12 Kasım 2024 Salı

SEVİNÇLİ SIZI

 

Portakalı yedim. Böyle olacağı belliydi. Tüm akşam, meyve kâsesinin içinde tek başına, ama varlığını her an hissettirerek süzülüp durmuştu. Birkaç gündür kimsenin dokunmadığı, oradalığını ve tekliğini fark etmedi, nerdeyse pürüzsüz yüzeyinden yayılan varlığını bir arzu nesnesine dönüştürmediği portakal, o akşam gözüme görünür olmuştu. Tüm akşam boyunca aklımdaydı, mutfağa gidip elimi uzatsam yeterdi. Gerisi bir meyve bıçağına kalacaktı. Ama tek kalmıştı, evdekilerden birinin de isteyebileceği kadar tek. Bütün akşam bekledim, uzanacak biri çıkacak mıydı, iştahla kavrayıp meyve bıçağını çekmeceden çıkarırken “Portakal yer misiniz?” diye seslenecek, aksini umarak “paylaşabilirim” diyecek biri olacak mı diye bekledim. Kimseden ses çıkmadı. Bunu ben de yapabilir, meyve bıçağı için çekmeceye uzanırken seslenebilirdim içeridekilere. Yapmadım. Uykusu gelecekti eninde sonunda her birinin. Akşam uzadı, her zamankinden biraz fazla. Aklımda bitmesi gereken bir dolu işin listesini evirip çevirdim, canımı sıkan bir film izledim, tükenişini ertelemek için az az okuduğum bir romanın sayfalarında oyalandım, çay yerine kahve demlemek akşamı bir an önce defetmek için cılız bir çaba gibiydi. Gün indi mi, çay içilir oysa kahve değil. Kahve aydınlığın yarenliğinde iyi gider. Kabuğun altından ne çıkacağından emin olmadığın tüm şeyler gibi portakal da çekiciliğini gizeminden alıyor. Kabuk, beklentiyi iştahlandırır. İştahı beklentiyle azdırır. İşin içine kurgu da girerse olabilir olan olması gerekene dönüşür. Düş kırıklığının suçunu kabuğa atabilme olanağı güvende hissetme yanılsamasını hazırda tutar. Kabuklu şeyleri sevmeyiz, kabuklu şeyleri tam da bu yüzden severiz.

 

Portakaldan beklentim büyüktü. Sulu ve tatlı diye varsaymıştım. İçimde bir yangın varmış da portakalın suyu çenemden akarken, ateşi ehlileştirmek sonunda mümkün olacakmış gibi geliyordu. Akıllı uslu yersen neden çenenden yapış yapış su insin ki? Kabuğu soymayacaktım, bunu biliyordum. Dik tutup dörde bölecek, az önce çeşmenin altında soğuttuğum kabuğunu kendiliğinden bir kaba dönüştürecektim. Dikey kesilmişi yatay tutacak, posası kalana kadar suyunu içime çekecektim. Sıra posaya geldiğinde dişlerimi takıp bir ucundan diğer uca kadar sıyıracak ve uzun uzun çiğneyecektim. Bunu her bir parça için tekrarlayacaktım. Bu fikrin heyecan verici olmasının, uzun zamandır başka bir şey için böyle bir heyecan duymamış olmayı, şimdilik düşünmemeliydim. Zavallılık anısı istediğim bir zaman için köşede tutmanın sakıncası yoktu.

 

Bekledim. Beklemeyi severim. Beklerken büyüyen şeyler kadar küçülen şeyleri izlemeyi de. Bir şeyler büyür, gözünü dikip bakarsın. Nasıl da uzuyor ve genişliyor. Genişliyor ve uzuyor. Uzayan ve genişleyen şeylerin içinde bir şeyler küçülmeye başlar. Önce fark ettirmez azalış kendini. Genişleyen ve uzayan şeylere odaklanmışken daha az yer kaplamaya başlayanları ayırt etmenin de başladığı bir an gelir. O anda çoğalan ve azalan kendini apaçık sunmuşken sana, işte tam o anda beklemeyi bildiğin için beklemeyi sevmenin zorundalığı nefesini keser. Yeterince beklersen çoğalırken azalırsın.

 

Yarın birinin soracağı tutabilir: “Burada bir portakal vardı, kim yedi?” Bu gece sorulması gereken sorunun yarın sorulmasının soranda da sorulanda da gereksizlik hissinden başka bir getirisi olmayacaktır. Gece gece gözüme takıldı, canım çekti. Paylaşacak kimse de yoktu ortalıkta. Portakalı yedim. O kadar. Konu kapanmıştır. Hiç fena değil. Bu faslı kapatalım.

 

 

El ayak çekilince hemen mutfağın yolunu tutmadım. Uzatmayı severim. Meseleleri, duyguyu, özlemi, tartışmayı, zevke varacak yolu. Birkaç sayfa daha okudum, birbirine girmiş örgü iplerimi düzenledim, yarım bıraktığım işlere bakındım. Birkaç sigara tüttürdüm. Zamanın geldiğini söyleyecek sesi bekledim. Söylemiştim, beklemeyi severim.

 

Akşam boyunca zihnimde dolanan kurgudan bir dirhem taviz vermedim, harekete geçme zamanı gelince. Çeşmenin altında uzun uzun yıkadım ovuşturarak. Meyve bıçağını elimde tarttım. Yaprağından koparıldığı kısmı üste gelecek şekilde tutup haşin bir bıçak darbesiyle başladım işe, haşin deyince bana bir gülme geliyor ama o başka bir hikâye. Önce ikiye, sonra dörde. Yarım ay gibi görünüyor parçalar bir tarafından bakınca. Anneannem “somurmak” derdi. “Portakalı öyle somurma çocuğum, ayıp!”

Sulu ve tatlı. Memnunum. Çenemde yapışkan tatlılık. Buna da memnunum. Az daha yıkamayacağım, kalsın öyle. Dudaklarımda hafif bir sızı, asitten. O sızıyı sevdim, sevdiğin kitaplardan söz eden bir kitap okumak gibiydi. Sevinçli sızı.

 

Portakalı yedim. Böyle olacağı belliydi. Genişleyen ve uzayan şeylerin içinde azalana bakmanın sızlattığı gözlerimi ovuştura ovuştura uyumaya gidebilirdim. Gitmedim, biraz daha sızlasın.

 

Mey




 

22 Haziran 2024 Cumartesi

"PARILTILI BUDALALIK"

 

                                                                                   

                                                                                             “ Ben rastgele bir kederliyim.” E. M. Cioran

 

Her şeyi bıraktım. Her şeyi bir bir bırakırken, boşluk beni yutmasın diye tutunacak başka “her şey” yaratma çabasına girecek gibi olduysam da – bunun naçar kalacağını bildiğimden- tutunmasam da olur, dedim. Uçurum da sana bakacaksa ne gam! Uçurumun kimseye – gözünü dikip şöyle – bakmayacağı içime doğuyordu, bilmezden geldim. Temaşa olasılığı iç gıcıklayıcıydı, olasılığı sezgiye tercih ettim.

 

H A Fİ F L E M E      A R Z U S U

Yerim dardı. Göğsümü sarmalayan kafes küçük, zihnim çer çöple dolu, dilim laf salatası karmaşasıyla tıklım tıkıştı. Çokluktan yokluk, varsayımdan bilgi, söz’den samimiymiş gibi görünen hissiyat üretme yetisi yüzünden ıvır zıvırla doldurmuştum kendimi. Yer aç, dedim. Yer aç, nefes alamıyorum. Eteğimdeki taşları bıraka bıraka yürüyecektim. Yolu yoktu. Uçurum size bakmıyorsa gerçekte, ha kendinizi atmışsınız ha kirli çıkınızı boşaltmışsınız. Fark etmezdi, değil mi?

 

B O Ş A L T M A N I N      T R A J İ K O M E D İ S İ

İlkin söz’ü bırakırım sandımsa da atık, “an”lar oldu. An, söz’den ağırmış meğer. Bir yaprağın savruluşu, o damlanın saça konuşu, rüzgârın tene değişi, sokağa düşmüş ağaç gölgesi, kıyıya vuran suyun mırıltısı, bir cümlenin seni kilitleyişi, uzun süren bilememe halinin aniden çözülüp dağılışı, göğsünde bir sıkışma sonra patlayacak gibi hadsiz o genişleme, soluğunun kesilişi, çığlığın boğazına düğümlenişi, rüyanın uykuya mıhlayışı, bir temasın zihnine çentik atması. Hepsini bir kalemde bıraktım. Hafifledim mi? Eh, biraz. Yine de hala ağır sayılırdım; var’ın yerine yok koyulamayacağını bildiğimden boş’a sarıldım.

 

A N ‘D A N   S O N R A   A Ç I L A N   Y E R

Çift aşamalı temizliği -  önce yağ bazlı, ardından su bazlı – öğrendim. Sonra toner ve esansı. Ardından çeşit çeşit seruma döktüm cüzdanımda ne varsa. Daha ileri gitme, dedim kendime. Ama duracak gibi değildim. Doğal kozmetik yapma kursuna yazıldım. Çevrimiçi derslerde kameramı kapatıp hikâye okudum. Sınavı geçip, sertifika aldım. Eeee, bir şey yap madem, dediler. Avokado çekirdeklerinden yağ yapıp sağa sola dağıttım. Yüzünüze sürün, saç diplerinize de iyi gelir bilgisini ekledim. Yağ meselesi çok da idare etmedi gerçekte. Yerim hala dardı.

 

D A H A    B O Ş’ A   D O Ğ R U

Yer açmak şarttı. Söz’den kurtulurum bu sefer artık diye düşünürken zaman girdi devreye. Zamanı atmak, atıp ondan kurtulmak kolay değildi. Zamandan kurtulmak; önce’den, şimdi’den, sonra’dan kurtulmak bir hayli hırpalayacaktı, belliydi. Ne sonraydı, hangisi önce olmuştu, şimdi neler oluyor derken bir boğuşmadır başladı. Zamanla ilgili her ölçüye sıkı sıkı tutunmayı çare bildim. Çizelgeler, zaman planlamaları yaptım alt dudağımı kemire kemire.

 

 

 

“ S A D E C E   B İ Ç İ M L E R İ N    P A R O D İ S İ N D E   Y A Ş A Y I P    G İ T M E K”

Bir tuhafiyenin önünden geçiyordum. Rengârenk ipler yığılmış kapının önündeki sepetlere, içerisi şenlik yeri gibi. Bir dolu kadın. İpler, düğmeler, boyalar, adlarını bilmediğim bir dolu malzeme. Dürtülüyordum. Acaba, dedim. Acaba mı? Elime almışlığım yoktu örgü şişi, örgü ipi filan. Nasıl yapılır, onu da bilmem. Olur mu, dedim. Olur dedim, girdim içeri. Çok renk var. Attığım, boşalttığım, boşaltmayı arzuladığım her şeye karşılık gelecek bir dolu renk. Tek tek dokundum yün, penye, merserize iplere. İp seçen kadınlara verdim dikkatimi. Bir ikisini gözüme kestirip neye el attılarsa ona uzandım. İplerin kalınlığı, yumuşaklığı, şişlerin numaraları varmış. Elime geçeni attım sepete. Gülüyorum kendime içten içe. Kız ne yapıyorsun, sen ne anlarsın, ne becerebilirsin?

Eve koştum. Döktüm yere ipleri ve diğer malzemeleri. Karşılarına geçip uzun uzun izledim onları ve ellerimi. Söz akıtan eller, bunlarla ne akıtır diye sordum. Ne şiş tutmayı bilirsin, ne ilmek atmayı ne de gerisini getirmeyi.

Yazıp silmeyi bilirdim. Farkı yok, dedim. Örüp sökersin. Penelophe geldi aklıma. Anımsayışın ve unutuşun tülünün kadını. Özendim tabi. Özen, inadı getirdi. İnat hırsı, hırs unutuşu, unutuş parodiyi…

 

N İ Y E T İ   İ Y İ D E N   İ Y İ Y E   B O Z M A K

Sıra söz’e gelmiştir artık umuduyla bakınınca sağa sola, müziğin yittiğini gördüm şaşarak. Zihnimin durmaksızın söylediği şarkılar gitti, şarkıların beni boyadığı renkler soldu. Umursamadım. Şarkısız ve renksiz de olurdu. Boş’a koşuşumu sürdürdüm.

 

Y Ü Z E Y     S A R H O Ş L U Ğ U

“Şeylerin kendisinden değil, şeylere yüklediğin anlamdan” söz eden Stoacı bakışı tersine çevirip eşyaya döndüm yüzümü. Eşyanın kendisine. Düzenli AVM ziyaretleri, markalar, indirim takipleri, kullanıcı yorumları, biter bitmez akıldan silinip giden filmler, parfümler, ayakkabı ve çantalar. Kadınlardan gelecek iltifatları kovalamalar. Neredeyse başarmıştım.

 

P A R I L T I L I    B U D A L A L I K

Ruhsal yönden yoksullaşanlar kendi cennetleri olan o cehenneme sevinçle dalarlar, diye yazmış Adorno Minima Moralia’da. “Parıltılı budalalık”  diyor buna. Yakında okudum. Okurken, “Aaaa, ben buyum” demekten kendimi alamadım. Arka sayfada beni güldüren ifade: Tat Twam Asi: Sen busun!

İtiraf et, dedim sonra. Boş, yüzey diye tutturuyorsun ama hala seni gerçekten söz gülümsetebiliyor. Neden itiraf edecekmişim? Etmedim tabi. Yerim dar.

 

MEY

 



17 Nisan 2023 Pazartesi

İKİNCİ CÜMLE

Hangisiyle başlayacağıma, üçünün de ilk cümlesini okuduktan sonra karar verecektim. Yaşadığım kararsızlığa çözümüm buydu. Dakikalardır üçünü evirip çeviriyordum. İsimleri cezbediciydi, birinin de yazarı bildikti. On saat süren yolculuğun ardından aylardır kapalı olan evi açmanın yorucu çabasıyla o ana kadar hiç oturmamıştım. Evi ilk açışımdı. Yıllardır ya annem ya da kız kardeşimin işi olmuştu bu; temizlik, düzen, yerleşme çoktan bitmiş olurdu geldiğimde. İlk kez bu mevsimde buradayım. Nisan ortası. Bitkiler yeşermiş, yeşermekle de kalmamış çiçeklenmiş, çiçeklenmekle de kalmamış kokarmış. Her yerden baş döndürücü kokular geliyor. Limon çiçekleri ayrı kokuyor, ıhlamurlar ayrı. Melisa ve yaseminler desen sarsıcı bir koku yayıyorlar. Buna sevinmeye çok vaktim olmadı başlangıçta çünkü evin içine girmek gerekiyordu. Veranda mobilyaları salonun içinde üst üste. Onca yolun ardından elzem olanları dışarı çıkarıp, yine elzem olan yerleri temizlemek vakit aldı. Çay demlendi. Kokudan söz ettik durup durup. Kitapları çıkardım sonra. Üçünü de. Yorgunluğum gözlerimde sızıldanıyor. Yine de üç beş sayfa da olsa okuyacağım. Kararsızlığım bedenimin bahanesi bence. “İlk cümle” böyle aklıma geliyor. Hangi ilk cümle koku alma duyumumun sarhoşluğunu ezip geçerse onunla başlayacağım. Birini elime alıyorum. İlk cümlesi bir Paul Eluard dizesi. Başlangıç alıntısı yapmış. Bu sayılmaz. Diğeri, doğrudan bir mektup girişi. Geç kalma durumu üzerine. Tam zamanında tam olmam gereken yerdeyim ben. Üçüncü, yazarı tanıdık olan, tanımanın verdiği sıcaklıkla avantajlı gibi. İlk cümle de ilk cümle ama. İkinciye geçmesen olmaz türünden. Denizin kokusunu alamadığımı fark ediyorum o anda. Yakınına gitmek gerek. Gün ışısın deniz, diyorum kendime. Şimdi gece ve ikinci cümle zamanı. 

Zor geçen ayların ardından buradayım. Benden çok daha zor şeyler yaşayanlar oldu bu süreçte. Onları düşününce kendi yaşadıklarıma zor demek, utandırıyor. Evini, şehrini kaybeden Gönül mesela. Hala ışıl ışıl gözleri. Üniversite yıllarında çok yakındık. Sonra okul bitti, uzaktık. Yıllar sonra, yazdığım ders kitaplarından biri eline geçince yayınevi aracılığıyla bulmuştu beni. Telefonlar, buluşmalar, gidip gelmeler başladı. Gönül, çok güzel “canım” der. Yaşadığı onca acı ve yıkıma rağmen hala “canım” derken çok güzel. İlk ona sormuştum Yasin’i birkaç yıl önce. Sonra bölümden arkadaşlar bir buluşmada usulca yanaşıp her birine sordum: “Yasin’i hatırlıyor musun?” Gönül de diğerleri de Yasin’i hayal meyal hatırlıyor ama hiçbiri onu tanımıyor. Vardı öyle biri, değil mi diyorlar. Bir ara hep senin etrafındaydı. Ses etmiyorum. Vardı tabi.

Geçende Gönül ve Mehtap’la otururken, Mehtap’a sordum bu kez. Bir yıl önce de sormuştun, dedi. Ne yapacaksın bu Yasin’i. Ona bir şey demem lazım. Yasin’e o çok önemli şeyi söyleyemezsem, sonradan çok önemli olduğunu anladığım o şeyin ciğerime batışına dayanamayabilirim. Aradın mı peki onu, diye soruyor Mehtap. Çok mantıklı bir soru elbette. Hiç aramadım sadece onu tanımamış insanlara soruyorum: Yasin’i gördün mü? Neler yapıyor biliyor musun?

İlk cümleyi okuduktan sonra ikincisi için kendimi tutuyor oluşumun Yasin’le bir ilgisi olduğuna eminim. İlk harfi görmemle soluğumu tutmam bir oldu. Gönül bilmeden biliyor gibiydi. Mehtap’ın bana bakışındaki merakı görür görmez, “Yasin’e bir şey yaptı bu” dedi beni göstererek. Reddetmediğim gibi kabul de etmedim.

Eluard alıntısı, girizgâh için fena olmayabilir. Limon çiçeği kokusu kadar keskin. Geçmişte alınmış bir yaranın içine parmağını daldırır gibi cüretkâr. Yasin’i aramayıp sormayı sürdürmeme benziyor. Belleğimde bir delik açtım ve parmağım hep orada.

Sakladığım bir görüntü var: Atatürk Bulvarı’nda yürüyoruz. Gülüştüğümüzü ben kuruyorum muhtemelen. Bu öyküyü okusaydı caz dinelemeye gidişlerimizi, caza düşkünlüğümüzü de Yasin anımsardı. Bu şarkı çalıyorken kıkırdayamazsın, demiş miydim ona diye düşünür ama emin olamazdı.

Gönül’e anlatsam beni paylar. Okul günlerinde de sık sık yapardı. “Canım” derken, deyişinin güzelliğinden habersiz “kendine gel, canım” derdi. Kendimden epeyce uzak olduğumdan o günlerde Yasin’den söz etmemiştim ona, paylanmayı çok fazla hak ettiğimi de biliyordum. Derken bizi görmüştü ders çıkışı. Ne oluyor der gibi bakmıştı, oralı olmamıştım. Yasin çok güzeldi, ben ise düşüncesiz bir deliydim. İkinci cümleyi okumaya direnmekten daha acımasız olan onu yazmış olmak, diye düşünerek kendimi kurtarabilirdim belki. Gözüm hala ilk cümlede. İkincisinin ilk sözcüğü ödümü koparıyor. Melisa koku salıyor o esnada bir imdat gibi. Saate bakıyorum, gece ilerlemiş. Gönül’ü arasam diye kuruyorum. Gönül, desem ikinci cümleyi okuyamam. Gönül’ün uykulu sesi “ ne oluyor canım bu saatte” diye kınasa beni. Aldırmasam. İkinci cümle, desem. Gönül, “ canım geç oldu, git yat” derdi. Uysallaşsam. Sözünü dinlesem. Yatağa giderken beni sarsan yasemin kokusuna söylerdim: İkinci cümle adımla başlıyor.

 

Melek Ekim Yıldız

 




16 Aralık 2022 Cuma

Yön Bilgisi

tek bir cümle.

acıttı,

tohumladı, 

filizlendi.

doğu'sundaydım.

birkaç uzun saat

ılıttı.

Mey




21 Kasım 2022 Pazartesi

ŞEY GİBİ

Uyumuş uyanmışsın da her şey bitmiş,

fenası; o şeyler, yani bitenler bitişe yanaşırken

bir şey başlamamış gibi.

Uykunda bir şey her şey olmuş,

uyanıklığında bir şey hiç olmuş gibi.

Varlık - şey. 

Hiç - gibi.  



Mey




28 Ekim 2022 Cuma

UNUTTUĞUNU UNUTANIN HİKÂYESİ

 

Gözünü deliğe dayayıp gelenin kim olduğunu gördüğünde aklından peş peşe üç düşünce geçti: beni eve kadar takip etmiş. Verdiğini geri istiyor. Gözlerindeki hüznü büyütmüş. Geriye çekilip ne yapacağını düşündü. Kapıyı açacak mıydı yoksa evde olmadığını düşünmesini sağlayacak bir cevapsızlığa gömülüp,  geldiği gibi gitmesini mi umacaktı? Böyle olacağını daha onu ilk gördüğü anda biliyordu. Bildiğinin sıkıntısı kapladı içini. Çoğu geri isterdi ya, bunun isteyeceği, verdiği anda pişmanlıkla kıvranmaya başlayacağı en başından belliydi.  Hiç almamalıydım, diye geçirdi aklından ve elini kapı koluna doğru uzattı.

 

Buluşmaya on beş dakika gecikmişti. Beklerken saatine bakıp iki dakika daha, demişti ve sonra giderim.  Bakışlarını saatinden ayırır ayırmaz karşısında buluvermişti onu. O olmalı diye düşünmüştü geleni dikkatle süzerken. Nefes nefese, saçları rüzgârdan dağılmış; gözlerinde de hüzün var. Hepsinin olurdu. Hemen hepsi gözlerinde gizleyemedikleri büyük bir hüznü güçlükle taşıyarak ona gelirler ve acınası bir boşluk içeren bakışlara sahip olmuş olarak veda ederlerdi.  Karşısındakinin ağzından dökülen, özre benzeyen ama tam da özür olmayan sözlere dikkat etmemişti bu sırada. Sıkışmış trafik, gelmeyen otobüsler, yapmak üzere olduğuna ilişkin duyulan şüphe… Hepsinin benzer bahaneler kullandığını düşünüyordu ki, bu seferkinin sizi bir süre uzaktan izlemek istedim, dediğini duymuştu. Bu yeniydi. Yenilikle birlikte gelenin, eylemeye geldiğine hazır olmadığının farkındalığı da belirginleşmişti.  Eliyle az ilerideki kahvehaneyi işaret etmişti, vermeye hazır olmadığını ona nasıl anlatacağını düşünüyordu bir yandan da. Boş bir masa bulup oturuncaya dek her ikisi de konuşmamıştı. Bu iyi diye düşünmüştü. Genellikle çok konuşurlardı. Kaybetmeye can attıklarına dair söylenecek son sözler biriktirmiş olur ve birikimi akıtacak mecrayı bir an önce doldurma telaşıyla mütemadiyen anlatırlardı. Oturup karşısındakinin sessizliğine bakmıştı uzunca. Sessizlik izlenmeye alışkın bir edayla boynuna asılı gibiydi; içi sıkılmıştı bu izlenime. İzlendiğimi fark etmedim, demişti bundan hoşlanmadığını gizlemek istercesine gülümseyerek. Beriki yaptığında bir kötülük olduğunu düşünmüyor olmalıydı ki açıklama yapma gereği duymadan omuz silkmişti. Hemen yapabilir miyiz diye sormuştu ardından. Hemen yapabilir miyiz? Hemen yapamayız, diye atılmıştı. Yapamayız çünkü bunu gerçekten istediğinden emin olmalıyım. İkna edilmen mi gerekiyor, sorusunu hiç beklemediğini sonradan itiraf edecekti kendisine. İtiraz etmek istemişse de yalın gerçek buydu. Başını sallamıştı, evet ikna edilmem gerekiyor manasına geleceğini umarak. Sen bir anı alıcısısın ve bende de verilecek anılar var, daha ne, diye sormuştu beriki. Soru cümlelerinden ibaret bir kadın diye düşünmüştü alıcı içinden. Dönüşsüz bir durum olduğunu iyice anladığından emin olmak isterim açıklamasını sabırla yapmıştı. Çay mı içsek, diyerek sözünü kesişine sinirlenmişti sonra. Az ilerideki garsona iki çay diye seslenmiş ve kadına dönmüştü. Ondan yeni bir soru gelmeden aceleyle, bana bir neden vermelisin, demişti. Sende olanı almamı istenir kılacak bir nedene ihtiyacım var. Önüne bırakılan çaya şeker atıp karıştırmakta olan kadın, gözlerini bardaktan ayırmadan çayımı şekersiz içerim, diye karşılamıştı kendisini. Ardından çay kaşığını bardaktan çıkarıp arkasına yaslanmış ve gözlerini alıcıya dikmişti. Alacak mısın, sorusu gelmeden almaya karar verdiğini biliyordu kadın. Kendisi de almaması gerektiğini. Düştüğü kuyuya sevdalı bir hüznü taşımanın zor olup olmayacağını düşünmemişti bile.

 

Aktarım acılı olmuştu. Kadın şekerli çayı yüzünü buruşturarak içmiş, kendisine uzatılan eli tutmuş ve söyleneni ikiletmeden yaparak, gözlerini alıcısının gözlerine kenetlemişti.  Alıcı kendisini kaplayan ağırlıktan boğulacak gibi olmuştu;  bedeni durmak istediyse de durmamıştı. Yaptığını yapma konusundaki deneyimiyle bir aktarımdan daha sağ çıkmayı başaracağını biliyordu. Sonrasında sandalyesinde bir süre sessiz oturmuş ve sonunda bakışlarını kadından yana çevirip, gözlerindeki boşluğa bakmak istemişti. Kadın onu görmüyordu. Zihni silinmiş belleğindeki boşluğa şaşırırken, etrafının farkında değil gibiydi. Bu normal diye düşünmüştü alıcı yerinden doğrulurken, hep böyle olurlar. Çayların parasını ödeyip oradan uzaklaşırken kadına son bir kez bakmış ve boş bakışlarının arkasında parıldayan küçük, çok küçük bir acı taneciği gördüğünü sanmıştı. Yanlış gördüğüne ikna olması uzun sürmemiş, hızla oradan uzaklaşmıştı.

 

Şimdi, bu olan bitenden bir hafta sonra kadın kapısındaydı. Kapı kolunda tuttuğu eline bakıyor, tekrar etmeyen kapı ziline karşın kadının beklemekte olduğunu biliyordu. Alnını kapıya yasladı. Bekledi. Açmaması gerektiğini biliyordu, ilk başarısızlığıyla yüz yüze gelmemesi gerektiğini. Git buradan, diye fısıldadı. Kadın onu duyamazdı, bunu biliyordu. Art arda tekrar etti. Git, git, git… Bu sırada kapının ardında bekleyen kadının konuştuğunu, mırıldanır gibi bir şeyler söylediğini duydu. Kulak kabarttı duyduğu sesleri anlamlı kılmak için. Sebebini bilmediği bir acının içini kemirdiğinden söz ediyor gibiydi. Kahveden kaçarcasına uzaklaşırken, kadının gözlerinde gördüğünü sandığı parçanın bir sanı olmadığı anlaşılır hale geliyordu duyduklarıyla. Bağlamını kaybetmiş sızı, acı verici anılardan daha keskince yakıyor olmalıydı canını. Yine de kapıyı açamazdı. Açamazsın, dedi kendine. Açmayacaktı. Bu esnada kadının tekrar konuşmaya başladığını işitti. Dikkat kesildi. Açabilir miydi? Geri veremeyeceği bir şeyi talep ettiğini ona anlatabilir miydi mesela? Karasızlık içinde bekledi uzunca. Nihayetinde, duyduğunu duymamış olmayı dileyerek kapı kolunu çevirdi. Kapının önündeki kimsesizliğe şaşkınlıkla bakarken, kadından duyduğu son cümleleri düşündü.

 

Neyi unuttuğumu söyle, diyordu kadın. Hiç değilse bunu söyle. En azından neyi unuttuğumu…

 

 

 Mey  

                                                    Adriana Caruso



19 Mayıs 2022 Perşembe

HİKÂYESİZLERE HİKÂYE

 


                                                        Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.

                                                                                                    Nietzsche

İnsanlar hikâyeleri olsun isterler, bir hikâyeye sahip olmanın boşunalık duygusuna birebir olduğunu içten içe sezerler çünkü. Yatma vakti geldi yatağa uzandın, delik deşik uyudun, uyandın, bir önceki ile neredeyse birebir aynı yolu izleyecek başka bir güne daha başlayacaksın. Düşünmeyeceksin – düşünsen zor çünkü günü sürdürmek – eyleyecek, dişe dokunur bir şey söylemesen de dillenecek, işitecek, devinecek, günlük endişelerin peşine düşecek ve o yatağa geri döneceksin. Gördün mü? Boş! Hikâye arzusu burada devreye girer. Kısa, uzun, benzersiz, sıradan gibi görünse de aslında derin, kabuklaşmış bir yaranın altına gömülmüş, sizi sokakta yanınızdan geçen anlamını yitirmiş yüzlerden farklı kılan, yaşanmışlıklarım var diyebilmenizi olanaklı hale getiren, yüzünüze yalnızca sizin görebildiğiniz ince bir çizgi eklemiş, küçük – büyük fark etmez ama iyi bir hikâye.

Arayıştan önce fark ediş gelir. Tek tük gözüne çarpmaya başlar hikâyeler. Kimini seversin kiminde için burkulur, olmaz olsun böylesi dediklerini görebilmen uzun bir süre gerektirir. Onda var, bende yok! Şunda da var, e benim neden yok! Fark ediş, elinden bırakamadığın saçma bir oyun gibi daha fazlasını fark etme çabasını getirir beraberinde. Bölümü – level atlama da diyorlar buna - geçme! Daha iyisi, daha uzunu, dur bakalım daha kısa ama soluk kesici olan da var. Türlüsü, rengi, kokusu, bıraktığı izi ile benliğinde kazıntı hissini başlatmıştır bile. Ama bende yok! Açlık hissinin yarattığı etkiye benzer. Sıralama aynı:    

                                       

İhtiyaç – dürtü – güdü – davranış – doyum ( ? )

 

Son basamak öyle kolay gelmez. Doyum olmazsa süreç başa döner. Sonsuz bir bengidönüş açlığı azdırır.  Biliyorum. Öğrendim çünkü. Şimdi benim söylemine bilimsel kavramlar ekleyerek satışı garantilemeyi amaçlayan bir satıcı olduğumu düşünmeye başladınız. Haksız sayılmazsınız ama çok da haklı değilsiniz.  

 

Haddinden fazla hikâyem vardı. Ki bu beni hikâyesiz birine denk kılıyordu. Elbette bu denkliği fark etmem çok uzun sürdü. Zihin değil Çıfıt çarşısı. Ne yana düşünsem başka bir hikâyeye çarpıyordu zihnim. Sonrası kilitleniş. Yaşamayı dışarıda bırakan bir kilitlenişten söz ediyorum burada, ciddiye alın! Gereksiz çokluk ve yokluk aynı şeymiş demek. Yoksullar içinde tuhaf bir varsıllık ki beni diğerlerinin arasından çekip farkında olmadığım bir verme arzusunun peşine düşürüyordu. Onda yok, şunda yok, bunda da yok. Bende çok. Hikâyesizleri görmemle hikâyesizlerin de beni görmelerini beklerdim ama ruhları bile duymamıştı. Şurada, eli kolu, cepleri, dilleri, zihni hikâye taşan biri var demediler, kendi boşunalıklarına yansalar da yanmasalar da fark etmediler. Bu körlük başlangıçta canımı çok sıksa, şaşırmama, hayret etmeme neden olsa da, dedim ya hayatımın cömert olma aşamasındaydım ve paylaşmaya çoktan hazırdım. Sonuçta hikâyeleri yazıp sağa sola saçmaya başladım ki ihtiyacı olan bulsun ya da hikâyeler gereksinimi olana yapışsın. Çok ilginç! Bulunan veya bulan olmadı. Çaresiz hissettim tabi, anlamaya çalışmak çok olanın daha da çoğalmasından başka bir sonuç vermedi. Sorun insanlarda değil de hikâyelerde miydi, telaşına düşmem olay örgüsünün gereğiydi. Bu çok zor, çoğun umut kırıcı, şüphenin rahatsız edici sularında yüzmeyi gerektiren çaba yıllarımı aldı desem yanlış olmaz. Her birine tek tek bakmak, bu gerçekten bir hikâye mi sorusunu kaçınılmaz biçimde sormak; nelik, kaynak, sınır, ölçü sorunlarıyla boğuşmak derken işin içinden çıkamayacağımı düşünecek gibiydim. Düşünmedim ama. Hikâyesizlerin bir hikâyeyi tanıma ve kendisine sunulduğunda alma konusunda yetersiz ve beceriksiz olduklarını iddia etmek gibi kolaycı bir yol da seçmedim. İnsan doğasına gitmeyi akıl etmem kardeşimin tamamen bu bağlamın dışında kurduğu bir cümlenin sonucunda akıl edebildiğim bir şey oldu. “ Veriyorsun almıyorlar, illa elini ceplerine atacaksın o zaman kıymete biniyor verdiğin” demişti tümüyle sorunumla ilgisi olmayan sıradan bir konudan söz ederken. O an aydım ama kabullenmek zor oldu. Hikâyeler nesne miydi ki? Nesneydi, değildi derken epey bir zaman daha geçti. Çare, hikâyelerimden birinden geldi: Özneye dönmek. Özneden çıkar oysa hikâye değil mi, çıkışı varış yapmak, demek ki deva. Parlak bir fikir gibi görünen bu klişe, kendi sorunlarını da beraberinde getirdi elbette. Aksi olsa şaşardım! Kendisi çıkış yapılacak özne ile varılacak öznenin aynı özne olması şart mıydı, örneğin? Birinden çıkıp diğerine varmaya kalksam genel bir “insanlık durumu” yaratmış mı olacaktım yani? Varmaya değer özne hangisidir, gibi sorulmaması gereken sorular da varmış meğer. Bir yerde “ Ah!” diyecektim, bu kaçınılmazdı. Ah! Oysa “ an” demeli insan. Çıkmak ve varmak söz konusu olduğunda ise “an”ın ne denli uzun bir süreyi içine alabileceğinin öğrenimi için yaşım geçkince gibi geliyordu bana. Ah ve an ikileminde, çıkmak ve varmak arasında bellemek ve unutmak duruyordu. Her ikisinde de iyi değildim, hikâyelerimi bilenler bilir. Berbattım. Bellerken de bellediğimi unutmaya çabalarken de. Bundandır ki an ve ah’ın birbirine girdiği o umutsuz yaşamalarda “ biri olsa” diyordum – ki umut arayışıydı – “ birisi olsa ve şuradan bir hikâyeyi şartsız pazarlıksız kendinin kılsa”. Bir birisi bile yok muydu, diye soracak olan olursa yok’la hiç’in özdeş olmadığını söyleyecek dermanım yoktu. Kimseyi kandıramayınca kendini kandırıyor insan.

Hikâye iyilik midir? Bir hikâye ile iyilik özdeş olabilir mi? Denize atılmış iyilikler gibi, ardı sıra ne olduğunu, ne olacağını, kime varacağını dert etmeksizin bırakılabilir mi hikâyesizlerin geçeceği yol üzerlerine?

 Düşünmeden evetlediğim ve sonrasında da evetlemekte tereddüt etmeyeceğim sorular sormaktan vazgeçerek tasarruf edeceğime inandığımdan neyim var neyim yok döktüm denizlere. Kıyıya vuranlar, dibe çökenler, bir düşün orta yerine yapışanlar, balıklara yem olanlar, balıkların midesinden insan sofralarına meze duranlar. Hepsi benden, hepsi bende.

Geçerken duraklayıp bakacak gibi olanlar için hazırda söz: “ nasıl bir şey bakmıştınız?”

 

Mey

 

 


13 Mart 2022 Pazar

NOCTURNE 20

 

Çiçeğe dokundu. Plansızdı. Planlamış olsaydı, belki de bu kadar beklenmedik; beklenmedik olduğundan da şaşırtıcı, şaşırtıcı olduğundan da akışı birden kesen; akışı birden kesişinden de sarsıcı olmazdı. Plansızlık ona göre olmasa da, bu kadar kendiliğindenlik başka bir zaman olsa onu huzursuz edecek olsa da bu kez ne huzursuzlandı ne de huysuzlandı. Temasın ne kadar sürdüğünü söylemek zor. An veya anlar toplamı. Geçen süre umurunda değil şimdi. Parmaklarının ucunda minik bir alazlanma, alazlanma yüzünden belki teninde belli belirsiz bir elektriklenme duydu. Benzer bir duyum anısı aradı belleği hızla. Bulamadı ilkin. Bulamayış anı, benzersizlik heyecanını tetiklemiş olmalı ki içine çektiği havayı bırakacak yer yokmuş gibi ciğerinde bir sızı ile kalakaldı. Parmakları istemsiz hareketlendi ve kadifemsi yaprağın üzerinde kısa bir gezinti geldi peşi sıra. Parmaklarının baskısıyla titredi mor yaprak, bakan olsa göremezdi öyle yokmuş gibi. Belleğinin puslu bir yolda pusu ve karanlığı delerek ilerlediğinin farkındaydı ama dikkati çiçekteydi şimdi. Belleği boş verdi. Bir kez daha hareketlendirdi elini. Bu kez tek parmak: Serçe parmağı. Usul bir dokunuş. O an buna temas denmeyeceğini fark etti. Tek yanlı çünkü. İkinci farkındalık teninin altındaki hassaslığa biraz daha baskı uygulama arzuna ilişkindi. Her arzu gibi az çok vahşiydi. Tuttu kendini. Rengini düşünmek işe yaradı. Mor ama çok belirgin değil. Soluk neredeyse. Lila mı diyorlardı buna? Leylakların rengini andırıyor ama parmağının ucunda titreyenin leylak olmadığını biliyor. Elini çekmeli mi? Bu izinsiz dokunuşun verdiği hazzı az daha uzatmalı mı, kararsız kaldı. Koku araya girmemiş olsa kararsızlık uzardı. Kokuyu aldı ve belleğinin hızlıca devimini duydu. Duyumsal bellek devrede. Sesleri, tatları, dokunuşları anımsamaktan daha kolaymış kokuyu anımsamak. Bir yerde okumuş olmalı bunu. Çiçeğe dokunmayan eliyle alnını sıvazladı önce, sonra parmaklarıyla hafif bir tempo tutturdu. Cılız bir melodi canlandı parmaklarının vuruşunda. Daha baskıcı daha sert. Çiçek büzülmek ister gibi hareketlendi serçe parmağının altında o anda. Dillense, bırak artık diyecek gibi. Hazır olduğumda diye düşündü. Henüz değil. Şimdi değil. Tam şu anda değil. Kokuyu tanıyacak gibiydi. Cılız duyumsal dilin yaklaşıp uzaklaşışı alay edilmiş gibi içerlemesine neden oluyordu. Tanım için, daha doğrusu tanıma için gereken sözcüklerin eksikliği büyük bir yoksunluk şimdi.  Düş kırıklığı ile iç geçirse yeri. Yapmadı. Hafifçe titredi bir şey. O veya çiçek. Hemen adlandırdı: Titrek an. Ansızın yağmur indirmiş, içinden buz gibi bir düşünce geçmiş, içtiği soğuk su dişini kamaştırmış, burnunun ucuna bir kar tanesi değmiş gibi. Belli belirsiz ve şiddetli bir titreyiş. Onda veya çiçekte. Hangisinde, sorusunun bir anlamı varsa da, o anda anlam arayışının yeri yok. Geri bas zihin, dedi. Dilsiz alışverişin keyfini sürmeye henüz başlamışken aklı buyur etme mahal yok.

İnsan dış dünyayı zihninin yapısına göre şekillendirir; algılarını biçimlendirir, diyenleri biliyor. Bu bilgi onda. Bilgi istemiyor şimdi. Duyumsama aşamasında kalsa iyi, bunu anlıyor ve bir kalkan arayışıyla etrafına bakınıyor. Bu büyük bir hata. An’a fazladan nesne sokmak, gereksiz ayrıntıları dâhil etmek olan bitene genişlemeye, genişleme de sözcük arayışına, sözcük arayışı da nihayetinde bulmaya, bulma da yordama çabasına neden olacak. Gözlerini kapat, diyor panikle. Derhal kapatıyor paniğine itaat ederek. Ses yükseliyor. Şaşırtıcı. Piyanoydu, keman nereden çıktı, diyor çiçeğe. Çiçekten cevap umacak değil, eli yanına düşüyor. Kulak kesiliyorlar. O ve çiçek. İçinden bir “ hııımmmm” nidası peyda oluyor. Hayretle karışık bir hazla yükseliyor nida. Çiçeğe kıyamadığından alt dudağını dişliyor.

Çiçeğin yanında uzaklaşmadan hemen önce, “ her sabah bunu dinleyelim “ diyor. Günü kabul etmeden hemen önce. Sen de dinle. Gözlerini uyanıkla zorladıktan hemen sonra. Sen de dinle. Sesi belleğine, an’ı cebine atıp uzaklaşırken çiçeğin kırmızı olduğunu görecek halde değil.

Melek Ekim Yıldız





5 Kasım 2021 Cuma

KURULMAMIŞ SORULARIN UYDURULMUŞ CEVAPLARI

 

Kendisine ardı ardına soru soran yüzlere baktığında ve cevaplara – yani gerçekle uyuşan cevaplara – sahip olmadığını fark ettiğinde A. gülümsedi. Çünkü bazen yapılabilecek tek şey gülümsemektir. Bir gülüşün onlarca farklı anlama gelebileceğini biliyordu elbette ve cevapsızlığına kızmaktan çok haklı çıkmanın kibriyle yaklaşmaya hevesli sorucuların hoşuna gitmeyeceğini de. Önce gülümsedi, ardından “ durum iyi değil” diye düşündü. Düşünmesiyle bir başka gülümseme hazırlığı daha peyda oldu yüzünde. Düşünme, konuş! Bunu, kendine söyledi. Dışarıdan bakılsa sinirlerinin bozulduğu izlemine kapılmak işten değildi: Sinirleri boşaldı, sırıtıp duruyor.

 

“ Seni bekliyoruz A.” dedi sağ baştaki kadın. “ açıklamanı duymaya can atıyoruz” eklemesi saklamaya gerek görmediği bir küçümseme içeriyordu.

 

Büyüksemeye tercih ederdi A. küçüksemeyi. Küçükseme, haksız çıkarma arzusunu getirir, sizi harekete geçirirdi. Büyük görmek ise karşı tarafın ummadığı hayal kırıklığını garanti ederdi. Siz dururdunuz, büyükseyen düşerdi. Küçümseyen sindirmenin keyfini büyütendi öte yandan.

 

Sinmiş değil, sadece gülmüştü. Daha da gülesi vardı beteri. Yüz boyunca genişleyecek ağız, “ açıklamam yok, böyle olduğu haliyle” der gibi küstah, “ kendi boyutumdayım”ı ima edercesine aldırmaz görünecekti. Öyle de oldu.

 

Kıpırdanmalar, diğerlerine anlamlı bakış atmalar belirginleşti. Adamlardan biri hafifçe öksürdü, mesaj vermek ister gibi. Sarışın kadın parmaklarını saçlarının arasına daldırıp duruyordu. Odanın havası ağırlaşırken, uyku bastırmış gibi esneyen soru sorma konusunda diğerleri kadar hevesli olmayandı. A’nın tebessümündeki uçarılık, sözü en fazla geçiyor gibi görüneni en çok rahatsız etmişti belli ki. “ biraz ara verelim” dedi rahatsız. Bunu bekliyor olmalılar ki aniden ayaklandılar. Kısa sürecek bir karmaşa yaşandı; çekilen sandalyeler, fısıldaşmalar, çıkışa ilk ulaşmak için acele edenlerin itişi kakışı dakikalardır tek düze bir havası olan bu kasvetli odayı bir an için katlanılabilir kıldı. “ Sen de yüzünü yıka” dediler A’ya. Oralı olmadı. Odayı terk edişlerinin yarattığı küçük çaplı kaosu hayranlıkla izledi. Çıkanlar çıktı, A. Odada kaldı. Herkes çıktıktan sonra kapanan kapıya dikti gözlerini. Sonra bir şey hatırlamış gibi silkinip, ellerini gülümseyişini korumak ister gibi nazikçe yüzüne kapadı.

 

Boşalan odanın ağırlaşmış sessizliği dikkatini dağıtmasaydı cevapları düşünme fırsatı olabilirdi. Daha önce düşünülmemiş gibi, daha önce düşünülmediği şekliyle. Cevapları değil soruları düşünmeliydi belki de. Düşünmeyip hatırlamak da bir çözüm olabilirdi. Belki.

 

İyi bir sorunun cevabı değil, cevaptan sonra gelecek – ki soru iyiyse getirmeliydi – yeni soruların önünü açması gerektiğini hatırlamalıydı örneğin. Hatırlasa da zihni hatırladığının – felsefi bir klişe olduğu için – reddederdi. Olmadı. Başka bir deneme: İyi bir sorunun tüm zamanlar için “ soru ” olarak kalabilmeyi başarması gerekirdi ki, tekrar tekrar başka zihinlerce de sorulsun. İki etti: Felsefi klişe! Hiç sormamış olmakla çok fazla sormuş olmanın aynı kapıya çıktığını hatırlamalıydı belki de. Ya da soru üstüne düşünmekten vazgeçmeliydi.

Gidenler dönmedi.

Son bir saat içinde sorup durmuşlardı peş peşe oysa.

Oturduğu sandalye bozması koltukta kıpırdandı. Sıkılmış mıydı? Yok, dedi A. Sıkılmadım. Öyle ya bunalmış olsaydı istediklerini verir; sordukları, sormadıkları, sormayı akıllarına dahi getiremediklerinin cevaplarını sıralar, yoluna giderdi.

-          Görür görmez tanımadım!

-          Okur okumaz anladım!

-          İşitir işitmez, unuttum!

-          Dokunur dokunmaz lal oldum!

Tüm cümlelerin sonuna ( uysa da uymasa da ) ünlem koy, konuyu kapat. Ünlem cümlelerinin doğruluk değeri yoktur, belki de bu odadan kurtulmanın – herkes için kurtuluş – yolu budur. Doğruluk değeri olmayan cümlelere en az onlar kadar doğruluk değeri olmayan cümlelerle karşılık verdin mi, soran da cevaplayan da kısır bir döngünün içinde debelenip durur.

-          Ne anladın?

Anlamak; anlam vermenin, sunulanı veya olanı yahut olmayanı zihninde şekillendirmenin sonucudur. Zihnin yapısı belirleyicidir tam da o noktada. Felsefeciler buna duraksamaksızın konseptüalizm, derler. Aristoteles’ten Kant’a uzanan dikenli bir yolda yeşillenmiştir. Söz sizden çıkmadıysa, anlam, sizden çıkmamışın zihninizde bir karşılığının olması koşuluna bağlıdır. Demek ki vardı. Karşılık. Gözlerim sözcüklerin üzerinde gezindi, zihnim karşıladı. Ne anladığım ise bende.

 

-          Nasıl oldu da tanımadın?

Anladığına benzemeyeni tanımıyorsun. Basit. Anladığın sende, tanıman gereken zihninin dışında. Anlam gerçeğin karşısında güdük bir çaba nihayetinde.

 

-          Bir deneyim unutulabilir mi?

 

İnsan kendi zihninden utandı mı , ya kızarır ya unutur ( p V q ): tikel evetleme. Bende başından beri her şey tümel evetlemeydi ( p Ʌ q )

-          Niçin durmaksızın bağırıyordun?

Sormamak veya durmaksızın sormak. Bir ve aynı. Lal olmak ve durmaksızın bağırmak da öyle.

 

A., memnun yaslandı arkasına. Sorucular dönmemişti. Sorucular dönseydi, cevapları hazırdı. Kurulmamış soruların uydurulmuş cevapları.

beklemeyi sürdürdü A. Çünkü cevapları hazırdı. Unutmamak için içinden tekrar tekrar geçirirken o cevapları, gözlerini kapıya dikip bekledi.

 

Melek Ekim Yıldız

 

   



18 Nisan 2021 Pazar

Kendim'e Attığım Şeyler

 

İlkin: Kendini Ara!

Herkesin utanmaktan söz ettiği, diğerini gösterdiği utanma miktarıyla değerlendirdiği ama hiç kimsenin gerçekten utanma nedir bilmediği bir yerde büyümüştü. Dayatmaya dönüşen değerin anlamsızlaştığını, herkesin şarkı söylediği yerde müziğin olmadığını fark ettiğinde anlayabilmişti. Kendisi de düpedüz utanmazdı. Arsızlığını besleyenin ötekiler olduğunu iddia ederdi, birileri halinden söz ederse. Kimsenin bir şey dediği de yoktu aslına bakarsanız, elinin altında savunmalar hazır tutmayı adet edinmişti. Sonra o rüyayı görmeye başladı. “ Kendine gel!” diyen yüz her defasında değişiyorsa da ses aynıydı: “ Kendine gel!”

Önce üzerinde durmadı rüyanın. Ne de olsa uyanılıyordu. Uyanınca da neydi, kimdi demeye kalmadan siliniyordu bilinçten. Bir, iki, üç derken görmezden gelmeyi başaramadığı bir huzursuzluk abanmaya başladı üstüne. Tam kuşluk vakti. Ne demek, “ kendine gel!” ? Üstelik aynı ses başka ağızlardan çıkmakta. Gönül eğlendirdiği için gönlünü kırdığı, kırık dökük şeylerden hoşlanmadığı için hemen unuttuğu, kinlendilerse de “ ateş olsa cürmü kadar yer yakar” düşüncesiyle vicdanından silkelediklerinden biri de olabiliyordu seslenen, utanmazlığın bin bir yolunu kendilerinden öğrendiği aile eşrafından biri de. Rüyanın ve sesin ama en çok da söylenenin verdiği sıkıntı büyümeye başladığında düşünmek elzem oldu. Kendim dediğin nedir?

Kolaycıydı ve başkasının emeğinin üstüne oturmak onun için sorun olmadığından sağa sola sormaya başladı. Arkadaşlar, ahbaplar, mahallenin görmüş geçirmiş ablaları. Anladı ki bu cenahtan tatmin edici bir cevap bulamayacak. “ Kendi” ile “ ben”i özdeş bilmişler. Kısır döngünün ne uyanık haline faydası vardı ne de rüyadaki sesin sinir bozuculuğundan kurtulmaya. Sorgu alanını genişletmekten başka çıkar göremedi. Zorunlu olmadıkça uğramadığı camii hocasından medet aradı. Hoca, Zümrüdü Anka Kuşu, dedi. 30 kuş dedi. Anlatı da anlattı. Hikâyeyi işitti işitmesine de rüyasına girmiş herkesin diline pelesenk olmuş “ kendi” ile bağlantısını kuramadı. Hoca elinden geleni yapmıştı.

Mahallelinin “ okumuş” adını taktığı tuhaf bir adam vardı. Gördü müydü yolunu değiştirirdi. Adam da bilirdi onun bu halini. Şimdi ne yüzle, demedi. Yüzden bol bir şey yoktu yanında yöresinde. Gitti çaldı kapısını. Uğursuz bir bakışı vardı adamın. Uğursuz muğursuz, dur şimdi. Derdini anlatana dek akla karayı seçti. Kekeledi, nereden başlayacağını bilemedi. O bocalayan dilini ağzında çevirdikçe, Okumuş’un yüzündeki ifadeyi görmemek, görüp de ağzına yumruğu indirmemek için bakışlarını halının solmuş desenine dikti.  Okumuş ses etmeden onun bu biçare halini izliyor, donuk bakışlarını yüzünden hiç ayırmıyordu. “ Kendim”i bilmem ama “ ben” bu adamın ağzını burnunu kırarım diye geçiriyordu içinden. Okumuş kalkıp yan odaya geçince, demin beri sıktığı yumruğu açtı. Ne demeye geldim, diye kızdı kendine. Beş dakika geçti okumuş yok, sonra on oldu. Nerede bu, diyerek kalkıp peşinden yan odaya geçti o da.

Okumuş, kitaplarla dolu bir kütüphaneden peş peşe kitap çekip kucağında biriktiriyordu. Tiksintiyle baktı kitaplara da Okumuş’a da. Hocanın gözünü seveyim, diye düşündü Okumuş kucak dolusu kitabı kollarına bırakırken.

Kendine gelebilmen, bir kendi olma hali ile mümkün. Ara, demişti okumuş onu uğurlarken.

Apartmandan burnundan soluyarak indi. Okumuş’un penceresinin önüne attı kitapları ve seslendi: Okuuuumuuuuş, Okumuuuuuş, Okuuuumuşşş!

Pencere camında görünür görünmez okumuş, çakmağı çakıp kitapların üstüne attı.

 

İkincileyin: Kendini Bil!

Çöpü atmak ilk bahanesiydi, hem bir de yeni doğum yapmış kedinin yavrularını da bir göreyim de ikincisi. Yağmur yağıyor diye uyarıldı. Bir şey olmaz, hemen gidip gelirim. Öyle çekinilecek kadar yağmıyordu üstelik. Çıkmalıydı: Kendime diyeceklerim var! Çıktı. Çöpe ulaşana kadar bir şey demedi. Kedi için ayırdığı yemeği yavrularıyla birlikte barındığı ahşap kutunun yanına bırakana kadar girizgâh niyetine birkaç cümle kurmuştu.

Ne şefkat ne anlayış göstermeyeceğini kesin bir dille belirtmeliydi. Öyle de yaptı. Beklenmedik bir gelişme olduğunu biliyoruz, dedi. Ama beklemeliydik! Sakın, dedi sakın bunlara gerek yok deme. Bunlara gerek var! Bir saat olmadı tırnaklarını kırmızıya boyadın! Sus, yalan konuşma. Saklanma, süslenme, dil oyunu yapma.

Yağmur varla yok arasıydı. Yukarı aşağı yürümeye başladı. Önce hızlı hızlı ardından yavaşladı. Göğe bakmadı. Toprak kokuyordu elbette, içine çekmedi kokuyu. Konuştu, itirazlandı, temin etti, gücendi, halden anlamadı, açık et bildiğini dedi. Nazlandı açık etmeye, kusarım biliyorsun diye uyardı. Kusacaksan burada kus!

Kustu. Nasıl temizlenir demeden çıkardı zihninin karanlık bir köşesine tıkıştırdıklarını. Beğendiremedi ama. Güvenli alandan çık!

Güvenli olmayan alanı teşhir için metrekare başına düşen yağmur miktarının yeterli olmadığını düşündü. Evden aradılar o sıra: Nerede kaldın? Yürüyorum biraz dedi. Aslında yüzüyorum önce sığ ve sonra mümkün olursa daha derinlerime inerek demedi. Üşütme uyarısına, hava güzel cevabını verip eve götürmeyecek dar sokaklardan birine daldı.

Korkmuyorum, diyerek ikna edebileceğini düşündü. Korkmuyordu ama korkmalıydı. Fırlatılıp atılamaz, atılsa da bir köşede unutulamaz o kendi olmayan veya kendi olduğuna kendini ikna edemediği o hali anımsamaktan da korkmalıydı tümden unutmaktan da. Islah olmuşluğuna ikna olamamak derdinden mustarip yürümeyi sürdürdü.

Yavrular biraz daha büyümüş olaydı, dedi çare buymuş gibi. Çok küçük ve çok sarıydılar. Kedileri düşünmek denge sağladı. Denge, acımasızı geri getirdi. Denge, derini göze görünür kıldı. Onun da kendisine bakacağını bilerek derine dikti gözünü.

Biliyorsun, biliyorsun, elbette biliyorsun!

Sayfalar kendiliğinden açılmaya başladı. Bir bir bir.

Yüzeyde tiksinti. Kendine.

Az aşağı inince gülüş: Kendine.

Daha derinde bilgi: Kendine

 

Üçüncüleyin: Kendini Unut!

Yedek maske almayı unuttuğunu fark ettiğinde yolu yarılamıştı. Dönse dönerdi. Daha vakit vardı. Dönmedi. Çekmecelerden birine birkaç maske bırakmıştım, diye düşündü. Devam etti. Çekmecedeki maskenin renginin uçuk mavi olduğunu anımsayınca durakladı yine. Dönmedi ama bugün de değiştirmeyiveririm telkiniyle iteledi kendini gideceği yöne. Kendi kirli soluğunu yeniden ve yeniden içine çekeceği güne hazır, hız verdi adımlarına. Birkaç bin beyin hücresi daha geri gelmemek üzere gidecek, ilerleyen yaşında bunama olasılığını yükseltecekti. Şimdilerde “ demans” deniyor, bunama deme, diye uyardı kendini.

Önünde uzanan günü düşünecek gibi oldu. Ders programını gözünde canlandırmaya kalmadan adamın sesini işitti. Sesin arsız tınısı durdurdu onu.

Okuuuummmuuuş, Okuuumuuuuş, Okuuumuş!

Yanık kokusu, havaya savrulan küller, kitap sayfaları. Okuuumuuuş!

Kucağında ciyaklayan bir kedi yavrusu tutmakta olan kadının yanan sayfalara dikilmiş bakışlarından uğultuyu andıran bir ses geliyordu. Adam, Okumuşşş diye bağırdıkça, yavru kedi ciyakladıkça, kadın inanmadıkça kıpırdayamadı yerinden. Yakılmış tüm kitapları düşündü. Kitapları yakılmış tüm yazarları. Protagoras’ın “ Tanrılar” adlı eserinin felsefe tarihinde yakılan ilk kitap olduğunu. Yakılan insanlar sonra düştü aklına. Etin kokusu burnunda öfkeyle baktı adama ve kadına. Düşündüklerini unuttu sonra. Ders zilinin çoktan çaldığı aklına gelmedi. Öğrencilerin günün ilk dersini hevessiz ve uykulu gözlerle beklerken, gelmeyişini bile fark etmeyeceklerini düşünmedi. Adamı sustursa sustursa şu kadın susturur besbelli, diye geçirdi içinden. Kadının adama baktığı yoktu. Adam kadını fark etmemişti. Kedi de susmamıştı.

Gürültüyü, savrulan külleri, adamı, kediyi ve kadını bir tek o görüyor, yalnızca o işitiyormuş gibiydi. Rüyada mıyım acaba, düşüncesi düştü aklına. Uyanık olduğunu biliyordu. Oradan uzaklaşması gerektiğini bildiği gibi. Kıpırdamadı. Kıpırdamayı düşünemedi bile. Tek düşünebildiği, adamın da kadının da maske takmadığıydı. Maske, mesafe, hijyen. Defalarca yineledi bunu. Maske, mesafe, hijyen. En nihayetinde başka bir cümle kurmayı başardı: “ Kedi, sarı değil,” dedi. Kedi sarı değil, hiç değil!

 

Melek Ekim Yıldız

 



 

 

 

21 Mart 2021 Pazar

ola ki

 Size susmanın

            kıyısına yağınca kar,

  benzersizin çiçeği tomurcuklanır

                         belleğinizde.

  Unutulmamışı açacak gibidir,

              belki beyaz

                   belki mavi

                           ola ki kırmızı.


Mey






14 Şubat 2021 Pazar

Şema

 Düşemedi toprağa,

genişçe bir yaprakta asılı kaldı...



Kış gelir; geliyor belki de, dedim.

Gelir ve savurur.

Toprak alır sonra beni, büyütür.

Büyürüm. Büyümesem de olur.

Gömülürüm derine

                       hep daha derine

                                     inerek;

düşemeyişi unuturum mutlaka.

Mutlaka unutmak, belleğin utancı. Belleğin utancı ya,

üstüme alırım o utancı, giyerim. Sıcak tutar.

                              Yanaklarım kızarır: kırmızı yakışır.

Kırmızı yakışmaz herkese öyle. Düşeyim diye kendini savurup savurup 

hep kendinde kalana - öyle ceza gibi - kendi kalana.

Bana,

kırmızı yakışır. Çok yakışır.


Mey




16 Aralık 2020 Çarşamba

D V Y

 

     Gerçekten ürkmeyiz de zihnimizin oyunları ödümüzü koparır. Çekmecedeki düşman hem oyun hem gerçek. Ben de öyleyim.

 

Başka bir şeyin arayışındayken bulunan ve epeydir akla düşmemiş şeyle rastlaşmanın heyecana benzer bir kıpırtısı oluyor. Önemsiz, çoktan unutulmuş – unutulması için çabalanmış olması muhtemel -, artık olmadığın bir seni içeren – tam olmadı -. Bir daha deneyelim: Artık olmadığın senden izler taşıyan ve epeydir olduğun sen’e çokça yabancı, bundandır ki, tuhaf bulduğun; bir yabancının gizine meraklanıştan sorulandığın ve sorunun yanıtına sahip olmak sıkıcı günlerine biraz değişim, birazdan biraz fazla heyecan getirecek gibi göründüğünden sevindiğin bir bulma hali insana neler ediyorsa, o oluyor.

Tanıdın aslında, tanıyacaksın tabii. Onca yarenlik, az şey mi? Neden bu tebessüm peki?

-          - Bunu şimdi sorma!

Varsayma’dan kurtuluşun göründüğü vakitlere rastlıyor bu nesneyi bir kenara kaldırıp, unutuşu kutsadığın günler. Oysa ortaöğretim seçmeli psikoloji, üçüncü ünitede altını çize çize yazar:

-        -   Mutlak unutma yoktur!

Zaman ilerleyişini ve işleyişini sürdürür diye belledik. Zamanı kesintiye uğratamazsın, dediler inandık. Zaman anını bekleyenleri kollar demediler, bilemedik. Seni geriye, dönmeyi aklının ucundan geçirmediğin bir ana fırlatıverir de demediler, başımıza gelince şaştık kaldık.

 

Doğada olup bitenin yine doğada olup bitenlerle açıklanması. Kabullenebileceğin dümdüz yargılar. Doğruluk değeri olsun yeter.

-          - D V Y

Bunlar seni ikna eder. Boynunu büker, bu böyle dersin. Bitti, gitti.

Ama nedir bu gizemli haller? Çekmeceye saklanmış, sessiz sedasız beklemiş, beklerken pusatını bilemiş, süslü cinayet planları yapmış, dişini de sıkmış besbelli. Şimdi neremden vuracak seni?

-         -  Saman altı ettiğim kızgınlıklarımdan belki, belki de allamayı sevdiğim düş kırıklıklarımdan.

Boşa sinmiş, planlar yapmış o vakit. Bunların acıtacağı olsa olsa boyanın akıp gidişi.

-        -   İntikamını sevsinler!

Merak içini kemiriyor. Az çok bilir gibiyim, diye düşünüyorsun.

-          - Epeyce güçlü tahminlerim de var.

Ama yine de varsayımsallar. Doğrulanmaya muhtaç sezgisi bile, içini bayram yerindeki korku tünelinin önüne götürüp bırakıyor. Kapı önünde azabından çekinen ama içeri girmenin cazibesinden kendini kurtaramayan çocukların bekleyişi gibisin.

-         -  Kişisel dehşetini, sosyal dehşete ikame etmedin mi sen, diye sorma şimdi!

Yüz yüzesiniz.

-          - Yaban bakıyor.

Nesne bakmaz, aklını başına al.

-          - Domuz gibi bakıyor işte, aklımın burada, tam şu anda işi yok! Yaban bakıyor.

Bilemedi seni. Gönül mü koyacaksın şimdi buna? Sen onu bildin, o seni bilemedi.

-          - Bilmezden geliyordur belki de. Olamaz mı?

Kıçı başı dağıttın iyice, bi dur!

-          - Soluklanıyorum. Derince hava çekiyorum içime. Tutuyorum biraz, sonra az az geri veriyorum. Ciğerimin sızısını böyle atıyorum dünyaya.

Çok anlatıp hiçbir şey söylememeyi sana kim öğretti?

-          - Belleğim oyunda belli ki. Gidip gelen; gerçek mi, sanı mı bilemediğim yaşam kırıntıları atıyor önüme muhtaçlığımdan her birine yapışıvermem. O yolları yürüdüm mü, o sözler döküldü cidden ağzımdan, olmayanlar sahici miydi? Soruyorum ve cevap: D V Y

Çok güzel!

Limoni kokuyor. Kokuya limoni denir miydi?

-        -  Denilmezse de, dedin atık.

Çürük limon değil ama  bildiğin taze ve mis kokulu olanlardan.

-        -   Nesne kokar. Bunda bir sorun yok.

Nesne koku yayar. Yaban baktığı senin kuruntun. Koku ve bakış hem oyun hem gerçek.

-          - Oyuncu bir gerçek!

Nesne bir başka nesnenin içinde. Nesneyi başka bir nesnede gizledin. Sözü başka bir sözde.

-          - Beni başka bir bende.

Düşman, hem oyun hem gerçek.

- Ben de öyleyim.


                                          Mey

.

 



-          -



24 Ağustos 2020 Pazartesi

İçkinlik planı

Neye içkin olabilirsin? Tümüne, ne varsa, yayılmak, kaplamak, içermek ve içerilmek. Ne tuhaf düş! Düş mü, belki de erek gizliden.

Açılmak, açmak, o'na ve ben'e dönüşmek. Büyürken küçülmek hepten ve yeniden hiçleşmek. Ne tuhaf erek! Erek mi, belki de arzu en koyusundan.
Benden çıkmak ve çıktığını ben'e dönüştürmek. Ne tuhaf arzu! Arzu mu, belki de bir fikir tohumu, henüz toprağa düşmemişinden.

Dışındaki dünyaya bakmak, bakma ve görme eyleminin yorgunluğuna dönüştüğünde, ' bakma o zaman ' demiştim. Söze itaat meylim bilinen bir şeydi, bakmayı kestim. Az'ı olmayanların, dibi bulma hevesliliği bende de vardı, gözümü kırpmadım.

Ama insan bakan bir varlıktı: neye bakacaktım?
Dışını terk etmişlerin  içe dönüşü bir seçenekti; seçeneklerin en klişesiydi hem de. Yüz vermedim.
İç'in kabaran ve taşan ve yayılan bir oluş olduğunu o zaman öğrendim. Kahve falı bakanların ağzında alışkanlığın sözü: İçin kabarmış. Hayrolsun!

"Kopuş, sükseli bir sözdür" dedi biri, yapışıverdim kopuşa meyletmiş yanlarıma. Kendime bağımlılıklar uydurdum.
Bana sözkolik dediler!

Sakinledim ardından, ' bırak bu iç -dış meselesini,' diyen tatlı dilime kandığımdan.
Sükunet- gidene - ve metanet - kayba-

Büyüyen küçüldü, küçülen büyüdü. Uyku öncesi düşlerimi yarım bırakıp sızıverdim geceden geceye.

Düşünde kelebek olduğunu gören adamın, adam olduğunu gören bir kelebek  mi, yoksa kelebek olduğunu gören bir adam mı olduğuna ilişkin kadim sorunun etrafında dolandım, eski bir şarkıyı mırıldanarak.  Ne fark ederdi? Cidden!

Dış'ın iç, iç'in de dış olma ihtimalini sevdiğim anda; ben benim, o ise hep oydu. Anladım ve yanaştım ihtimalin dibine. Yayan ve yayılan bir 'şimdi"de,  "ortada bir varlık " olarak iç içe geçmişliğimizin ağırlığında, " kopuş"un süksesine özeniyorum, yalan yok.

Biliyorsun kopmayı ve oradaymışsın gibi rol kesmeyi.
Biliyorsun yapışmayı ve orada değilmişsin gibi zulada devasa bir göz olmayı.

Durmaz, durdurulamaz bir genişleme hali kalbim, ondan daha azgın bir akış zihnim. Kimse, ama hiç kimsenin önüne geçemeyeceği sessiz bir inatçılıkla usulca ilerliyor.

İç dış'ı kaplarken,
dış, iç'in içleminde nihayetinde.
Bir de bakmışsın, öyle işte.

Mey







5 Ağustos 2020 Çarşamba

Öykü Bu


Atları salmışlar…
Yol uzayacak gibiydi. Yolun kendisi uzamaz. Yolu alan varışı geciktirir olsa olsa. Yavaşlar, duraksar, oyalanır, geriye bakar, geride kalandan medet umar kimileyin. Yolun suçu yok, yolda olan da suçlanabilir mi, değişir.

Vakitlice çıkmalı, diye düşünmüştüm. Öyle ya, sıcağa kaldın mı çekilmez olur yol da yolculuk da. Gün doğmadan uyanmalı ve yola düşmeli. Annemin demesiyle, gece yatmayı sabah kalkmayı bilmeyenlerden oluşumu hesap edememiştim her zamanki gibi. Kalk, kalk öğle oldu! Çarçabuk hazırlanma, aceleye getirilmiş bir çıkış, acelenin evde unutturdukları. İpinden koparılmış tazılar gibi şehri terk ediş. Trafik kilitlenmeye yüz tutmuşken il sınırını geçiş. Sonra, yolun tenhasında geceyi de içine alacak uzun mu uzun bir gidiş.

Gidesim yoktu aslında. Çok önceden planlanmış bu yolculuğun başlangıç zamanı yaklaştıkça isteksizlik büyümüştü içimde. Götürülecekleri hazırlayışı ertelememden belliydi canım yol çekmiyor, evden çıkmaksızın geçen günlerin serilişini bırakıp gidesim gelmiyordu. Vakit geldi, enikonu zorladım kendimi ve işte yoldayım. Şehri çıkar çıkmaz isteksizliği yenip, arkama yaslanarak müziğe ses verdim. Alabildiğine uzanana bozkırları geçeceğim önce, ardından biraz yeşillenecek geçtiğim yollar. Kalabalıktan uzak, tenha ve çayı bozulmamış uğraklar bakınacağım birkaç saatte bir. Neşeli şarkılar dinleyeceğim eşlik etmeksizin ve yanıma almayı unuttuğum eşyaların listesini uzatacağım zihnimde. Ardımda bıraktığım büyüklü küçüklü kentleri mekân tutmuş öyküler kuracağım, uyku bastıracak derken, kenara çekip gözlerimi kapatırken atları düşüneceğim.  Böyle böyle azaltacağım yolu.

Atları

Azar azar ölüyor istek. Pis çağ, ondan. İnsandan vazgeçiliyor ilkin. Kendine uzanacak bir vazgeçiş yolu yürüyorsun günbegün. Haber tiksintisi ile başlıyor, sosyal medya denilen şey büyütüyor iğrenmeyi, sokak insan demek, her yabancı tehlike. En savunmasızlara yükleniyor kötülük. İzlemesi sana işkence. Kimseye inanasın gelmiyor. Arapçadan geçme siyaset sözcüğü, seyisat’tan geliyor. Aynı mekânda uyuyamaz atlar, haz etmezler dar alanları paylaşmaktan. Ondandır her birini ayrı bölmeye koyarlar haralarda. At gibisin kardeşim! Seyisinin kokuşmuşluğu her yerinde.

Atları Salmışlar

Sivrihisar’ın sivri olan ucu görünüyor uzaktan. Arka koltukta taşıma kutusunda hapis kedi cılız bir itiraz nidası veriyor. Yatıştırıcı olduğunu umduğum bir sesle avutmaya çalışıyorum kediyi, taşıma kutusunun imgesi sesimde yalan bir tınıya dönüşüyor. Kendi yalanını yakalamışların utanmaz olmayı öğrenmeleri işten değildir, utanmıyorum. Şoförler Odası’nın bir tesisi olacak şuralarda bir yerlerde, çayı iyiydi. Kaçırmamak için dikkat kesiliyorum. Azı gitti çoğu kaldı yolun. Yol yürümek öğretir, diyen biri vardı sanki. Omuz silkiyorum, kimdi hatırlayamayınca. Yürüyen mi kaldı? Allah vere de adamlar çayı bozmamış olalar’dan başka bir şey düşünecek halde değilim. Hal mi kaldı? Kedi sesleniyor, sesine sesleniyorum, ne varsa sesimde topu yalan dolan.
Çay kötü. Kaynamış, kaynamış kendi olmaktan çıkmış. Maskeleri çene altında insanlar safları sıklaştırıyorlar. Kaptığım gibi sepeti kaçar adım yoluma düşüyorum.

Atları…

Ne vakit birileri anlamsızlıktan dem vursa, hâkim olamıyorum kendime, hermeneutik sözcüğünü binlerce kez yineliyorum zihnimde. Sevgili Hermes, az öte git. Kültüre dayalı (kadınları, çocukları hayvanları ); tarihe dayalı ( diri yakılanları, bombaları, ölmeye yatırılanları); deneyime dayalı ( yalancıları, korkakları, kibirden önünü göremeyenleri) hermeneutik bir bataklığa gömme alışkanlığındandır anlamın metan zehirlenmesi. Eğer çarpıcı bir dizeye denk gelirsek biraz daha derin bir düzeyde anlayışa ihtiyacımız olur. Dizeleri yorumlarken bir bütün olarak şiir anlayışımız değişmeye ve bundan dolayı kavrayışımız derinleşmeye başlayabilir. Bu duruma “hermeneutik döngü” adı verilir. Rica ederim.

Atları salmışlar…

Herkes Afyon’da mola verir. Yolun yarısı. Teğet geçelim, dedim kediye. Gün çekilirken denize gireriz. Gözümde büyüyor yol. Yolun kendisi uzamaz. Yolu alan varışı geciktirir olsa olsa. Yavaşlar, duraksar, oyalanır, geriye bakar, geride kalandan medet umar kimileyin.
Geride gözüm yok oysa.
Atları salmışlar, çölü büyütmüşler. Hermeneutik bir tiksinti bırakmışlar.
Geride kalan ben, varan ben’e lüzumsuz bir göz kırpış oldum olası. Neyse ki atları 

Mey



12 Mayıs 2020 Salı

Kabuk

Kabuğunun ardına sinmiş yara,
sokak, gerçeğin kiri.
Kaldırma sakın kabuğu, bırak gitsin altındaki irin inebildiği kadar derine.
Sonra yarıştır zihnindeki irini uzvundakiyle
Bak çağ kazandı.
Tiksinene
kadar yinele bunu: çağ kazandı, gün kazandı, sokak kazandı.
Sonra yut safrayı, koş " avm " ye.
Koş ve önüne çıkan ilk gerçek artığına haykır bunu: Düşün kadar konuş!

Mey / Melek Ekim Yıldız




3 Mayıs 2020 Pazar

Chopin Sabahı


Nicedir bir öykü yakmadın, dedim kendime. Sabahtı. Sabahın erkeni. Balkona çıkmıştım, bahçe yeşermiş, ağaçlar baharmıştı epeydir. Sabahtı diye sessizdi hem. Çok oldu öyküyü yakmadım, diye düşündüm yine. Öykü okudum ama. Düşündüm de. Kurup bozduğum da oldu. Köstebek misali çukurlar açtım sağa sola. Nasılsa bir gün içini doldururum diyerekten yüreklendirdim kendimi. Bahçe çok yeşil, gözümü alıyor rengi, karşıya sıralanmış benimkinin eşi evler ıssız görünüyor gözüme. Balkon onların giriş kapısına bakıyor, neyse ki ağaç çok. Görünmüyorlar. Issızlıkları işitiliyor ama. Ben çıkınca kediye cesaret geliyor. Enikonu alçak olan balkondan atlayıveriyor otun böcüğün içine. Bir başka erkek kedinin yolu düşmese bari bizim buraya, diye geçiriyorum içimden. Yüz yüze durup, kabardıkça kabaracak, kendi dillerinde diklenecekler birbirlerine, ben bir telaş balkondan atlayıp bizimki zarar görmeden yetiverme derdine düşeceğim. Sokakta yaşayanlar kavgaya alışıklar, benimki de tam dayaklık. Ama erken. Kediler de çıkmamışlar piyasaya. Tadını çıkarsın saksağanların peşinden koşturmanın diye bırakıyorum gitsin.

Chopin sabahı. Öyle. Ağır, ince ve hafif serin. Zihnimde bir el basıyor notalara. Hafif bir üşüme geliyor o anda. Kaç zamandır öykü yakmadın, diye geçiriyorum içimden yine. Uyudun, rüyaladın birbirinden karmaşık. Yedin, içtin, korktun, güldün, üzüldün, okudun, izledin, çalıştın, uyandın, düşmedin hiçbir rüyanın peşine, tiksindin sokakta yaşanan günden, ne olacak böyle diye sordun, boş verdin, sustun, hamur mayaladın, süt kaynattın, yoğurt tuttun, anneni ve kardeşini merak ettin, kızının boynundan öptün. Ama kaçtın öyküden. Zamanı değilmiş bahaneleri, neyin öyküsü bu korku hayatının içinde sızlanmaları, tiksintisi eksik değil seni çevreleyen yaşamın. Öğürme ve yutma.
Kedi oradan oraya zıplıyor uçuşan bir şeylerin peşinde. Uçuşan şeyleri kovalamanın keyifli olduğu geçmiş günler geliyor aklıma. Sırıtıyorum. Şimdi, sabahın dibinde nereden çıktı bu? Kalk bir çay koy, diyor güne başlamaya meyilli yanım. Az dur. İyi böyle. Birazdan güneş yükselecek; yakındaki, karşıdaki, iki yandaki evler uyanacak. Kıpırtılar, içerisi havalansın diye pencere açmalar, belki balkonlara, bahçelere çıkmalar başlayacak. Sokak kedileri benimkinin peşine düşecek, Chopin sabahı bitecek. Sonra gün, hip hop.

Öykü yakmadın, çünkü düşmanlaştın diyorum bu kez acımasızca kendime. Çok düşmanlık biriktirdin içinde. Bak yine sırıtıyorsun. Bunu reddedemem. Ne zaman fark ettim, bu ne hınç diye sordum, çoktan ölmüş gitmiş adamlara bu kin nereden çıktı? İlk kime diş biledim? Uyar’dı galiba. Okuyordum, okuduğumu ilk kez anlamış gibi sarsılmıştım, sonra bir şirretlik çöktü üstüme. Söylendim, söylendim, attım gitti kitabı elimden. Arkası geldi sonra. Biraz Süreya’dan tiksindim, biraz Anday’a delirdim, Cansever’e de epeyce ilendim galiba. Evlerden uzak, dedim ve şiiri yıktım içime. Moloz yığını söz, azıcık hava yükselse göz gözü görmüyor ve ben diş biliyorum körleşmeme.

Chopin sabahı ve az kaldı, tek notaya daha basmayacak o el. İçeri girip çay suyu koyacağım ocağın üstüne ve zihnimin uzak köşelerinde yeni çukurlar açacağım, ağzımda ıslık: Nocturne. Düşmanlığım baki.

Mey