. Şimşeğin çakışı durağı hareketlendirince bir daha girişiyorum dönmek için yer açmaya. Gök bir daha patlıyor o sıra. Yüzümü cama yapıştırıp, hadi bakalım şimdi yağ, diye fısıldıyorum.
Melek Ekim Yıldız
