Varsa azade eski olandan,
ateşi düşürülmüş, rengi soldurulmuştan,
yozun yozu,
kirlinin temizlenmişinden, cesareti törpülenmişinden
lekesi dibe çökmüşünden,
olacaksa...
Ağzım dolu.
En sevdiği “yaz yemeği”nin hazırlıklarına başlarken, yazı kışı mı kaldı artık her sebze her mevsim var diye düşündü. Biberlerin içini temizleyecek, ardından kabakları ince ince dilimleyecekti. Bunlar az yağda kızarırken, bol sarımsaklı domates sosu ayrı bir tencere pişmeye bırakılacaktı. Üstüne de süzme yoğurt ve bol kuru nane serpildi mi, enfes bir yemek olacaktı. Biberlerin gereğinden fazla çekirdeği vardı, buna sıkıldı nedense. Bırak şimdi çekirdekleri dedi, hem onlar çekirdek değil tohumdu. Pembe domates mi yoksa yumurta gibi olanlarından mı kararını da bırak. Peki, bırakalım. Bunu bırakalım, neyi tutalım sorusu biraz alay içeriyordu, alt dudağının kıvrılmasına bakılırsa o alay gizli değildi. Neyi tutacağı konusu sorun gibi görünen ama gerçekte sorun olmayan bir meseleydi. Tutacak çok şey vardı. Sorun hiçbirinin bırakılacak duruma gelmemesiydi. İçi sıkıldı yine, çareyi doğradığı kabakların inceliğine sevinmekte bulacak gibiydi. O kadar da değil, diye düşündü. Bu kadar basit olsa keşke! Zorluk, ertelemişliğin çokluğundan geliyordu. Çok fazla ertelemiş olmak. Uzunca görmezden gelmek. Üstünü örtmek ve görmeyi reddetmek. Suç mu bu, diye soracak oldu. Vazgeçti. Besbelli suçtu. Süslü bir suç, diye geçirdi içinden ve o anda kıkırdadı. İçimden gelmedi, diye itiraf etti. Süslemek geldi ama diye suçlandı bir yandan da. Üzerini kapatacağı örtüyü nasıl süslediğini ansıdı. Sırıtma, diye çıkıştı kendine. Madem bunca açık ettim, adına katarakt dediğimi de bilsinler diye düşünürken domateslerin kabuğunu soymaya başladı. Kabuklu domatese tahammülü yoktu, özellikle pişmiş olanına. Saklarken, örtmeye çalışırken bir yandan da eğlenmenin sakıncası yoktu, özenle süslemesi bu yüzdendi. Renklerin, desenlerin, kıvrımların işlevi buydu. Korunma esastı. Tıpkı yıkanmış biberlerin iyice kurutulmaması halinde kızgın yağda çatırdayıp sağa sola en fenası da tene sıçrayıp sıçradığı yeri yakmasına izin vermemek gerektiği gibi. Üstünü örttüklerinin de sıçraması iyi olmazdı. Üstelik sağa sola değil bana sıçrarlardı, düşüncesiyle hafifçe başını salladı. Onayladı önlemi, içini rahatlattı ve sarımsakları soymaya başladı. Yapacaklarını önceliklerine göre sıralarsa mutfakta geçecek zamanın azalacağını hesapladı. Öncelikleri belirlemek ve sıralamak hayatiydi. Üstü örtülmüş olanlara gelene kadar daha yaşamsal olanlar vardı. Tutacaksa bir şeyleri onlardan başlamalıydı. Ellerini yıkadı, kuruladı. Hazırlıklar tamam gibiydi. Dursun böyle, daha vakit var acıkmaya diye düşündü. O sıra kapı çalındı. Kargodur, diye düşündü. Kargo mudur? Niye endişelendiğini bilmeden kapıya yöneldi. Kargoymuş. Paketi masanın üzerine bırakıp balkona çıkmadan bir kahve iyi olur diye düşündü. Kahvenin köpüğü ona kataraktı anımsattı balkonda sandalyesine yerleşirken.
Katarakt değil de “cehalet perdesi” adını vermeyi çok isteyeceğini düşündü örtüsüne. Ne var ki Rawls ondan çok önce kullanmıştı bu kavramı, üstelik Rawls’ın hedefi kendisininkinden farklıydı. Farklı ve daha akıllıca. Akıllıca ve kuramsal. Kuramsal ve iyi niyetli.
Niyetim bozuktu, kabul. Kötü niyet demiyorum bak, bozuk niyet diyorum. Sartre’ın “kötü niyet”ni biraz içeriyorsa da tümüyle öyle değildi. Bildiğiniz “bozuk niyet”. Kim bozdu? Bu sorunun cevabı için örtüyü kaldırması gerektiğini biliyordu, pişman oldu sorduğuna. Ama bir kez sorulmuştu. Feci. Soruyu da örtünün altına tıkıştırabilir miyim acaba, diye düşündü kahvenin ilk yudumunda. Bu böyle uzar giderdi. Son ve acımasız soruya kadar yolu vardı. Hiç halim yok yollara filan, dedi açıkça. Hadi ağaçlara bakalım.
Ağaçlara her bakışında minnet duyuyordu. Dışarının sıcağından içeriyi koruyor olmaları bir yana, bakma anlarında ama gerçekten görme anlarında içindeki daralmayı durduruşları yeterdi. Her bir yaprağa ayrı ayrı bakmak için gereken o geniş zamanda hem bakışını temizliyor gibiydiler hem de tüm bozulmuş niyetlerinin gün görmesine geçit vermiyorlardı. Tamam. Ağaçlar ve kahve iyi geldi. Az daha soluklanmamış olsaydı hem Rawls’a hem Sartre’a bulaşacaktı en çirkef tarafıyla. Şimdi iyi, sakin. Öfkeyi dizginledi. Keyiflenmiş olacak ki kahve fincanını tabağa ters çevirdi. Şurada soğusun bakalım neymiş halimiz vaktimiz birazdan açık olur, dedi. Kapattığı hiçbir fincanı tekrar açıp içine hiç bakmadığını düşünmedi. Bazen yalnızca kapatmak yeterdi. Kapatmak ve hiç açmamak. Bak yine! Katarakta yeni bir kıvrım daha ekledik bugün de diyerek içeri girdi.
Kararında ısınan yağa kabakları ve biberleri birlikte atarsa, biberlerin daha sakin kalarak kızaracaklarını biliyordu, bu bilgiyi nereden edindiğini anımsamasa da. Yanında ne atarsanız atın biberler yalnız başına olduklarından daha sakin oluyorlardı kızarma esnasında. Sosyal etki mi? Saçmalama, dedi ama sırıtıyordu. Kabakların etkisi yetmemiş olacaktı ki biberler cazırdamaya ve etrafa yağı sıçratmaya başladı, bir damla kızgın yağ gelip kolunu yakınca az önce güçlükle sakinleştirdiği öfkesi kabaracak gibi oldu. İzin vermedi öfkeye öfkelenmeye. Derin bir nefes alıp hatırlattı kendine: fincan kapalı, ağaçlar yeşil ve esintili, katarakt sağlam. Çok sağlam.
Melek Ekim Yıldız
Sindiğim delikten çıkasım var,
sığındığın delikten başını uzatıp aran diye.
Ey yılan! Ey arzusu delici söz.
Ey karanlık bakış. Ve ey, dehlizinde kıvranırken dehlizimi özleyen bıçak.
Kapandı bak yaralarım. Yeni yaralara peşkeş bu ten.
Hazırla kendini....
MEY
Portakalı yedim. Böyle olacağı belliydi. Tüm akşam, meyve
kâsesinin içinde tek başına, ama varlığını her an hissettirerek süzülüp
durmuştu. Birkaç gündür kimsenin dokunmadığı, oradalığını ve tekliğini fark
etmedi, nerdeyse pürüzsüz yüzeyinden yayılan varlığını bir arzu nesnesine
dönüştürmediği portakal, o akşam gözüme görünür olmuştu. Tüm akşam boyunca
aklımdaydı, mutfağa gidip elimi uzatsam yeterdi. Gerisi bir meyve bıçağına
kalacaktı. Ama tek kalmıştı, evdekilerden birinin de isteyebileceği kadar tek.
Bütün akşam bekledim, uzanacak biri çıkacak mıydı, iştahla kavrayıp meyve
bıçağını çekmeceden çıkarırken “Portakal yer misiniz?” diye seslenecek, aksini
umarak “paylaşabilirim” diyecek biri olacak mı diye bekledim. Kimseden ses
çıkmadı. Bunu ben de yapabilir, meyve bıçağı için çekmeceye uzanırken
seslenebilirdim içeridekilere. Yapmadım. Uykusu gelecekti eninde sonunda her
birinin. Akşam uzadı, her zamankinden biraz fazla. Aklımda bitmesi gereken bir
dolu işin listesini evirip çevirdim, canımı sıkan bir film izledim, tükenişini
ertelemek için az az okuduğum bir romanın sayfalarında oyalandım, çay yerine
kahve demlemek akşamı bir an önce defetmek için cılız bir çaba gibiydi. Gün
indi mi, çay içilir oysa kahve değil. Kahve aydınlığın yarenliğinde iyi gider.
Kabuğun altından ne çıkacağından emin olmadığın tüm şeyler gibi portakal da
çekiciliğini gizeminden alıyor. Kabuk, beklentiyi iştahlandırır. İştahı
beklentiyle azdırır. İşin içine kurgu da girerse olabilir olan olması gerekene
dönüşür. Düş kırıklığının suçunu kabuğa atabilme olanağı güvende hissetme
yanılsamasını hazırda tutar. Kabuklu şeyleri sevmeyiz, kabuklu şeyleri tam da
bu yüzden severiz.
Portakaldan beklentim büyüktü. Sulu ve tatlı diye
varsaymıştım. İçimde bir yangın varmış da portakalın suyu çenemden akarken,
ateşi ehlileştirmek sonunda mümkün olacakmış gibi geliyordu. Akıllı uslu yersen
neden çenenden yapış yapış su insin ki? Kabuğu soymayacaktım, bunu biliyordum.
Dik tutup dörde bölecek, az önce çeşmenin altında soğuttuğum kabuğunu
kendiliğinden bir kaba dönüştürecektim. Dikey kesilmişi yatay tutacak, posası
kalana kadar suyunu içime çekecektim. Sıra posaya geldiğinde dişlerimi takıp
bir ucundan diğer uca kadar sıyıracak ve uzun uzun çiğneyecektim. Bunu her bir
parça için tekrarlayacaktım. Bu fikrin heyecan verici olmasının, uzun zamandır
başka bir şey için böyle bir heyecan duymamış olmayı, şimdilik düşünmemeliydim.
Zavallılık anısı istediğim bir zaman için köşede tutmanın sakıncası yoktu.
Bekledim. Beklemeyi severim. Beklerken büyüyen şeyler kadar
küçülen şeyleri izlemeyi de. Bir şeyler büyür, gözünü dikip bakarsın. Nasıl da
uzuyor ve genişliyor. Genişliyor ve uzuyor. Uzayan ve genişleyen şeylerin
içinde bir şeyler küçülmeye başlar. Önce fark ettirmez azalış kendini.
Genişleyen ve uzayan şeylere odaklanmışken daha az yer kaplamaya başlayanları
ayırt etmenin de başladığı bir an gelir. O anda çoğalan ve azalan kendini
apaçık sunmuşken sana, işte tam o anda beklemeyi bildiğin için beklemeyi
sevmenin zorundalığı nefesini keser. Yeterince beklersen çoğalırken azalırsın.
Yarın birinin soracağı tutabilir: “Burada bir portakal
vardı, kim yedi?” Bu gece sorulması gereken sorunun yarın sorulmasının soranda
da sorulanda da gereksizlik hissinden başka bir getirisi olmayacaktır. Gece
gece gözüme takıldı, canım çekti. Paylaşacak kimse de yoktu ortalıkta.
Portakalı yedim. O kadar. Konu kapanmıştır. Hiç fena değil. Bu faslı kapatalım.
El ayak çekilince hemen mutfağın yolunu tutmadım. Uzatmayı
severim. Meseleleri, duyguyu, özlemi, tartışmayı, zevke varacak yolu. Birkaç
sayfa daha okudum, birbirine girmiş örgü iplerimi düzenledim, yarım bıraktığım işlere
bakındım. Birkaç sigara tüttürdüm. Zamanın geldiğini söyleyecek sesi bekledim.
Söylemiştim, beklemeyi severim.
Akşam boyunca zihnimde dolanan kurgudan bir dirhem taviz
vermedim, harekete geçme zamanı gelince. Çeşmenin altında uzun uzun yıkadım
ovuşturarak. Meyve bıçağını elimde tarttım. Yaprağından koparıldığı kısmı üste
gelecek şekilde tutup haşin bir bıçak darbesiyle başladım işe, haşin deyince
bana bir gülme geliyor ama o başka bir hikâye. Önce ikiye, sonra dörde. Yarım
ay gibi görünüyor parçalar bir tarafından bakınca. Anneannem “somurmak” derdi.
“Portakalı öyle somurma çocuğum, ayıp!”
Sulu ve tatlı. Memnunum. Çenemde yapışkan tatlılık. Buna da
memnunum. Az daha yıkamayacağım, kalsın öyle. Dudaklarımda hafif bir sızı,
asitten. O sızıyı sevdim, sevdiğin kitaplardan söz eden bir kitap okumak
gibiydi. Sevinçli sızı.
Portakalı yedim. Böyle olacağı belliydi. Genişleyen ve
uzayan şeylerin içinde azalana bakmanın sızlattığı gözlerimi ovuştura ovuştura
uyumaya gidebilirdim. Gitmedim, biraz daha sızlasın.
Mey
“ Ben rastgele bir kederliyim.”
E. M. Cioran
Her şeyi bıraktım. Her şeyi bir bir bırakırken, boşluk beni
yutmasın diye tutunacak başka “her şey” yaratma çabasına girecek gibi olduysam
da – bunun naçar kalacağını bildiğimden- tutunmasam da olur, dedim. Uçurum da
sana bakacaksa ne gam! Uçurumun kimseye – gözünü dikip şöyle – bakmayacağı
içime doğuyordu, bilmezden geldim. Temaşa olasılığı iç gıcıklayıcıydı,
olasılığı sezgiye tercih ettim.
H A Fİ F L E M E A R Z U S U
Yerim dardı. Göğsümü sarmalayan kafes küçük, zihnim çer çöple
dolu, dilim laf salatası karmaşasıyla tıklım tıkıştı. Çokluktan yokluk,
varsayımdan bilgi, söz’den samimiymiş gibi görünen hissiyat üretme yetisi
yüzünden ıvır zıvırla doldurmuştum kendimi. Yer aç, dedim. Yer aç, nefes
alamıyorum. Eteğimdeki taşları bıraka bıraka yürüyecektim. Yolu yoktu. Uçurum size
bakmıyorsa gerçekte, ha kendinizi atmışsınız ha kirli çıkınızı boşaltmışsınız. Fark
etmezdi, değil mi?
B O Ş A L T M A N I N
T R A J İ K O M E D İ S İ
İlkin söz’ü bırakırım sandımsa da atık, “an”lar oldu. An,
söz’den ağırmış meğer. Bir yaprağın savruluşu, o damlanın saça konuşu, rüzgârın
tene değişi, sokağa düşmüş ağaç gölgesi, kıyıya vuran suyun mırıltısı, bir
cümlenin seni kilitleyişi, uzun süren bilememe halinin aniden çözülüp dağılışı,
göğsünde bir sıkışma sonra patlayacak gibi hadsiz o genişleme, soluğunun kesilişi,
çığlığın boğazına düğümlenişi, rüyanın uykuya mıhlayışı, bir temasın zihnine
çentik atması. Hepsini bir kalemde bıraktım. Hafifledim mi? Eh, biraz. Yine de
hala ağır sayılırdım; var’ın yerine yok koyulamayacağını bildiğimden boş’a
sarıldım.
A N ‘D A N S O N R
A A Ç I L A N Y E R
Çift aşamalı temizliği -
önce yağ bazlı, ardından su bazlı – öğrendim. Sonra toner ve esansı.
Ardından çeşit çeşit seruma döktüm cüzdanımda ne varsa. Daha ileri gitme, dedim
kendime. Ama duracak gibi değildim. Doğal kozmetik yapma kursuna yazıldım.
Çevrimiçi derslerde kameramı kapatıp hikâye okudum. Sınavı geçip, sertifika
aldım. Eeee, bir şey yap madem, dediler. Avokado çekirdeklerinden yağ yapıp
sağa sola dağıttım. Yüzünüze sürün, saç diplerinize de iyi gelir bilgisini
ekledim. Yağ meselesi çok da idare etmedi gerçekte. Yerim hala dardı.
D A H A B O Ş’
A D O Ğ R U
Yer açmak şarttı. Söz’den kurtulurum bu sefer artık diye
düşünürken zaman girdi devreye. Zamanı atmak, atıp ondan kurtulmak kolay değildi.
Zamandan kurtulmak; önce’den, şimdi’den, sonra’dan kurtulmak bir hayli
hırpalayacaktı, belliydi. Ne sonraydı, hangisi önce olmuştu, şimdi neler oluyor
derken bir boğuşmadır başladı. Zamanla ilgili her ölçüye sıkı sıkı tutunmayı
çare bildim. Çizelgeler, zaman planlamaları yaptım alt dudağımı kemire kemire.
“ S A D E C E B İ Ç
İ M L E R İ N P A R O D İ S İ N D
E Y A Ş A Y I P G İ T M E K”
Bir tuhafiyenin önünden geçiyordum. Rengârenk ipler yığılmış
kapının önündeki sepetlere, içerisi şenlik yeri gibi. Bir dolu kadın. İpler,
düğmeler, boyalar, adlarını bilmediğim bir dolu malzeme. Dürtülüyordum. Acaba,
dedim. Acaba mı? Elime almışlığım yoktu örgü şişi, örgü ipi filan. Nasıl yapılır,
onu da bilmem. Olur mu, dedim. Olur dedim, girdim içeri. Çok renk var. Attığım,
boşalttığım, boşaltmayı arzuladığım her şeye karşılık gelecek bir dolu renk.
Tek tek dokundum yün, penye, merserize iplere. İp seçen kadınlara verdim
dikkatimi. Bir ikisini gözüme kestirip neye el attılarsa ona uzandım. İplerin kalınlığı,
yumuşaklığı, şişlerin numaraları varmış. Elime geçeni attım sepete. Gülüyorum
kendime içten içe. Kız ne yapıyorsun, sen ne anlarsın, ne becerebilirsin?
Eve koştum. Döktüm yere ipleri ve diğer malzemeleri. Karşılarına
geçip uzun uzun izledim onları ve ellerimi. Söz akıtan eller, bunlarla ne
akıtır diye sordum. Ne şiş tutmayı bilirsin, ne ilmek atmayı ne de gerisini
getirmeyi.
Yazıp silmeyi bilirdim. Farkı yok, dedim. Örüp sökersin.
Penelophe geldi aklıma. Anımsayışın ve unutuşun tülünün kadını. Özendim tabi.
Özen, inadı getirdi. İnat hırsı, hırs unutuşu, unutuş parodiyi…
N İ Y E T İ İ Y İ D
E N İ Y İ Y E B O Z M A K
Sıra söz’e gelmiştir artık umuduyla bakınınca sağa sola, müziğin
yittiğini gördüm şaşarak. Zihnimin durmaksızın söylediği şarkılar gitti,
şarkıların beni boyadığı renkler soldu. Umursamadım. Şarkısız ve renksiz de
olurdu. Boş’a koşuşumu sürdürdüm.
Y Ü Z E Y S A R H
O Ş L U Ğ U
“Şeylerin kendisinden değil, şeylere yüklediğin anlamdan”
söz eden Stoacı bakışı tersine çevirip eşyaya döndüm yüzümü. Eşyanın kendisine.
Düzenli AVM ziyaretleri, markalar, indirim takipleri, kullanıcı yorumları,
biter bitmez akıldan silinip giden filmler, parfümler, ayakkabı ve çantalar.
Kadınlardan gelecek iltifatları kovalamalar. Neredeyse başarmıştım.
P A R I L T I L I B
U D A L A L I K
Ruhsal yönden yoksullaşanlar kendi cennetleri olan o cehenneme
sevinçle dalarlar, diye yazmış Adorno Minima
Moralia’da. “Parıltılı budalalık”
diyor buna. Yakında okudum. Okurken, “Aaaa, ben buyum” demekten kendimi
alamadım. Arka sayfada beni güldüren ifade: Tat
Twam Asi: Sen busun!
İtiraf et, dedim sonra. Boş, yüzey diye tutturuyorsun ama
hala seni gerçekten söz gülümsetebiliyor. Neden itiraf edecekmişim? Etmedim
tabi. Yerim dar.
MEY
Hangisiyle başlayacağıma, üçünün de ilk cümlesini okuduktan sonra karar verecektim. Yaşadığım kararsızlığa çözümüm buydu. Dakikalardır üçünü evirip çeviriyordum. İsimleri cezbediciydi, birinin de yazarı bildikti. On saat süren yolculuğun ardından aylardır kapalı olan evi açmanın yorucu çabasıyla o ana kadar hiç oturmamıştım. Evi ilk açışımdı. Yıllardır ya annem ya da kız kardeşimin işi olmuştu bu; temizlik, düzen, yerleşme çoktan bitmiş olurdu geldiğimde. İlk kez bu mevsimde buradayım. Nisan ortası. Bitkiler yeşermiş, yeşermekle de kalmamış çiçeklenmiş, çiçeklenmekle de kalmamış kokarmış. Her yerden baş döndürücü kokular geliyor. Limon çiçekleri ayrı kokuyor, ıhlamurlar ayrı. Melisa ve yaseminler desen sarsıcı bir koku yayıyorlar. Buna sevinmeye çok vaktim olmadı başlangıçta çünkü evin içine girmek gerekiyordu. Veranda mobilyaları salonun içinde üst üste. Onca yolun ardından elzem olanları dışarı çıkarıp, yine elzem olan yerleri temizlemek vakit aldı. Çay demlendi. Kokudan söz ettik durup durup. Kitapları çıkardım sonra. Üçünü de. Yorgunluğum gözlerimde sızıldanıyor. Yine de üç beş sayfa da olsa okuyacağım. Kararsızlığım bedenimin bahanesi bence. “İlk cümle” böyle aklıma geliyor. Hangi ilk cümle koku alma duyumumun sarhoşluğunu ezip geçerse onunla başlayacağım. Birini elime alıyorum. İlk cümlesi bir Paul Eluard dizesi. Başlangıç alıntısı yapmış. Bu sayılmaz. Diğeri, doğrudan bir mektup girişi. Geç kalma durumu üzerine. Tam zamanında tam olmam gereken yerdeyim ben. Üçüncü, yazarı tanıdık olan, tanımanın verdiği sıcaklıkla avantajlı gibi. İlk cümle de ilk cümle ama. İkinciye geçmesen olmaz türünden. Denizin kokusunu alamadığımı fark ediyorum o anda. Yakınına gitmek gerek. Gün ışısın deniz, diyorum kendime. Şimdi gece ve ikinci cümle zamanı.
Zor geçen ayların ardından buradayım. Benden çok daha zor şeyler yaşayanlar oldu bu süreçte. Onları düşününce kendi yaşadıklarıma zor demek, utandırıyor. Evini, şehrini kaybeden Gönül mesela. Hala ışıl ışıl gözleri. Üniversite yıllarında çok yakındık. Sonra okul bitti, uzaktık. Yıllar sonra, yazdığım ders kitaplarından biri eline geçince yayınevi aracılığıyla bulmuştu beni. Telefonlar, buluşmalar, gidip gelmeler başladı. Gönül, çok güzel “canım” der. Yaşadığı onca acı ve yıkıma rağmen hala “canım” derken çok güzel. İlk ona sormuştum Yasin’i birkaç yıl önce. Sonra bölümden arkadaşlar bir buluşmada usulca yanaşıp her birine sordum: “Yasin’i hatırlıyor musun?” Gönül de diğerleri de Yasin’i hayal meyal hatırlıyor ama hiçbiri onu tanımıyor. Vardı öyle biri, değil mi diyorlar. Bir ara hep senin etrafındaydı. Ses etmiyorum. Vardı tabi.
Geçende Gönül ve Mehtap’la otururken, Mehtap’a sordum bu kez. Bir yıl önce de sormuştun, dedi. Ne yapacaksın bu Yasin’i. Ona bir şey demem lazım. Yasin’e o çok önemli şeyi söyleyemezsem, sonradan çok önemli olduğunu anladığım o şeyin ciğerime batışına dayanamayabilirim. Aradın mı peki onu, diye soruyor Mehtap. Çok mantıklı bir soru elbette. Hiç aramadım sadece onu tanımamış insanlara soruyorum: Yasin’i gördün mü? Neler yapıyor biliyor musun?
İlk cümleyi okuduktan sonra ikincisi için kendimi tutuyor oluşumun Yasin’le bir ilgisi olduğuna eminim. İlk harfi görmemle soluğumu tutmam bir oldu. Gönül bilmeden biliyor gibiydi. Mehtap’ın bana bakışındaki merakı görür görmez, “Yasin’e bir şey yaptı bu” dedi beni göstererek. Reddetmediğim gibi kabul de etmedim.
Eluard alıntısı, girizgâh için fena olmayabilir. Limon çiçeği kokusu kadar keskin. Geçmişte alınmış bir yaranın içine parmağını daldırır gibi cüretkâr. Yasin’i aramayıp sormayı sürdürmeme benziyor. Belleğimde bir delik açtım ve parmağım hep orada.
Sakladığım bir görüntü var: Atatürk Bulvarı’nda yürüyoruz. Gülüştüğümüzü ben kuruyorum muhtemelen. Bu öyküyü okusaydı caz dinelemeye gidişlerimizi, caza düşkünlüğümüzü de Yasin anımsardı. Bu şarkı çalıyorken kıkırdayamazsın, demiş miydim ona diye düşünür ama emin olamazdı.
Gönül’e anlatsam beni paylar. Okul günlerinde de sık sık
yapardı. “Canım” derken, deyişinin güzelliğinden habersiz “kendine gel, canım”
derdi. Kendimden epeyce uzak olduğumdan o günlerde Yasin’den söz etmemiştim
ona, paylanmayı çok fazla hak ettiğimi de biliyordum. Derken bizi görmüştü ders
çıkışı. Ne oluyor der gibi bakmıştı, oralı olmamıştım. Yasin çok güzeldi, ben
ise düşüncesiz bir deliydim. İkinci cümleyi okumaya direnmekten daha acımasız
olan onu yazmış olmak, diye düşünerek kendimi kurtarabilirdim belki. Gözüm hala
ilk cümlede. İkincisinin ilk sözcüğü ödümü koparıyor. Melisa koku salıyor o
esnada bir imdat gibi. Saate bakıyorum, gece ilerlemiş. Gönül’ü arasam diye
kuruyorum. Gönül, desem ikinci cümleyi okuyamam. Gönül’ün uykulu sesi “ ne
oluyor canım bu saatte” diye kınasa beni. Aldırmasam. İkinci cümle, desem.
Gönül, “ canım geç oldu, git yat” derdi. Uysallaşsam. Sözünü dinlesem. Yatağa
giderken beni sarsan yasemin kokusuna söylerdim: İkinci cümle adımla başlıyor.
Melek Ekim Yıldız
Gözünü deliğe dayayıp gelenin kim olduğunu gördüğünde
aklından peş peşe üç düşünce geçti: beni eve kadar takip etmiş. Verdiğini geri
istiyor. Gözlerindeki hüznü büyütmüş. Geriye çekilip ne yapacağını düşündü.
Kapıyı açacak mıydı yoksa evde olmadığını düşünmesini sağlayacak bir
cevapsızlığa gömülüp, geldiği gibi
gitmesini mi umacaktı? Böyle olacağını daha onu ilk gördüğü anda biliyordu.
Bildiğinin sıkıntısı kapladı içini. Çoğu geri isterdi ya, bunun isteyeceği,
verdiği anda pişmanlıkla kıvranmaya başlayacağı en başından belliydi. Hiç almamalıydım, diye geçirdi aklından ve
elini kapı koluna doğru uzattı.
Buluşmaya on beş dakika gecikmişti. Beklerken saatine bakıp
iki dakika daha, demişti ve sonra giderim.
Bakışlarını saatinden ayırır ayırmaz karşısında buluvermişti onu. O
olmalı diye düşünmüştü geleni dikkatle süzerken. Nefes nefese, saçları
rüzgârdan dağılmış; gözlerinde de hüzün var. Hepsinin olurdu. Hemen hepsi
gözlerinde gizleyemedikleri büyük bir hüznü güçlükle taşıyarak ona gelirler ve
acınası bir boşluk içeren bakışlara sahip olmuş olarak veda ederlerdi. Karşısındakinin ağzından dökülen, özre
benzeyen ama tam da özür olmayan sözlere dikkat etmemişti bu sırada. Sıkışmış
trafik, gelmeyen otobüsler, yapmak üzere olduğuna ilişkin duyulan şüphe…
Hepsinin benzer bahaneler kullandığını düşünüyordu ki, bu seferkinin sizi bir
süre uzaktan izlemek istedim, dediğini duymuştu. Bu yeniydi. Yenilikle birlikte
gelenin, eylemeye geldiğine hazır olmadığının farkındalığı da belirginleşmişti. Eliyle az ilerideki kahvehaneyi işaret
etmişti, vermeye hazır olmadığını ona nasıl anlatacağını düşünüyordu bir yandan
da. Boş bir masa bulup oturuncaya dek her ikisi de konuşmamıştı. Bu iyi diye
düşünmüştü. Genellikle çok konuşurlardı. Kaybetmeye can attıklarına dair
söylenecek son sözler biriktirmiş olur ve birikimi akıtacak mecrayı bir an önce
doldurma telaşıyla mütemadiyen anlatırlardı. Oturup karşısındakinin
sessizliğine bakmıştı uzunca. Sessizlik izlenmeye alışkın bir edayla boynuna
asılı gibiydi; içi sıkılmıştı bu izlenime. İzlendiğimi fark etmedim, demişti
bundan hoşlanmadığını gizlemek istercesine gülümseyerek. Beriki yaptığında bir
kötülük olduğunu düşünmüyor olmalıydı ki açıklama yapma gereği duymadan omuz
silkmişti. Hemen yapabilir miyiz diye sormuştu ardından. Hemen yapabilir miyiz?
Hemen yapamayız, diye atılmıştı. Yapamayız çünkü bunu gerçekten istediğinden
emin olmalıyım. İkna edilmen mi gerekiyor, sorusunu hiç beklemediğini sonradan
itiraf edecekti kendisine. İtiraz etmek istemişse de yalın gerçek buydu. Başını
sallamıştı, evet ikna edilmem gerekiyor manasına geleceğini umarak. Sen bir anı
alıcısısın ve bende de verilecek anılar var, daha ne, diye sormuştu beriki.
Soru cümlelerinden ibaret bir kadın diye düşünmüştü alıcı içinden. Dönüşsüz bir
durum olduğunu iyice anladığından emin olmak isterim açıklamasını sabırla
yapmıştı. Çay mı içsek, diyerek sözünü kesişine sinirlenmişti sonra. Az
ilerideki garsona iki çay diye seslenmiş ve kadına dönmüştü. Ondan yeni bir
soru gelmeden aceleyle, bana bir neden vermelisin, demişti. Sende olanı almamı
istenir kılacak bir nedene ihtiyacım var. Önüne bırakılan çaya şeker atıp
karıştırmakta olan kadın, gözlerini bardaktan ayırmadan çayımı şekersiz içerim,
diye karşılamıştı kendisini. Ardından çay kaşığını bardaktan çıkarıp arkasına
yaslanmış ve gözlerini alıcıya dikmişti. Alacak mısın, sorusu gelmeden almaya
karar verdiğini biliyordu kadın. Kendisi de almaması gerektiğini. Düştüğü
kuyuya sevdalı bir hüznü taşımanın zor olup olmayacağını düşünmemişti bile.
Aktarım acılı olmuştu. Kadın şekerli çayı yüzünü
buruşturarak içmiş, kendisine uzatılan eli tutmuş ve söyleneni ikiletmeden
yaparak, gözlerini alıcısının gözlerine kenetlemişti. Alıcı kendisini kaplayan ağırlıktan boğulacak
gibi olmuştu; bedeni durmak istediyse de
durmamıştı. Yaptığını yapma konusundaki deneyimiyle bir aktarımdan daha sağ
çıkmayı başaracağını biliyordu. Sonrasında sandalyesinde bir süre sessiz
oturmuş ve sonunda bakışlarını kadından yana çevirip, gözlerindeki boşluğa
bakmak istemişti. Kadın onu görmüyordu. Zihni silinmiş belleğindeki boşluğa
şaşırırken, etrafının farkında değil gibiydi. Bu normal diye düşünmüştü alıcı
yerinden doğrulurken, hep böyle olurlar. Çayların parasını ödeyip oradan
uzaklaşırken kadına son bir kez bakmış ve boş bakışlarının arkasında parıldayan
küçük, çok küçük bir acı taneciği gördüğünü sanmıştı. Yanlış gördüğüne ikna
olması uzun sürmemiş, hızla oradan uzaklaşmıştı.
Şimdi, bu olan bitenden bir hafta sonra kadın kapısındaydı.
Kapı kolunda tuttuğu eline bakıyor, tekrar etmeyen kapı ziline karşın kadının
beklemekte olduğunu biliyordu. Alnını kapıya yasladı. Bekledi. Açmaması
gerektiğini biliyordu, ilk başarısızlığıyla yüz yüze gelmemesi gerektiğini. Git
buradan, diye fısıldadı. Kadın onu duyamazdı, bunu biliyordu. Art arda tekrar
etti. Git, git, git… Bu sırada kapının ardında bekleyen kadının konuştuğunu,
mırıldanır gibi bir şeyler söylediğini duydu. Kulak kabarttı duyduğu sesleri
anlamlı kılmak için. Sebebini bilmediği bir acının içini kemirdiğinden söz
ediyor gibiydi. Kahveden kaçarcasına uzaklaşırken, kadının gözlerinde gördüğünü
sandığı parçanın bir sanı olmadığı anlaşılır hale geliyordu duyduklarıyla.
Bağlamını kaybetmiş sızı, acı verici anılardan daha keskince yakıyor olmalıydı
canını. Yine de kapıyı açamazdı. Açamazsın, dedi kendine. Açmayacaktı. Bu
esnada kadının tekrar konuşmaya başladığını işitti. Dikkat kesildi. Açabilir
miydi? Geri veremeyeceği bir şeyi talep ettiğini ona anlatabilir miydi mesela?
Karasızlık içinde bekledi uzunca. Nihayetinde, duyduğunu duymamış olmayı
dileyerek kapı kolunu çevirdi. Kapının önündeki kimsesizliğe şaşkınlıkla
bakarken, kadından duyduğu son cümleleri düşündü.
Neyi unuttuğumu söyle, diyordu kadın. Hiç değilse bunu
söyle. En azından neyi unuttuğumu…
Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.
Nietzsche
İnsanlar hikâyeleri olsun isterler, bir hikâyeye sahip
olmanın boşunalık duygusuna birebir olduğunu içten içe sezerler çünkü. Yatma
vakti geldi yatağa uzandın, delik deşik uyudun, uyandın, bir önceki ile
neredeyse birebir aynı yolu izleyecek başka bir güne daha başlayacaksın.
Düşünmeyeceksin – düşünsen zor çünkü günü sürdürmek – eyleyecek, dişe dokunur
bir şey söylemesen de dillenecek, işitecek, devinecek, günlük endişelerin
peşine düşecek ve o yatağa geri döneceksin. Gördün mü? Boş! Hikâye arzusu
burada devreye girer. Kısa, uzun, benzersiz, sıradan gibi görünse de aslında
derin, kabuklaşmış bir yaranın altına gömülmüş, sizi sokakta yanınızdan geçen
anlamını yitirmiş yüzlerden farklı kılan, yaşanmışlıklarım var diyebilmenizi
olanaklı hale getiren, yüzünüze yalnızca sizin görebildiğiniz ince bir çizgi
eklemiş, küçük – büyük fark etmez ama iyi bir hikâye.
Arayıştan önce fark ediş gelir. Tek tük gözüne çarpmaya
başlar hikâyeler. Kimini seversin kiminde için burkulur, olmaz olsun böylesi
dediklerini görebilmen uzun bir süre gerektirir. Onda var, bende yok! Şunda da
var, e benim neden yok! Fark ediş, elinden bırakamadığın saçma bir oyun gibi
daha fazlasını fark etme çabasını getirir beraberinde. Bölümü – level atlama da
diyorlar buna - geçme! Daha iyisi, daha uzunu, dur bakalım daha kısa ama soluk
kesici olan da var. Türlüsü, rengi, kokusu, bıraktığı izi ile benliğinde
kazıntı hissini başlatmıştır bile. Ama bende yok! Açlık hissinin yarattığı
etkiye benzer. Sıralama aynı:
İhtiyaç – dürtü – güdü –
davranış – doyum ( ? )
Son basamak öyle kolay gelmez. Doyum olmazsa süreç başa
döner. Sonsuz bir bengidönüş açlığı azdırır. Biliyorum. Öğrendim çünkü. Şimdi benim
söylemine bilimsel kavramlar ekleyerek satışı garantilemeyi amaçlayan bir
satıcı olduğumu düşünmeye başladınız. Haksız sayılmazsınız ama çok da haklı
değilsiniz.
Haddinden fazla hikâyem vardı. Ki bu beni hikâyesiz birine
denk kılıyordu. Elbette bu denkliği fark etmem çok uzun sürdü. Zihin değil
Çıfıt çarşısı. Ne yana düşünsem başka bir hikâyeye çarpıyordu zihnim. Sonrası
kilitleniş. Yaşamayı dışarıda bırakan bir kilitlenişten söz ediyorum burada,
ciddiye alın! Gereksiz çokluk ve yokluk aynı şeymiş demek. Yoksullar içinde
tuhaf bir varsıllık ki beni diğerlerinin arasından çekip farkında olmadığım bir
verme arzusunun peşine düşürüyordu. Onda yok, şunda yok, bunda da yok. Bende
çok. Hikâyesizleri görmemle hikâyesizlerin de beni görmelerini beklerdim ama
ruhları bile duymamıştı. Şurada, eli kolu, cepleri, dilleri, zihni hikâye taşan
biri var demediler, kendi boşunalıklarına yansalar da yanmasalar da fark
etmediler. Bu körlük başlangıçta canımı çok sıksa, şaşırmama, hayret etmeme
neden olsa da, dedim ya hayatımın cömert olma aşamasındaydım ve paylaşmaya
çoktan hazırdım. Sonuçta hikâyeleri yazıp sağa sola saçmaya başladım ki ihtiyacı
olan bulsun ya da hikâyeler gereksinimi olana yapışsın. Çok ilginç! Bulunan
veya bulan olmadı. Çaresiz hissettim tabi, anlamaya çalışmak çok olanın daha da
çoğalmasından başka bir sonuç vermedi. Sorun insanlarda değil de hikâyelerde
miydi, telaşına düşmem olay örgüsünün gereğiydi. Bu çok zor, çoğun umut kırıcı,
şüphenin rahatsız edici sularında yüzmeyi gerektiren çaba yıllarımı aldı desem
yanlış olmaz. Her birine tek tek bakmak, bu gerçekten bir hikâye mi sorusunu
kaçınılmaz biçimde sormak; nelik, kaynak, sınır, ölçü sorunlarıyla boğuşmak
derken işin içinden çıkamayacağımı düşünecek gibiydim. Düşünmedim ama. Hikâyesizlerin
bir hikâyeyi tanıma ve kendisine sunulduğunda alma konusunda yetersiz ve
beceriksiz olduklarını iddia etmek gibi kolaycı bir yol da seçmedim. İnsan
doğasına gitmeyi akıl etmem kardeşimin tamamen bu bağlamın dışında kurduğu bir
cümlenin sonucunda akıl edebildiğim bir şey oldu. “ Veriyorsun almıyorlar, illa
elini ceplerine atacaksın o zaman kıymete biniyor verdiğin” demişti tümüyle
sorunumla ilgisi olmayan sıradan bir konudan söz ederken. O an aydım ama
kabullenmek zor oldu. Hikâyeler nesne miydi ki? Nesneydi, değildi derken epey
bir zaman daha geçti. Çare, hikâyelerimden birinden geldi: Özneye dönmek.
Özneden çıkar oysa hikâye değil mi, çıkışı varış yapmak, demek ki deva. Parlak
bir fikir gibi görünen bu klişe, kendi sorunlarını da beraberinde getirdi
elbette. Aksi olsa şaşardım! Kendisi çıkış yapılacak özne ile varılacak öznenin
aynı özne olması şart mıydı, örneğin? Birinden çıkıp diğerine varmaya kalksam
genel bir “insanlık durumu” yaratmış mı olacaktım yani? Varmaya değer özne
hangisidir, gibi sorulmaması gereken sorular da varmış meğer. Bir yerde “ Ah!”
diyecektim, bu kaçınılmazdı. Ah! Oysa “ an” demeli insan. Çıkmak ve varmak söz
konusu olduğunda ise “an”ın ne denli uzun bir süreyi içine alabileceğinin
öğrenimi için yaşım geçkince gibi geliyordu bana. Ah ve an ikileminde, çıkmak
ve varmak arasında bellemek ve unutmak duruyordu. Her ikisinde de iyi değildim,
hikâyelerimi bilenler bilir. Berbattım. Bellerken de bellediğimi unutmaya
çabalarken de. Bundandır ki an ve ah’ın birbirine girdiği o umutsuz yaşamalarda
“ biri olsa” diyordum – ki umut arayışıydı – “ birisi olsa ve şuradan bir hikâyeyi
şartsız pazarlıksız kendinin kılsa”. Bir birisi bile yok muydu, diye soracak
olan olursa yok’la hiç’in özdeş olmadığını söyleyecek dermanım yoktu. Kimseyi kandıramayınca
kendini kandırıyor insan.
Hikâye iyilik midir? Bir hikâye ile iyilik özdeş olabilir
mi? Denize atılmış iyilikler gibi, ardı sıra ne olduğunu, ne olacağını, kime
varacağını dert etmeksizin bırakılabilir mi hikâyesizlerin geçeceği yol
üzerlerine?
Düşünmeden evetlediğim
ve sonrasında da evetlemekte tereddüt etmeyeceğim sorular sormaktan vazgeçerek
tasarruf edeceğime inandığımdan neyim var neyim yok döktüm denizlere. Kıyıya vuranlar,
dibe çökenler, bir düşün orta yerine yapışanlar, balıklara yem olanlar,
balıkların midesinden insan sofralarına meze duranlar. Hepsi benden, hepsi
bende.
Geçerken duraklayıp bakacak gibi olanlar için hazırda söz: “
nasıl bir şey bakmıştınız?”
Mey
Çiçeğe dokundu. Plansızdı. Planlamış olsaydı, belki de bu
kadar beklenmedik; beklenmedik olduğundan da şaşırtıcı, şaşırtıcı olduğundan da
akışı birden kesen; akışı birden kesişinden de sarsıcı olmazdı. Plansızlık ona
göre olmasa da, bu kadar kendiliğindenlik başka bir zaman olsa onu huzursuz
edecek olsa da bu kez ne huzursuzlandı ne de huysuzlandı. Temasın ne kadar
sürdüğünü söylemek zor. An veya anlar toplamı. Geçen süre umurunda değil şimdi.
Parmaklarının ucunda minik bir alazlanma, alazlanma yüzünden belki teninde
belli belirsiz bir elektriklenme duydu. Benzer bir duyum anısı aradı belleği
hızla. Bulamadı ilkin. Bulamayış anı, benzersizlik heyecanını tetiklemiş olmalı
ki içine çektiği havayı bırakacak yer yokmuş gibi ciğerinde bir sızı ile kalakaldı.
Parmakları istemsiz hareketlendi ve kadifemsi yaprağın üzerinde kısa bir
gezinti geldi peşi sıra. Parmaklarının baskısıyla titredi mor yaprak, bakan
olsa göremezdi öyle yokmuş gibi. Belleğinin puslu bir yolda pusu ve karanlığı
delerek ilerlediğinin farkındaydı ama dikkati çiçekteydi şimdi. Belleği boş
verdi. Bir kez daha hareketlendirdi elini. Bu kez tek parmak: Serçe parmağı.
Usul bir dokunuş. O an buna temas denmeyeceğini fark etti. Tek yanlı çünkü.
İkinci farkındalık teninin altındaki hassaslığa biraz daha baskı uygulama
arzuna ilişkindi. Her arzu gibi az çok vahşiydi. Tuttu kendini. Rengini
düşünmek işe yaradı. Mor ama çok belirgin değil. Soluk neredeyse. Lila mı
diyorlardı buna? Leylakların rengini andırıyor ama parmağının ucunda titreyenin
leylak olmadığını biliyor. Elini çekmeli mi? Bu izinsiz dokunuşun verdiği hazzı
az daha uzatmalı mı, kararsız kaldı. Koku araya girmemiş olsa kararsızlık
uzardı. Kokuyu aldı ve belleğinin hızlıca devimini duydu. Duyumsal bellek
devrede. Sesleri, tatları, dokunuşları anımsamaktan daha kolaymış kokuyu
anımsamak. Bir yerde okumuş olmalı bunu. Çiçeğe dokunmayan eliyle alnını
sıvazladı önce, sonra parmaklarıyla hafif bir tempo tutturdu. Cılız bir melodi
canlandı parmaklarının vuruşunda. Daha baskıcı daha sert. Çiçek büzülmek ister
gibi hareketlendi serçe parmağının altında o anda. Dillense, bırak artık
diyecek gibi. Hazır olduğumda diye düşündü. Henüz değil. Şimdi değil. Tam şu
anda değil. Kokuyu tanıyacak gibiydi. Cılız duyumsal dilin yaklaşıp uzaklaşışı
alay edilmiş gibi içerlemesine neden oluyordu. Tanım için, daha doğrusu tanıma
için gereken sözcüklerin eksikliği büyük bir yoksunluk şimdi. Düş kırıklığı ile iç geçirse yeri. Yapmadı.
Hafifçe titredi bir şey. O veya çiçek. Hemen adlandırdı: Titrek an. Ansızın yağmur
indirmiş, içinden buz gibi bir düşünce geçmiş, içtiği soğuk su dişini
kamaştırmış, burnunun ucuna bir kar tanesi değmiş gibi. Belli belirsiz ve
şiddetli bir titreyiş. Onda veya çiçekte. Hangisinde, sorusunun bir anlamı
varsa da, o anda anlam arayışının yeri yok. Geri bas zihin, dedi. Dilsiz
alışverişin keyfini sürmeye henüz başlamışken aklı buyur etme mahal yok.
İnsan dış dünyayı zihninin yapısına göre şekillendirir;
algılarını biçimlendirir, diyenleri biliyor. Bu bilgi onda. Bilgi istemiyor
şimdi. Duyumsama aşamasında kalsa iyi, bunu anlıyor ve bir kalkan arayışıyla
etrafına bakınıyor. Bu büyük bir hata. An’a fazladan nesne sokmak, gereksiz
ayrıntıları dâhil etmek olan bitene genişlemeye, genişleme de sözcük arayışına,
sözcük arayışı da nihayetinde bulmaya, bulma da yordama çabasına neden olacak.
Gözlerini kapat, diyor panikle. Derhal kapatıyor paniğine itaat ederek. Ses
yükseliyor. Şaşırtıcı. Piyanoydu, keman nereden çıktı, diyor çiçeğe. Çiçekten
cevap umacak değil, eli yanına düşüyor. Kulak kesiliyorlar. O ve çiçek. İçinden
bir “ hııımmmm” nidası peyda oluyor. Hayretle karışık bir hazla yükseliyor
nida. Çiçeğe kıyamadığından alt dudağını dişliyor.
Çiçeğin yanında uzaklaşmadan hemen önce, “ her sabah bunu
dinleyelim “ diyor. Günü kabul etmeden hemen önce. Sen de dinle. Gözlerini
uyanıkla zorladıktan hemen sonra. Sen de dinle. Sesi belleğine, an’ı cebine
atıp uzaklaşırken çiçeğin kırmızı olduğunu görecek halde değil.
Melek Ekim Yıldız
Kendisine ardı ardına soru soran yüzlere baktığında ve
cevaplara – yani gerçekle uyuşan cevaplara – sahip olmadığını fark ettiğinde A.
gülümsedi. Çünkü bazen yapılabilecek tek şey gülümsemektir. Bir gülüşün onlarca
farklı anlama gelebileceğini biliyordu elbette ve cevapsızlığına kızmaktan çok
haklı çıkmanın kibriyle yaklaşmaya hevesli sorucuların hoşuna gitmeyeceğini de.
Önce gülümsedi, ardından “ durum iyi değil” diye düşündü. Düşünmesiyle bir
başka gülümseme hazırlığı daha peyda oldu yüzünde. Düşünme, konuş! Bunu,
kendine söyledi. Dışarıdan bakılsa sinirlerinin bozulduğu izlemine kapılmak
işten değildi: Sinirleri boşaldı, sırıtıp duruyor.
“ Seni bekliyoruz A.” dedi sağ baştaki kadın. “ açıklamanı
duymaya can atıyoruz” eklemesi saklamaya gerek görmediği bir küçümseme
içeriyordu.
Büyüksemeye tercih ederdi A. küçüksemeyi. Küçükseme, haksız
çıkarma arzusunu getirir, sizi harekete geçirirdi. Büyük görmek ise karşı
tarafın ummadığı hayal kırıklığını garanti ederdi. Siz dururdunuz, büyükseyen
düşerdi. Küçümseyen sindirmenin keyfini büyütendi öte yandan.
Sinmiş değil, sadece gülmüştü. Daha da gülesi vardı beteri.
Yüz boyunca genişleyecek ağız, “ açıklamam yok, böyle olduğu haliyle” der gibi
küstah, “ kendi boyutumdayım”ı ima edercesine aldırmaz görünecekti. Öyle de
oldu.
Kıpırdanmalar, diğerlerine anlamlı bakış atmalar
belirginleşti. Adamlardan biri hafifçe öksürdü, mesaj vermek ister gibi.
Sarışın kadın parmaklarını saçlarının arasına daldırıp duruyordu. Odanın havası
ağırlaşırken, uyku bastırmış gibi esneyen soru sorma konusunda diğerleri kadar
hevesli olmayandı. A’nın tebessümündeki uçarılık, sözü en fazla geçiyor gibi
görüneni en çok rahatsız etmişti belli ki. “ biraz ara verelim” dedi rahatsız.
Bunu bekliyor olmalılar ki aniden ayaklandılar. Kısa sürecek bir karmaşa
yaşandı; çekilen sandalyeler, fısıldaşmalar, çıkışa ilk ulaşmak için acele
edenlerin itişi kakışı dakikalardır tek düze bir havası olan bu kasvetli odayı
bir an için katlanılabilir kıldı. “ Sen de yüzünü yıka” dediler A’ya. Oralı
olmadı. Odayı terk edişlerinin yarattığı küçük çaplı kaosu hayranlıkla izledi.
Çıkanlar çıktı, A. Odada kaldı. Herkes çıktıktan sonra kapanan kapıya dikti
gözlerini. Sonra bir şey hatırlamış gibi silkinip, ellerini gülümseyişini
korumak ister gibi nazikçe yüzüne kapadı.
Boşalan odanın ağırlaşmış sessizliği dikkatini dağıtmasaydı
cevapları düşünme fırsatı olabilirdi. Daha önce düşünülmemiş gibi, daha önce
düşünülmediği şekliyle. Cevapları değil soruları düşünmeliydi belki de.
Düşünmeyip hatırlamak da bir çözüm olabilirdi. Belki.
İyi bir sorunun cevabı değil, cevaptan sonra gelecek – ki
soru iyiyse getirmeliydi – yeni soruların önünü açması gerektiğini
hatırlamalıydı örneğin. Hatırlasa da zihni hatırladığının – felsefi bir klişe
olduğu için – reddederdi. Olmadı. Başka bir deneme: İyi bir sorunun tüm
zamanlar için “ soru ” olarak kalabilmeyi başarması gerekirdi ki, tekrar tekrar
başka zihinlerce de sorulsun. İki etti: Felsefi klişe! Hiç sormamış olmakla çok
fazla sormuş olmanın aynı kapıya çıktığını hatırlamalıydı belki de. Ya da soru
üstüne düşünmekten vazgeçmeliydi.
Gidenler dönmedi.
Son bir saat içinde sorup durmuşlardı peş peşe oysa.
Oturduğu sandalye bozması koltukta kıpırdandı. Sıkılmış
mıydı? Yok, dedi A. Sıkılmadım. Öyle ya bunalmış olsaydı istediklerini verir;
sordukları, sormadıkları, sormayı akıllarına dahi getiremediklerinin
cevaplarını sıralar, yoluna giderdi.
-
Görür görmez tanımadım!
-
Okur okumaz anladım!
-
İşitir işitmez, unuttum!
-
Dokunur dokunmaz lal oldum!
Tüm cümlelerin sonuna ( uysa da uymasa da ) ünlem koy,
konuyu kapat. Ünlem cümlelerinin doğruluk değeri yoktur, belki de bu odadan
kurtulmanın – herkes için kurtuluş – yolu budur. Doğruluk değeri olmayan
cümlelere en az onlar kadar doğruluk değeri olmayan cümlelerle karşılık verdin mi, soran
da cevaplayan da kısır bir döngünün içinde debelenip durur.
-
Ne anladın?
Anlamak; anlam
vermenin, sunulanı veya olanı yahut olmayanı zihninde şekillendirmenin
sonucudur. Zihnin yapısı belirleyicidir tam da o noktada. Felsefeciler buna
duraksamaksızın konseptüalizm, derler. Aristoteles’ten Kant’a uzanan dikenli
bir yolda yeşillenmiştir. Söz sizden çıkmadıysa, anlam, sizden çıkmamışın
zihninizde bir karşılığının olması koşuluna bağlıdır. Demek ki vardı. Karşılık.
Gözlerim sözcüklerin üzerinde gezindi, zihnim karşıladı. Ne anladığım ise
bende.
-
Nasıl oldu da tanımadın?
Anladığına benzemeyeni tanımıyorsun. Basit. Anladığın sende, tanıman
gereken zihninin dışında. Anlam gerçeğin karşısında güdük bir çaba nihayetinde.
-
Bir deneyim unutulabilir mi?
İnsan kendi zihninden utandı mı , ya kızarır ya unutur ( p V q ): tikel
evetleme. Bende başından beri her şey tümel evetlemeydi ( p Ʌ q )
-
Niçin durmaksızın bağırıyordun?
Sormamak veya
durmaksızın sormak. Bir ve aynı. Lal olmak ve durmaksızın bağırmak da öyle.
A., memnun yaslandı arkasına. Sorucular dönmemişti.
Sorucular dönseydi, cevapları hazırdı. Kurulmamış soruların uydurulmuş
cevapları.
beklemeyi sürdürdü A. Çünkü cevapları hazırdı. Unutmamak
için içinden tekrar tekrar geçirirken o cevapları, gözlerini kapıya dikip
bekledi.
Melek Ekim Yıldız
İlkin: Kendini Ara!
Herkesin utanmaktan söz ettiği, diğerini gösterdiği utanma
miktarıyla değerlendirdiği ama hiç kimsenin gerçekten utanma nedir bilmediği
bir yerde büyümüştü. Dayatmaya dönüşen değerin anlamsızlaştığını, herkesin
şarkı söylediği yerde müziğin olmadığını fark ettiğinde anlayabilmişti. Kendisi
de düpedüz utanmazdı. Arsızlığını besleyenin ötekiler olduğunu iddia ederdi,
birileri halinden söz ederse. Kimsenin bir şey dediği de yoktu aslına
bakarsanız, elinin altında savunmalar hazır tutmayı adet edinmişti. Sonra o
rüyayı görmeye başladı. “ Kendine gel!” diyen yüz her defasında değişiyorsa da
ses aynıydı: “ Kendine gel!”
Önce üzerinde durmadı rüyanın. Ne de olsa uyanılıyordu.
Uyanınca da neydi, kimdi demeye kalmadan siliniyordu bilinçten. Bir, iki, üç
derken görmezden gelmeyi başaramadığı bir huzursuzluk abanmaya başladı üstüne.
Tam kuşluk vakti. Ne demek, “ kendine gel!” ? Üstelik aynı ses başka ağızlardan
çıkmakta. Gönül eğlendirdiği için gönlünü kırdığı, kırık dökük şeylerden
hoşlanmadığı için hemen unuttuğu, kinlendilerse de “ ateş olsa cürmü kadar yer
yakar” düşüncesiyle vicdanından silkelediklerinden biri de olabiliyordu
seslenen, utanmazlığın bin bir yolunu kendilerinden öğrendiği aile eşrafından
biri de. Rüyanın ve sesin ama en çok da söylenenin verdiği sıkıntı büyümeye
başladığında düşünmek elzem oldu. Kendim dediğin nedir?
Kolaycıydı ve başkasının emeğinin üstüne oturmak onun için
sorun olmadığından sağa sola sormaya başladı. Arkadaşlar, ahbaplar, mahallenin
görmüş geçirmiş ablaları. Anladı ki bu cenahtan tatmin edici bir cevap
bulamayacak. “ Kendi” ile “ ben”i özdeş bilmişler. Kısır döngünün ne uyanık
haline faydası vardı ne de rüyadaki sesin sinir bozuculuğundan kurtulmaya.
Sorgu alanını genişletmekten başka çıkar göremedi. Zorunlu olmadıkça uğramadığı
camii hocasından medet aradı. Hoca, Zümrüdü Anka Kuşu, dedi. 30 kuş dedi.
Anlatı da anlattı. Hikâyeyi işitti işitmesine de rüyasına girmiş herkesin
diline pelesenk olmuş “ kendi” ile bağlantısını kuramadı. Hoca elinden geleni
yapmıştı.
Mahallelinin “ okumuş” adını taktığı tuhaf bir adam vardı.
Gördü müydü yolunu değiştirirdi. Adam da bilirdi onun bu halini. Şimdi ne
yüzle, demedi. Yüzden bol bir şey yoktu yanında yöresinde. Gitti çaldı
kapısını. Uğursuz bir bakışı vardı adamın. Uğursuz muğursuz, dur şimdi. Derdini
anlatana dek akla karayı seçti. Kekeledi, nereden başlayacağını bilemedi. O
bocalayan dilini ağzında çevirdikçe, Okumuş’un yüzündeki ifadeyi görmemek,
görüp de ağzına yumruğu indirmemek için bakışlarını halının solmuş desenine
dikti. Okumuş ses etmeden onun bu biçare
halini izliyor, donuk bakışlarını yüzünden hiç ayırmıyordu. “ Kendim”i bilmem
ama “ ben” bu adamın ağzını burnunu kırarım diye geçiriyordu içinden. Okumuş kalkıp
yan odaya geçince, demin beri sıktığı yumruğu açtı. Ne demeye geldim, diye kızdı
kendine. Beş dakika geçti okumuş yok, sonra on oldu. Nerede bu, diyerek kalkıp
peşinden yan odaya geçti o da.
Okumuş, kitaplarla dolu bir kütüphaneden peş peşe kitap
çekip kucağında biriktiriyordu. Tiksintiyle baktı kitaplara da Okumuş’a da.
Hocanın gözünü seveyim, diye düşündü Okumuş kucak dolusu kitabı kollarına
bırakırken.
Kendine gelebilmen, bir kendi olma hali ile mümkün. Ara,
demişti okumuş onu uğurlarken.
Apartmandan burnundan soluyarak indi. Okumuş’un penceresinin
önüne attı kitapları ve seslendi: Okuuuumuuuuş, Okumuuuuuş, Okuuuumuşşş!
Pencere camında görünür görünmez okumuş, çakmağı çakıp
kitapların üstüne attı.
İkincileyin: Kendini
Bil!
Çöpü atmak ilk bahanesiydi, hem bir de yeni doğum yapmış
kedinin yavrularını da bir göreyim de ikincisi. Yağmur yağıyor diye uyarıldı.
Bir şey olmaz, hemen gidip gelirim. Öyle çekinilecek kadar yağmıyordu üstelik.
Çıkmalıydı: Kendime diyeceklerim var! Çıktı. Çöpe ulaşana kadar bir şey demedi.
Kedi için ayırdığı yemeği yavrularıyla birlikte barındığı ahşap kutunun yanına
bırakana kadar girizgâh niyetine birkaç cümle kurmuştu.
Ne şefkat ne anlayış göstermeyeceğini kesin bir dille
belirtmeliydi. Öyle de yaptı. Beklenmedik bir gelişme olduğunu biliyoruz, dedi.
Ama beklemeliydik! Sakın, dedi sakın bunlara gerek yok deme. Bunlara gerek var!
Bir saat olmadı tırnaklarını kırmızıya boyadın! Sus, yalan konuşma. Saklanma,
süslenme, dil oyunu yapma.
Yağmur varla yok arasıydı. Yukarı aşağı yürümeye başladı.
Önce hızlı hızlı ardından yavaşladı. Göğe bakmadı. Toprak kokuyordu elbette,
içine çekmedi kokuyu. Konuştu, itirazlandı, temin etti, gücendi, halden
anlamadı, açık et bildiğini dedi. Nazlandı açık etmeye, kusarım biliyorsun diye
uyardı. Kusacaksan burada kus!
Kustu. Nasıl temizlenir demeden çıkardı zihninin karanlık
bir köşesine tıkıştırdıklarını. Beğendiremedi ama. Güvenli alandan çık!
Güvenli olmayan alanı teşhir için metrekare başına düşen
yağmur miktarının yeterli olmadığını düşündü. Evden aradılar o sıra: Nerede
kaldın? Yürüyorum biraz dedi. Aslında yüzüyorum önce sığ ve sonra mümkün olursa
daha derinlerime inerek demedi. Üşütme uyarısına, hava güzel cevabını verip eve
götürmeyecek dar sokaklardan birine daldı.
Korkmuyorum, diyerek ikna edebileceğini düşündü. Korkmuyordu
ama korkmalıydı. Fırlatılıp atılamaz, atılsa da bir köşede unutulamaz o kendi
olmayan veya kendi olduğuna kendini ikna edemediği o hali anımsamaktan da
korkmalıydı tümden unutmaktan da. Islah olmuşluğuna ikna olamamak derdinden
mustarip yürümeyi sürdürdü.
Yavrular biraz daha büyümüş olaydı, dedi çare buymuş gibi.
Çok küçük ve çok sarıydılar. Kedileri düşünmek denge sağladı. Denge, acımasızı
geri getirdi. Denge, derini göze görünür kıldı. Onun da kendisine bakacağını
bilerek derine dikti gözünü.
Biliyorsun, biliyorsun, elbette biliyorsun!
Sayfalar kendiliğinden açılmaya başladı. Bir bir bir.
Yüzeyde tiksinti. Kendine.
Az aşağı inince gülüş: Kendine.
Daha derinde bilgi: Kendine
Üçüncüleyin: Kendini
Unut!
Yedek maske almayı unuttuğunu fark ettiğinde yolu
yarılamıştı. Dönse dönerdi. Daha vakit vardı. Dönmedi. Çekmecelerden birine
birkaç maske bırakmıştım, diye düşündü. Devam etti. Çekmecedeki maskenin
renginin uçuk mavi olduğunu anımsayınca durakladı yine. Dönmedi ama bugün de
değiştirmeyiveririm telkiniyle iteledi kendini gideceği yöne. Kendi kirli
soluğunu yeniden ve yeniden içine çekeceği güne hazır, hız verdi adımlarına.
Birkaç bin beyin hücresi daha geri gelmemek üzere gidecek, ilerleyen yaşında
bunama olasılığını yükseltecekti. Şimdilerde “ demans” deniyor, bunama deme,
diye uyardı kendini.
Önünde uzanan günü düşünecek gibi oldu. Ders programını
gözünde canlandırmaya kalmadan adamın sesini işitti. Sesin arsız tınısı
durdurdu onu.
Okuuuummmuuuş, Okuuumuuuuş, Okuuumuş!
Yanık kokusu, havaya savrulan küller, kitap sayfaları.
Okuuumuuuş!
Kucağında ciyaklayan bir kedi yavrusu tutmakta olan kadının
yanan sayfalara dikilmiş bakışlarından uğultuyu andıran bir ses geliyordu.
Adam, Okumuşşş diye bağırdıkça, yavru kedi ciyakladıkça, kadın inanmadıkça
kıpırdayamadı yerinden. Yakılmış tüm kitapları düşündü. Kitapları yakılmış tüm
yazarları. Protagoras’ın “ Tanrılar” adlı eserinin felsefe tarihinde yakılan
ilk kitap olduğunu. Yakılan insanlar sonra düştü aklına. Etin kokusu burnunda
öfkeyle baktı adama ve kadına. Düşündüklerini unuttu sonra. Ders zilinin çoktan
çaldığı aklına gelmedi. Öğrencilerin günün ilk dersini hevessiz ve uykulu
gözlerle beklerken, gelmeyişini bile fark etmeyeceklerini düşünmedi. Adamı
sustursa sustursa şu kadın susturur besbelli, diye geçirdi içinden. Kadının
adama baktığı yoktu. Adam kadını fark etmemişti. Kedi de susmamıştı.
Gürültüyü, savrulan külleri, adamı, kediyi ve kadını bir tek
o görüyor, yalnızca o işitiyormuş gibiydi. Rüyada mıyım acaba, düşüncesi düştü
aklına. Uyanık olduğunu biliyordu. Oradan uzaklaşması gerektiğini bildiği gibi.
Kıpırdamadı. Kıpırdamayı düşünemedi bile. Tek düşünebildiği, adamın da kadının
da maske takmadığıydı. Maske, mesafe, hijyen. Defalarca yineledi bunu. Maske, mesafe,
hijyen. En nihayetinde başka bir cümle kurmayı başardı: “ Kedi, sarı değil,”
dedi. Kedi sarı değil, hiç değil!
Melek Ekim Yıldız
Düşemedi toprağa,
genişçe bir yaprakta asılı kaldı...
Kış gelir; geliyor belki de, dedim.
Gelir ve savurur.
Toprak alır sonra beni, büyütür.
Büyürüm. Büyümesem de olur.
Gömülürüm derine
hep daha derine
inerek;
düşemeyişi unuturum mutlaka.
Mutlaka unutmak, belleğin utancı. Belleğin utancı ya,
üstüme alırım o utancı, giyerim. Sıcak tutar.
Yanaklarım kızarır: kırmızı yakışır.
Kırmızı yakışmaz herkese öyle. Düşeyim diye kendini savurup savurup
hep kendinde kalana - öyle ceza gibi - kendi kalana.
Bana,
kırmızı yakışır. Çok yakışır.
Mey
Gerçekten ürkmeyiz de zihnimizin oyunları
ödümüzü koparır. Çekmecedeki düşman hem oyun hem gerçek. Ben de öyleyim.
Başka bir şeyin arayışındayken bulunan ve epeydir akla
düşmemiş şeyle rastlaşmanın heyecana benzer bir kıpırtısı oluyor. Önemsiz,
çoktan unutulmuş – unutulması için çabalanmış olması muhtemel -, artık
olmadığın bir seni içeren – tam olmadı -. Bir daha deneyelim: Artık olmadığın
senden izler taşıyan ve epeydir olduğun sen’e çokça yabancı, bundandır ki,
tuhaf bulduğun; bir yabancının gizine meraklanıştan sorulandığın ve sorunun
yanıtına sahip olmak sıkıcı günlerine biraz değişim, birazdan biraz fazla
heyecan getirecek gibi göründüğünden sevindiğin bir bulma hali insana neler
ediyorsa, o oluyor.
Tanıdın aslında, tanıyacaksın tabii. Onca yarenlik, az şey
mi? Neden bu tebessüm peki?
- - Bunu şimdi sorma!
Varsayma’dan kurtuluşun göründüğü vakitlere rastlıyor bu
nesneyi bir kenara kaldırıp, unutuşu kutsadığın günler. Oysa ortaöğretim
seçmeli psikoloji, üçüncü ünitede altını çize çize yazar:
- - Mutlak unutma yoktur!
Zaman ilerleyişini ve
işleyişini sürdürür diye belledik. Zamanı kesintiye uğratamazsın, dediler
inandık. Zaman anını bekleyenleri kollar demediler, bilemedik. Seni geriye,
dönmeyi aklının ucundan geçirmediğin bir ana fırlatıverir de demediler,
başımıza gelince şaştık kaldık.
Doğada olup bitenin yine doğada olup bitenlerle açıklanması.
Kabullenebileceğin dümdüz yargılar. Doğruluk değeri olsun yeter.
- - D V Y
Bunlar seni ikna eder. Boynunu büker, bu böyle dersin. Bitti,
gitti.
Ama nedir bu gizemli haller? Çekmeceye saklanmış, sessiz
sedasız beklemiş, beklerken pusatını bilemiş, süslü cinayet planları yapmış,
dişini de sıkmış besbelli. Şimdi neremden vuracak seni?
- - Saman altı ettiğim kızgınlıklarımdan belki,
belki de allamayı sevdiğim düş kırıklıklarımdan.
Boşa sinmiş, planlar yapmış o vakit. Bunların acıtacağı olsa
olsa boyanın akıp gidişi.
- - İntikamını sevsinler!
Merak içini kemiriyor. Az çok bilir gibiyim, diye
düşünüyorsun.
- - Epeyce güçlü tahminlerim de var.
Ama yine de varsayımsallar. Doğrulanmaya muhtaç sezgisi
bile, içini bayram yerindeki korku tünelinin önüne götürüp bırakıyor. Kapı önünde
azabından çekinen ama içeri girmenin cazibesinden kendini kurtaramayan
çocukların bekleyişi gibisin.
- - Kişisel dehşetini, sosyal dehşete ikame etmedin
mi sen, diye sorma şimdi!
Yüz yüzesiniz.
- - Yaban bakıyor.
Nesne bakmaz, aklını başına al.
- - Domuz gibi bakıyor işte, aklımın burada, tam şu
anda işi yok! Yaban bakıyor.
Bilemedi seni. Gönül mü
koyacaksın şimdi buna? Sen onu bildin, o seni bilemedi.
- - Bilmezden geliyordur belki de. Olamaz mı?
Kıçı başı dağıttın iyice, bi dur!
- - Soluklanıyorum. Derince hava çekiyorum içime. Tutuyorum
biraz, sonra az az geri veriyorum. Ciğerimin sızısını böyle atıyorum dünyaya.
Çok anlatıp hiçbir şey
söylememeyi sana kim öğretti?
- - Belleğim oyunda belli ki. Gidip gelen; gerçek
mi, sanı mı bilemediğim yaşam kırıntıları atıyor önüme muhtaçlığımdan her
birine yapışıvermem. O yolları yürüdüm mü, o sözler döküldü cidden ağzımdan,
olmayanlar sahici miydi? Soruyorum ve cevap: D V Y
Çok güzel!
Limoni kokuyor. Kokuya limoni
denir miydi?
- - Denilmezse de, dedin atık.
Çürük limon değil ama bildiğin taze ve mis kokulu olanlardan.
- - Nesne kokar. Bunda bir sorun yok.
Nesne koku yayar. Yaban baktığı
senin kuruntun. Koku ve bakış hem oyun hem gerçek.
- - Oyuncu bir gerçek!
Nesne bir başka nesnenin içinde. Nesneyi
başka bir nesnede gizledin. Sözü başka bir sözde.
- - Beni başka bir bende.
Düşman, hem oyun hem gerçek.
- Ben de öyleyim.
Mey
.
- -