6 Kasım 2016 Pazar
Yarım Diyalektik...
Duruş
Seyreltilmiş bir sızı gibi,
dümdüz - çok düz -,
hem tavizsiz
bir kıpırtısızlık.
Oluş
Sızıyı boş verip
yaraya abanmış devinim.
Söz'le - çok söz -,
hem mırıldanan
biraz da haykıran.
Oluş ve Duruş
Antitez'e
vurgun
tez.
Akış?
Oldum olası müstehzi...
Mey
27 Ekim 2016 Perşembe
Yanılsamanın Kırmızısı…
“Gerçeklik, yanılsama olduğunu
unutmuş yanılsamadır.” J. Derrida
Yanılsamanın bilgisi oracıkta duruyordu fakat onu görecek
halde değildi; çünkü Made İn Heigthts’i dinlemeye dalmıştı. Müzik odada
yükseliyor, görüşü örtecek bir kaplanışa dönüşüyordu. Bir tür sisi andırdığını
düşünmüştü. Düşünce kendi rotasından çıkıp bu sisin içine gizlediği bir şeyin
peşine düşecek gibiydi. Gündeliğin ortasına aniden düşen ayrıksılık; ertesi gün
yapılacakların planlanmasına sert bir sekte vurmuştu. Şarkıyı ilk dinleyişi
değildi elbette, öncesinde de defalarca okumalarına, masa başı işlerine, kısa
yolculuklarına, mutfağının telaşına eşlik ettiği olmuştu. Ama sis. Yok,
kaplanış. Her neydiyse, işte bu sis / kaplanış yeniydi. Başka neyin yeni
olabileceğini anlamak için etrafına göz gezdirdi. Çıkrıkçılar Yokuşu’ndan
alınmış ve yenilenmiş küçük çalışma masasının üstündeki, sıcak bardakların
sorumlu olduğu, bir iki leke gördü. Canı sıkılacak gibi oldu, yıllardır yükünü
taşımış olana özensizliğine. Az kahır çekmedi bu masa diye hakkını teslim etti.
Üstüne ne yüklediyse taşımıştı. Nesnenin yükünü kat kat aşan, can yükünü de
gıkını çıkarmadan üstlendiği olmuştu. Gözü kitaplığa takıldı, kitaplara ek
olarak epeyce bir ıvır zıvır da duruyordu sağında solunda. Belleğin
kendiliğinden yok edeceklerinin unutulmamasını garanti altında tutmaya
yarayacak nesnelere baktı. Başkalarının verdikleri, kendisinin anlam
atfettikleri, anlamı kalmamışları, anlamını unuttukları. Tek tek sınıfladı. Ölçtü
biçti. Sisi / kaplanışı mümkün kılacak bir şey bulamadı. Pencereyi örten tül
perdeye baktı. Etekleri hafifçe titriyordu. Şarkı yüzünden odayı kaplayanın
tedirginliği kadar belirsizdi titreyişleri. Kiminde iç’im gibi, diye düşünecek
oldu. İzin vermedi kendine. Kapıp koyvermenin alemi yoktu. Duvarda asılı
resimler. Anlamı çoktan teslim edilmiş; ilk günlerinde hevesle izlenmiş ve
nihayetinde bulundukları yerdeki varlıkları kanıksanmış imgeler olarak
duruyorlardı durdukları yerde. Kısa araştırmasından eli boş çıktı. Böyle olacağı
baştan belliydi de, akılcı yanını tatmin etmeden öteye, aklın ötesine
uzanamayacağını, müziği durdurmanın faydası olmayacağını bildiği gibi
biliyordu.
Yanılsamanın bilgisi yanı başındaydı. Görebilseydi bile
başını çevirirdi; çünkü şarkı yavaşlamıştı. Şarkıyla birlikte, sis de hızını
kesti. Görebilmek için zaman tanımak ister gibi kaplayışını ağırlaştırdı. Ağırlık
odadan gözlerine sirayet etmiş gibiydi. Kendilerini aşağıya bırakmaya meyletmiş
göz kapaklarının zorlayıcılığını görmezden gelerek odada kontrol etmediği bir
şey kalıp kalmadığını sordu kendine. Nesneyle işin bitti, dedi şarkının
sakinliğini aniden yırtan sert bir emir kipi. Zihninden geliyordu. Nesneyle işi
bitmiş; özne olmaklığına temkinli yaklaşan bir özneydi o andan itibaren.
İçebakış, öyle sanıldığı kadar basit bir iş değildi, bunu biliyordu. Baktığın
iç’in çıfıt çarşısı karmaşası taşıması sorun olabilirdi ilk elden. Korkma, dedi
kendine. Korkmamasına korkmazdı da kaplanış gibi şarkı da bitmeyecekmiş gibi
görünüyordu. Neden bakacakmışım ki, diye itiraz etmeye yeltendi içe bakmaktan
haz etmeyen yanı. Görülebilecek, daha önce görülmemiş, ne olabilirdi ki? Şarkı
güzeldi, insanı heyecanlandıran inişleri çıkışları vardı ve belli belirsiz bir ‘
aniden ‘lik duygusu veriyordu. Ötesini boş ver! Peki ya, kaplanış? Onu da boş
ver. Boş vermedi. İçinden doğru yükselen bir şeyin, bulunduğu odayı kaplamaya
başladığını görmezden gelmeyecekti. Yanılsamanın bilgisi nerede duruyor olursa
olsun. Bakışlarını epeydir çevirmediğine yöneltti kararlılıkla.
Sisin saydamlığına alışmış gözleri gördüğünün asıl yanılsama
olduğunu düşündü ilkin. Ne çok kırmızı. İçerden yukarı yükselirken rengi atıyor
olmalıydı. Rengin anlamını çözmüştü de kaynağının neresi olduğunun merakıyla
bakıyordu şimdi. Oralar toz duman, diye dalga geçti gördüğü karmaşayla. Öz karmaşasıyla.
Olmuş bitmişler gördü, olmayı sürdürenler, henüz başlamamışlar, bir gün
başlamak üzere sırasını bekleyenler, kurumuş ama iyileşmeye niyeti olmayan
yaralar, tazeleri de vardı elbette irin tutmuşları da. Ama ne çok kırmızı.
Görünür olanların hiçbirinin, bu ne çok kırmızının kaynağı olmadığını,
olamayacağını içten içe seziyor; görebilmenin imkanının iç’i ve dış’ı kaplayan
bu tabaka tarafından olanaksızlaştırıldığının bilincine varıyordu. Gerçeği
örten yanılsamanın şarkı sustuğunda, geldiği yere çekileceği umudunun
boşluğunun farkında; zihninin kurduğu o tek tespit cümlesine takılmış öylece
duruyordu: Ne çok kırmızı!
Kendi ağırlığından sıkılmış gibi, şarkı yükseldi birden o
esnada. Gerçeğin ne ölçüde yanılsamalardan yapılmış olduğu sorununu zihnini
doldurmuşken, bu yükselişi fark edemezdi. Duyusal yanılmanın ne kadarının
zihinsel bir aksaklıktan kaynaklandığını, bunca kırmızının mümkün olup
olmadığını düşünmekten yorgun, bir şarkının başına açtığı beladan bıkkın sordu:
neden bu kadar çok kırmızı?
Cevap umduğundan değildi soru. Yine de bir cevap olsa fena
olmazdı, diye düşünüyordu. Kimden geldiğinin ne önemi var?
Cevap geldi. Yükselmiş şarkının kalp atışını andıran vuruşlarının
arasında zor işitildi:
Ne saçma soru, diyordu sanki. Hanımefendi, birisi vurulursa
kanı akar.
Yanılsama oracıkta duruyor ve galiba, pis pis sırıtıyordu.
Mey
22 Ekim 2016 Cumartesi
İnfilak...
Çıt yok!
Susuyorsunuz ve uzaklığa dönüşüyor
kapanmış ağzınızın karanlığında yuttuklarınız.
Kelimeler zihninizde patlıyor. Belki de orta yerimde kalbinizin.
Oysa,
bir söz boyuydu aranızdaki mesafe...
Mey
Susuyorsunuz ve uzaklığa dönüşüyor
kapanmış ağzınızın karanlığında yuttuklarınız.
Kelimeler zihninizde patlıyor. Belki de orta yerimde kalbinizin.
Oysa,
bir söz boyuydu aranızdaki mesafe...
Mey
18 Ekim 2016 Salı
' Kim ' Sorunu...
İlk büyük itiraz, benim elbette diye düşünenden geldi: Ben değilim, dedi.
İnandırıcıydı üstelik.
Beriki eksik kalmadı: Ben de olamam, diye atıldı.
Kendisi olduğundan şüphesi yoktu öte yandan.
Aslında ' benim ' diyebilirdim. Demedim. Kimse kim, diye kestirip attım. Cevap değil, soruydu kalbi diri tutan.
Belirginliğin yolumuza koyacağı noktaya hiçbirimizin tahammülü yoktu.
Kim sorunu'nun uzattıkça uzattığı bir hikayede kaybolup gittik. ' Ben ' olan da olmayan da...
Mey
İnandırıcıydı üstelik.
Beriki eksik kalmadı: Ben de olamam, diye atıldı.
Kendisi olduğundan şüphesi yoktu öte yandan.
Aslında ' benim ' diyebilirdim. Demedim. Kimse kim, diye kestirip attım. Cevap değil, soruydu kalbi diri tutan.
Belirginliğin yolumuza koyacağı noktaya hiçbirimizin tahammülü yoktu.
Kim sorunu'nun uzattıkça uzattığı bir hikayede kaybolup gittik. ' Ben ' olan da olmayan da...
Mey
9 Ekim 2016 Pazar
Garda...
Anıları önünde, sözle….
Saatine baktı. Hesapladı: Üç dakikaya oradayım. Ankara Radyo’sunun
önünde randevulaşmışlardı. Bilinçli bir tercih değildi, diyecekti sonradan.
Belki bilinçaltlarımızın kendini rahatlatmaya odaklanmış bencilce bir oyunu.
Radyodan yukarıya vurdular mıydı, rahat rahat beş dakikada Gar’da olurlardı.
Rahat rahat değil, ucu ucuna olacak biçimde ayarlamışlardı zamanı. Treni
beklerken Gar’da oyalanmayı, belki Gar Lokantasında bir çorba içmeyi sevdikleri
günler geride kalmıştı. İçinde olduğu taksi, normal seyrinde akan trafikte
zorlanmadan ilerlerken bu yolculuk şart mıydı, diye geçirmişti içinden.
Yolculuk şartsa bile tren yolculuğu tercihi, acıyan yerlerimizi sınama derdinden
başka bir şey değildi diyecekti görür görmez D.’ye.
Radyo binasını uzaktan gördü. Önünde kimse yoktu.
Gelmemişti. Gelir, diye düşündü. O da benim gibi; ucu ucuna. Radyo’nun önünün
boşluğu yaklaştıkça büyüyordu. D. ‘nin çok sonra anlattıkları gözünde canlandı
o boşluğa bakarken:
Miting alanına akan coşkulu kalabalığa ters istikamette
ilerlerken, Ankara Radyo’sunun önünde görmüştü sendika flaması taşıyan meslektaşlarını.
Durmuşlardı onu görünce, selamlaşma, hoş beş. Gelmiyor musun, diye sormuşlardı.
Dersim var, demişti ezile büzüle. Özel okulda çalışıyor olmasının şakası
yapılmıştı. Gülüşmüşlerdi. Senin yerine de oradayız, diye gönlünü almıştı kara
gözlü bir kadın. Minnettar bakmıştı. Yüreğim sizinle diyememişti. Keşke… On
dakika geçmiş geçmemişti ki bu karşılaşmanın üzerinden, o ses.
Radyo’nun önünde indi taksiden. Sağına soluna bakındı.
Görünürde yoktu. Daha iyi, diye düşündü. Az daha geç kalsa zararı yok. Radyo
binasını oldum olası sevmişti. Eski Ankara kokuyordu her şeyiyle. Sırt
çantasını mermer basamaklardan birine bıraktı, oturdu sonra aynı basamağa.
Saatine baktı. Şu anda içerideki stüdyolardan birinde eğitimli bir ses; “
burası TRT Ankara Radyo’su…” diye başlayan bir cümle kuruyor olmalıydı: Sıradaki
parça, bundan gayrı, içinde hep bir “ gar
“ taşıyacak olanlara gelsin! Gözleri dolardı dolmasına da, uzaktan D.’nin
kendisine doğru yürümekte olduğunu görmüştü çoktan. Kendini tuttu. Ayağa kalktı.
Güç bela bir gülümseyiş bulup yerleştirdi yüzüne. Sarıldılar. Geciktim mi? Yok,
daha vakit var. Hadi o zaman. Hadi…
Karşıya geçtiler ilk yaya geçidinden. Bu arada nasılsın, diye
soruldu ve iyiyim’ler ikna edici bulunmasa da kabul edildi. Ağır bir ritim
tutturdular Gar’a doğru. O zamandan beri ilk kez miydi? İlk kezdi. Bakışlarını
buluşturmadılar. Öylesi iyiydi. Tren şart mıydı, sorusu sorulmadı. Yine de iç
sesler cevapladı soruyu. Uzaktan önce Gar göründü, ardından yüzler belirdi. Bir
bir bir bir bir bir…
Tren perona girdi. O ana kadar ne birbirlerine baktılar ne
konuştular. Zihnin dili uzunsa da, sese bürünmesine geçit vermeyeceklerdi. Tren
durdu. Hadi, dedi D. Koşar adım ilerlediler trene. Yerlerini bulup oturdular.
Kalkış düdüğü geciktikçe gecikti. Zaman, havadaki ağır çok ağır bir şeye sıkı
sıkıya tutunmuş gibiydi. Hayır, dedi D. Zaman değil, acı! O sıra tren beklenen
çığlığını tutturdu. Yolcular tuttukları soluklarını gürültüyle bıraktılar. D.,
başını cama yasladı. Beriki belli belirsiz mırıldandı: “ burası TRT Ankara
Radyosu…”
Mey
Aslı Alpar
4 Ekim 2016 Salı
Yıldız Sorgusu...
Size büyük suskular verdim, diyor
göğ'ümüzden geçen üzgün bir yıldız.
Soruyor bir de: Bağışladınız mı kendinizi?
Mey
göğ'ümüzden geçen üzgün bir yıldız.
Soruyor bir de: Bağışladınız mı kendinizi?
Mey
2 Ekim 2016 Pazar
Durakta...
Sokağı boylu boyunca inince görünür olan durağa diktim
gözümü. Boştu. Ya otobüsü kaçırmış ya da – nihayetinde – ondan önce davranmayı
başarmıştım. Göğ’ün sıkıntısının farkında ama yine de neşelenmekten kendimi
alamayarak caddenin karşı tarafına yöneldim. Görünürde hiç araç yoktu, sağa
sola bakma gereği duymadan, biraz da sallanarak geçtim karşıya. Otobüsü
kaçırdıysam kötü, diye düşündüysem de herhangi bir şeyi kaçırmadığımı
biliyordum. Otobüsün beş dakikası vardı hesaplarıma göre. Kadının? Geç
kalmıştı? Yoksa gelmeyecek mi? Tam gününü buldu, dedim kendi kendime. Ondan
önce orada oluşumun boşuna bir sevince dönüşmesi canımı sıkardı. Olasılıkları
sıraladım. Önceki otobüse binmiş olabilir, uyuyakalmış veya hasta olabilir. Hiçbiri olmasa iyi olurdu. Bu kez ben, görünür olur olmaz onun durağa doğru gelişini
izleme arzusundaydım.
Durağı ve bu saatteki otobüsü haftada iki gün kullanıyordum
ve yaklaşık bir yıldır kadın da oradaydı. Sokağın başında görünmemle hiperaktif
yürüyüşüne ara verip durup yanına ulaşmamı bekler, bu sırada da o rahatsız
edici bakışlarını üzerime kilitlemiş olurdu. Bakışları, şimdi başımı
kaldırdığımda gördüğüm göğ’ün sıkıntısına çok benzerdi ve onun bu hali, bir
sabah tedirginliği olan varlığına eninde sonunda alışmamın önüne geçerdi.
Durakta karşılaşmaya başladığımız ilk günlerdeki günaydın’larımı cevapsız
bırakışına artık aldırmıyordum. Günaydın’ı filan bırakmıştım tabii, epey
oluyordu. Bakışlarındaki karanlığın nedenini düşünerek uyuyakaldığım geceler de
yok değildi hani. Bir önceki veya bir sonraki otobüsü tercih etmek mümkünse de;
artık bilinçli mi yoksa bilinçsizce mi olduğundan çok da emin olmadığım bir
inat, haftanın aynı günleri hep aynı saatte durağa yöneltiyordu beni. Şu sabaha
kadar, hemen her sabah benden önce durağa inmiş ve histerik voltasına başlamış
oluyordu. Ne oldu ki bu kadına, diye düşünürken bir yandan da hızlıca saatime
göz attım. Bir iki dakikası vardı, artık gelmeliydi.
İnsanların yaşlarını tahmin etme konusunda pek de iyi
değildim. Bazı sabahlar gözüme orta yaşlı görünüyor, bazen de göründüğünden
daha yıllanmış olduğunu düşünüyordum. Simsiyah boyadığı saçlarını daima
tepesinde topluyor, her mevsim koyu renkli takımlar ve ince topuklarının
çıkarttığı seslerle beni delirten siyah ayakkabılar giyiyordu. Nedense, hukukçu
olduğunu düşünmüştüm. Muhtemelen de yargıç. Onaylamamaya hazır yargılayan
bakışlarının bu tahminle ilgisinin oldukça yakından olduğunu rahatlıkla
söyleyebilirdim. Bedeninden yayılan gerginlik, hiçbir mevsim aşırılığının
engelleyemediği sabahın güzelliğine çekilmiş geçici bir perde gibiydi ve
sinirimi olması gerekenden fazla bozuyordu. Uzaktan gelişimi fark etmesiyle,
durağın çevresinde yaptığı gereksiz ölçüde tempolu yürüyüşüne ara veriyor;
durup izlemeye başlıyordu. Bende hoşlanmadığı bir şey olduğu belliydi. Belki
saçlarımı sevmiyordu belki de giydiklerimi. Ya da başlı başına olduğum halimle ‘
ben ‘ tümel bir hoşnutsuzluk nedeniydi onun için. Durağa ulaşmamla ara verdiği
yürüyüşüne geri dönüyor, otobüs durağa yanaşana dek, hiddetli olduğunu
düşündüğüm adımlarıyla topuklarını tıkırdatıyordu. Otobüs geldiğinde geride
durur önce onun binmesini beklerdim. Öne atılışında, bunu kendinde hak görmenin
dikliği olurdu. Zaten boş olan otobüse belirgin bir aceleyle biner ve ön
sıralardaki tek kişilik koltuklardan birine yerleşirdi. Ardından otobüse
bindiğimden, onun arkasındaki koltuklardan birine yönelirken son kez göz göze
gelir, elle tutulur bir olumsuzluk yayardık. Metro istasyonuna ulaşana dek yol
boyu, koltuğunda oturuşunun dikliğine, kafasının arkadan görünüşündeki
sabitliğe bakardım. Bahçeleri rengârenk çiçeklerle, yemyeşil ağaçlarla dolu
evlerin önünden geçerken bir kez bile başını çevirip oralara baktığını
görmemiştim. Ne baharla albeni kazanmışlıklarına, ne son baharın kızılımsı
hüznünü taşıyışlarına, ne de kışın karasına tezat karla kaplanmışlıklarına
bakardı. İstasyona kadar başını milim
kıpırdatmaksızın öylece otururdu koltuğunda.
Göğ sıkıntılı. Demiştim önceden de. Gün boyu güneşe geçit
vermeyecek, hatta fırsatını bulursa şiddetle indirecek gibi. Severim böyle
havaları da, kadının hala ortada görünmeyişinden midir, tadını çıkarasın yok
gibi. Artık zamanıdır, otobüs her an gelebilir. Kadın yok. Sert siyaha boyalı
saçları yok. Koyu renk etek – ceket takımı yok. Topuk tıkırtısı hiç yok. Uykuya
kalmaz öyle biri. Hasta mı? Niye huzursuzlandın şimdi diye söyleniyorum
kendime, yoksa yok. Daha iyi ya. Bedenimde yükselen gerilimin ne denli şiddetli
olduğunu, otobüs durağa yanaştığı için durmak zorunda kaldığımda fark ediyorum.
Kaç dakikadır volta atmakta olduğumu hesaplayacak halde değilim. Otobüs hareket
ettiğinde henüz oturmamış olduğumdan görebiliyorum, kalkışını durduramadığı
otobüse yetişmek için koşuşunu. Zihnimde onunla bütünleşmiş olduğunu hayretle
fark ettiğim koltuğa geçip oturuyorum. Gülümsediğimi görecek kimse yok.
Mey
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






