16 Aralık 2022 Cuma

Yön Bilgisi

tek bir cümle.

acıttı,

tohumladı, 

filizlendi.

doğu'sundaydım.

birkaç uzun saat

ılıttı.

Mey




21 Kasım 2022 Pazartesi

ŞEY GİBİ

Uyumuş uyanmışsın da her şey bitmiş,

fenası; o şeyler, yani bitenler bitişe yanaşırken

bir şey başlamamış gibi.

Uykunda bir şey her şey olmuş,

uyanıklığında bir şey hiç olmuş gibi.

Varlık - şey. 

Hiç - gibi.  



Mey




28 Ekim 2022 Cuma

UNUTTUĞUNU UNUTANIN HİKÂYESİ

 

Gözünü deliğe dayayıp gelenin kim olduğunu gördüğünde aklından peş peşe üç düşünce geçti: beni eve kadar takip etmiş. Verdiğini geri istiyor. Gözlerindeki hüznü büyütmüş. Geriye çekilip ne yapacağını düşündü. Kapıyı açacak mıydı yoksa evde olmadığını düşünmesini sağlayacak bir cevapsızlığa gömülüp,  geldiği gibi gitmesini mi umacaktı? Böyle olacağını daha onu ilk gördüğü anda biliyordu. Bildiğinin sıkıntısı kapladı içini. Çoğu geri isterdi ya, bunun isteyeceği, verdiği anda pişmanlıkla kıvranmaya başlayacağı en başından belliydi.  Hiç almamalıydım, diye geçirdi aklından ve elini kapı koluna doğru uzattı.

 

Buluşmaya on beş dakika gecikmişti. Beklerken saatine bakıp iki dakika daha, demişti ve sonra giderim.  Bakışlarını saatinden ayırır ayırmaz karşısında buluvermişti onu. O olmalı diye düşünmüştü geleni dikkatle süzerken. Nefes nefese, saçları rüzgârdan dağılmış; gözlerinde de hüzün var. Hepsinin olurdu. Hemen hepsi gözlerinde gizleyemedikleri büyük bir hüznü güçlükle taşıyarak ona gelirler ve acınası bir boşluk içeren bakışlara sahip olmuş olarak veda ederlerdi.  Karşısındakinin ağzından dökülen, özre benzeyen ama tam da özür olmayan sözlere dikkat etmemişti bu sırada. Sıkışmış trafik, gelmeyen otobüsler, yapmak üzere olduğuna ilişkin duyulan şüphe… Hepsinin benzer bahaneler kullandığını düşünüyordu ki, bu seferkinin sizi bir süre uzaktan izlemek istedim, dediğini duymuştu. Bu yeniydi. Yenilikle birlikte gelenin, eylemeye geldiğine hazır olmadığının farkındalığı da belirginleşmişti.  Eliyle az ilerideki kahvehaneyi işaret etmişti, vermeye hazır olmadığını ona nasıl anlatacağını düşünüyordu bir yandan da. Boş bir masa bulup oturuncaya dek her ikisi de konuşmamıştı. Bu iyi diye düşünmüştü. Genellikle çok konuşurlardı. Kaybetmeye can attıklarına dair söylenecek son sözler biriktirmiş olur ve birikimi akıtacak mecrayı bir an önce doldurma telaşıyla mütemadiyen anlatırlardı. Oturup karşısındakinin sessizliğine bakmıştı uzunca. Sessizlik izlenmeye alışkın bir edayla boynuna asılı gibiydi; içi sıkılmıştı bu izlenime. İzlendiğimi fark etmedim, demişti bundan hoşlanmadığını gizlemek istercesine gülümseyerek. Beriki yaptığında bir kötülük olduğunu düşünmüyor olmalıydı ki açıklama yapma gereği duymadan omuz silkmişti. Hemen yapabilir miyiz diye sormuştu ardından. Hemen yapabilir miyiz? Hemen yapamayız, diye atılmıştı. Yapamayız çünkü bunu gerçekten istediğinden emin olmalıyım. İkna edilmen mi gerekiyor, sorusunu hiç beklemediğini sonradan itiraf edecekti kendisine. İtiraz etmek istemişse de yalın gerçek buydu. Başını sallamıştı, evet ikna edilmem gerekiyor manasına geleceğini umarak. Sen bir anı alıcısısın ve bende de verilecek anılar var, daha ne, diye sormuştu beriki. Soru cümlelerinden ibaret bir kadın diye düşünmüştü alıcı içinden. Dönüşsüz bir durum olduğunu iyice anladığından emin olmak isterim açıklamasını sabırla yapmıştı. Çay mı içsek, diyerek sözünü kesişine sinirlenmişti sonra. Az ilerideki garsona iki çay diye seslenmiş ve kadına dönmüştü. Ondan yeni bir soru gelmeden aceleyle, bana bir neden vermelisin, demişti. Sende olanı almamı istenir kılacak bir nedene ihtiyacım var. Önüne bırakılan çaya şeker atıp karıştırmakta olan kadın, gözlerini bardaktan ayırmadan çayımı şekersiz içerim, diye karşılamıştı kendisini. Ardından çay kaşığını bardaktan çıkarıp arkasına yaslanmış ve gözlerini alıcıya dikmişti. Alacak mısın, sorusu gelmeden almaya karar verdiğini biliyordu kadın. Kendisi de almaması gerektiğini. Düştüğü kuyuya sevdalı bir hüznü taşımanın zor olup olmayacağını düşünmemişti bile.

 

Aktarım acılı olmuştu. Kadın şekerli çayı yüzünü buruşturarak içmiş, kendisine uzatılan eli tutmuş ve söyleneni ikiletmeden yaparak, gözlerini alıcısının gözlerine kenetlemişti.  Alıcı kendisini kaplayan ağırlıktan boğulacak gibi olmuştu;  bedeni durmak istediyse de durmamıştı. Yaptığını yapma konusundaki deneyimiyle bir aktarımdan daha sağ çıkmayı başaracağını biliyordu. Sonrasında sandalyesinde bir süre sessiz oturmuş ve sonunda bakışlarını kadından yana çevirip, gözlerindeki boşluğa bakmak istemişti. Kadın onu görmüyordu. Zihni silinmiş belleğindeki boşluğa şaşırırken, etrafının farkında değil gibiydi. Bu normal diye düşünmüştü alıcı yerinden doğrulurken, hep böyle olurlar. Çayların parasını ödeyip oradan uzaklaşırken kadına son bir kez bakmış ve boş bakışlarının arkasında parıldayan küçük, çok küçük bir acı taneciği gördüğünü sanmıştı. Yanlış gördüğüne ikna olması uzun sürmemiş, hızla oradan uzaklaşmıştı.

 

Şimdi, bu olan bitenden bir hafta sonra kadın kapısındaydı. Kapı kolunda tuttuğu eline bakıyor, tekrar etmeyen kapı ziline karşın kadının beklemekte olduğunu biliyordu. Alnını kapıya yasladı. Bekledi. Açmaması gerektiğini biliyordu, ilk başarısızlığıyla yüz yüze gelmemesi gerektiğini. Git buradan, diye fısıldadı. Kadın onu duyamazdı, bunu biliyordu. Art arda tekrar etti. Git, git, git… Bu sırada kapının ardında bekleyen kadının konuştuğunu, mırıldanır gibi bir şeyler söylediğini duydu. Kulak kabarttı duyduğu sesleri anlamlı kılmak için. Sebebini bilmediği bir acının içini kemirdiğinden söz ediyor gibiydi. Kahveden kaçarcasına uzaklaşırken, kadının gözlerinde gördüğünü sandığı parçanın bir sanı olmadığı anlaşılır hale geliyordu duyduklarıyla. Bağlamını kaybetmiş sızı, acı verici anılardan daha keskince yakıyor olmalıydı canını. Yine de kapıyı açamazdı. Açamazsın, dedi kendine. Açmayacaktı. Bu esnada kadının tekrar konuşmaya başladığını işitti. Dikkat kesildi. Açabilir miydi? Geri veremeyeceği bir şeyi talep ettiğini ona anlatabilir miydi mesela? Karasızlık içinde bekledi uzunca. Nihayetinde, duyduğunu duymamış olmayı dileyerek kapı kolunu çevirdi. Kapının önündeki kimsesizliğe şaşkınlıkla bakarken, kadından duyduğu son cümleleri düşündü.

 

Neyi unuttuğumu söyle, diyordu kadın. Hiç değilse bunu söyle. En azından neyi unuttuğumu…

 

 

 Mey  

                                                    Adriana Caruso



19 Mayıs 2022 Perşembe

HİKÂYESİZLERE HİKÂYE

 


                                                        Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.

                                                                                                    Nietzsche

İnsanlar hikâyeleri olsun isterler, bir hikâyeye sahip olmanın boşunalık duygusuna birebir olduğunu içten içe sezerler çünkü. Yatma vakti geldi yatağa uzandın, delik deşik uyudun, uyandın, bir önceki ile neredeyse birebir aynı yolu izleyecek başka bir güne daha başlayacaksın. Düşünmeyeceksin – düşünsen zor çünkü günü sürdürmek – eyleyecek, dişe dokunur bir şey söylemesen de dillenecek, işitecek, devinecek, günlük endişelerin peşine düşecek ve o yatağa geri döneceksin. Gördün mü? Boş! Hikâye arzusu burada devreye girer. Kısa, uzun, benzersiz, sıradan gibi görünse de aslında derin, kabuklaşmış bir yaranın altına gömülmüş, sizi sokakta yanınızdan geçen anlamını yitirmiş yüzlerden farklı kılan, yaşanmışlıklarım var diyebilmenizi olanaklı hale getiren, yüzünüze yalnızca sizin görebildiğiniz ince bir çizgi eklemiş, küçük – büyük fark etmez ama iyi bir hikâye.

Arayıştan önce fark ediş gelir. Tek tük gözüne çarpmaya başlar hikâyeler. Kimini seversin kiminde için burkulur, olmaz olsun böylesi dediklerini görebilmen uzun bir süre gerektirir. Onda var, bende yok! Şunda da var, e benim neden yok! Fark ediş, elinden bırakamadığın saçma bir oyun gibi daha fazlasını fark etme çabasını getirir beraberinde. Bölümü – level atlama da diyorlar buna - geçme! Daha iyisi, daha uzunu, dur bakalım daha kısa ama soluk kesici olan da var. Türlüsü, rengi, kokusu, bıraktığı izi ile benliğinde kazıntı hissini başlatmıştır bile. Ama bende yok! Açlık hissinin yarattığı etkiye benzer. Sıralama aynı:    

                                       

İhtiyaç – dürtü – güdü – davranış – doyum ( ? )

 

Son basamak öyle kolay gelmez. Doyum olmazsa süreç başa döner. Sonsuz bir bengidönüş açlığı azdırır.  Biliyorum. Öğrendim çünkü. Şimdi benim söylemine bilimsel kavramlar ekleyerek satışı garantilemeyi amaçlayan bir satıcı olduğumu düşünmeye başladınız. Haksız sayılmazsınız ama çok da haklı değilsiniz.  

 

Haddinden fazla hikâyem vardı. Ki bu beni hikâyesiz birine denk kılıyordu. Elbette bu denkliği fark etmem çok uzun sürdü. Zihin değil Çıfıt çarşısı. Ne yana düşünsem başka bir hikâyeye çarpıyordu zihnim. Sonrası kilitleniş. Yaşamayı dışarıda bırakan bir kilitlenişten söz ediyorum burada, ciddiye alın! Gereksiz çokluk ve yokluk aynı şeymiş demek. Yoksullar içinde tuhaf bir varsıllık ki beni diğerlerinin arasından çekip farkında olmadığım bir verme arzusunun peşine düşürüyordu. Onda yok, şunda yok, bunda da yok. Bende çok. Hikâyesizleri görmemle hikâyesizlerin de beni görmelerini beklerdim ama ruhları bile duymamıştı. Şurada, eli kolu, cepleri, dilleri, zihni hikâye taşan biri var demediler, kendi boşunalıklarına yansalar da yanmasalar da fark etmediler. Bu körlük başlangıçta canımı çok sıksa, şaşırmama, hayret etmeme neden olsa da, dedim ya hayatımın cömert olma aşamasındaydım ve paylaşmaya çoktan hazırdım. Sonuçta hikâyeleri yazıp sağa sola saçmaya başladım ki ihtiyacı olan bulsun ya da hikâyeler gereksinimi olana yapışsın. Çok ilginç! Bulunan veya bulan olmadı. Çaresiz hissettim tabi, anlamaya çalışmak çok olanın daha da çoğalmasından başka bir sonuç vermedi. Sorun insanlarda değil de hikâyelerde miydi, telaşına düşmem olay örgüsünün gereğiydi. Bu çok zor, çoğun umut kırıcı, şüphenin rahatsız edici sularında yüzmeyi gerektiren çaba yıllarımı aldı desem yanlış olmaz. Her birine tek tek bakmak, bu gerçekten bir hikâye mi sorusunu kaçınılmaz biçimde sormak; nelik, kaynak, sınır, ölçü sorunlarıyla boğuşmak derken işin içinden çıkamayacağımı düşünecek gibiydim. Düşünmedim ama. Hikâyesizlerin bir hikâyeyi tanıma ve kendisine sunulduğunda alma konusunda yetersiz ve beceriksiz olduklarını iddia etmek gibi kolaycı bir yol da seçmedim. İnsan doğasına gitmeyi akıl etmem kardeşimin tamamen bu bağlamın dışında kurduğu bir cümlenin sonucunda akıl edebildiğim bir şey oldu. “ Veriyorsun almıyorlar, illa elini ceplerine atacaksın o zaman kıymete biniyor verdiğin” demişti tümüyle sorunumla ilgisi olmayan sıradan bir konudan söz ederken. O an aydım ama kabullenmek zor oldu. Hikâyeler nesne miydi ki? Nesneydi, değildi derken epey bir zaman daha geçti. Çare, hikâyelerimden birinden geldi: Özneye dönmek. Özneden çıkar oysa hikâye değil mi, çıkışı varış yapmak, demek ki deva. Parlak bir fikir gibi görünen bu klişe, kendi sorunlarını da beraberinde getirdi elbette. Aksi olsa şaşardım! Kendisi çıkış yapılacak özne ile varılacak öznenin aynı özne olması şart mıydı, örneğin? Birinden çıkıp diğerine varmaya kalksam genel bir “insanlık durumu” yaratmış mı olacaktım yani? Varmaya değer özne hangisidir, gibi sorulmaması gereken sorular da varmış meğer. Bir yerde “ Ah!” diyecektim, bu kaçınılmazdı. Ah! Oysa “ an” demeli insan. Çıkmak ve varmak söz konusu olduğunda ise “an”ın ne denli uzun bir süreyi içine alabileceğinin öğrenimi için yaşım geçkince gibi geliyordu bana. Ah ve an ikileminde, çıkmak ve varmak arasında bellemek ve unutmak duruyordu. Her ikisinde de iyi değildim, hikâyelerimi bilenler bilir. Berbattım. Bellerken de bellediğimi unutmaya çabalarken de. Bundandır ki an ve ah’ın birbirine girdiği o umutsuz yaşamalarda “ biri olsa” diyordum – ki umut arayışıydı – “ birisi olsa ve şuradan bir hikâyeyi şartsız pazarlıksız kendinin kılsa”. Bir birisi bile yok muydu, diye soracak olan olursa yok’la hiç’in özdeş olmadığını söyleyecek dermanım yoktu. Kimseyi kandıramayınca kendini kandırıyor insan.

Hikâye iyilik midir? Bir hikâye ile iyilik özdeş olabilir mi? Denize atılmış iyilikler gibi, ardı sıra ne olduğunu, ne olacağını, kime varacağını dert etmeksizin bırakılabilir mi hikâyesizlerin geçeceği yol üzerlerine?

 Düşünmeden evetlediğim ve sonrasında da evetlemekte tereddüt etmeyeceğim sorular sormaktan vazgeçerek tasarruf edeceğime inandığımdan neyim var neyim yok döktüm denizlere. Kıyıya vuranlar, dibe çökenler, bir düşün orta yerine yapışanlar, balıklara yem olanlar, balıkların midesinden insan sofralarına meze duranlar. Hepsi benden, hepsi bende.

Geçerken duraklayıp bakacak gibi olanlar için hazırda söz: “ nasıl bir şey bakmıştınız?”

 

Mey

 

 


13 Mart 2022 Pazar

NOCTURNE 20

 

Çiçeğe dokundu. Plansızdı. Planlamış olsaydı, belki de bu kadar beklenmedik; beklenmedik olduğundan da şaşırtıcı, şaşırtıcı olduğundan da akışı birden kesen; akışı birden kesişinden de sarsıcı olmazdı. Plansızlık ona göre olmasa da, bu kadar kendiliğindenlik başka bir zaman olsa onu huzursuz edecek olsa da bu kez ne huzursuzlandı ne de huysuzlandı. Temasın ne kadar sürdüğünü söylemek zor. An veya anlar toplamı. Geçen süre umurunda değil şimdi. Parmaklarının ucunda minik bir alazlanma, alazlanma yüzünden belki teninde belli belirsiz bir elektriklenme duydu. Benzer bir duyum anısı aradı belleği hızla. Bulamadı ilkin. Bulamayış anı, benzersizlik heyecanını tetiklemiş olmalı ki içine çektiği havayı bırakacak yer yokmuş gibi ciğerinde bir sızı ile kalakaldı. Parmakları istemsiz hareketlendi ve kadifemsi yaprağın üzerinde kısa bir gezinti geldi peşi sıra. Parmaklarının baskısıyla titredi mor yaprak, bakan olsa göremezdi öyle yokmuş gibi. Belleğinin puslu bir yolda pusu ve karanlığı delerek ilerlediğinin farkındaydı ama dikkati çiçekteydi şimdi. Belleği boş verdi. Bir kez daha hareketlendirdi elini. Bu kez tek parmak: Serçe parmağı. Usul bir dokunuş. O an buna temas denmeyeceğini fark etti. Tek yanlı çünkü. İkinci farkındalık teninin altındaki hassaslığa biraz daha baskı uygulama arzuna ilişkindi. Her arzu gibi az çok vahşiydi. Tuttu kendini. Rengini düşünmek işe yaradı. Mor ama çok belirgin değil. Soluk neredeyse. Lila mı diyorlardı buna? Leylakların rengini andırıyor ama parmağının ucunda titreyenin leylak olmadığını biliyor. Elini çekmeli mi? Bu izinsiz dokunuşun verdiği hazzı az daha uzatmalı mı, kararsız kaldı. Koku araya girmemiş olsa kararsızlık uzardı. Kokuyu aldı ve belleğinin hızlıca devimini duydu. Duyumsal bellek devrede. Sesleri, tatları, dokunuşları anımsamaktan daha kolaymış kokuyu anımsamak. Bir yerde okumuş olmalı bunu. Çiçeğe dokunmayan eliyle alnını sıvazladı önce, sonra parmaklarıyla hafif bir tempo tutturdu. Cılız bir melodi canlandı parmaklarının vuruşunda. Daha baskıcı daha sert. Çiçek büzülmek ister gibi hareketlendi serçe parmağının altında o anda. Dillense, bırak artık diyecek gibi. Hazır olduğumda diye düşündü. Henüz değil. Şimdi değil. Tam şu anda değil. Kokuyu tanıyacak gibiydi. Cılız duyumsal dilin yaklaşıp uzaklaşışı alay edilmiş gibi içerlemesine neden oluyordu. Tanım için, daha doğrusu tanıma için gereken sözcüklerin eksikliği büyük bir yoksunluk şimdi.  Düş kırıklığı ile iç geçirse yeri. Yapmadı. Hafifçe titredi bir şey. O veya çiçek. Hemen adlandırdı: Titrek an. Ansızın yağmur indirmiş, içinden buz gibi bir düşünce geçmiş, içtiği soğuk su dişini kamaştırmış, burnunun ucuna bir kar tanesi değmiş gibi. Belli belirsiz ve şiddetli bir titreyiş. Onda veya çiçekte. Hangisinde, sorusunun bir anlamı varsa da, o anda anlam arayışının yeri yok. Geri bas zihin, dedi. Dilsiz alışverişin keyfini sürmeye henüz başlamışken aklı buyur etme mahal yok.

İnsan dış dünyayı zihninin yapısına göre şekillendirir; algılarını biçimlendirir, diyenleri biliyor. Bu bilgi onda. Bilgi istemiyor şimdi. Duyumsama aşamasında kalsa iyi, bunu anlıyor ve bir kalkan arayışıyla etrafına bakınıyor. Bu büyük bir hata. An’a fazladan nesne sokmak, gereksiz ayrıntıları dâhil etmek olan bitene genişlemeye, genişleme de sözcük arayışına, sözcük arayışı da nihayetinde bulmaya, bulma da yordama çabasına neden olacak. Gözlerini kapat, diyor panikle. Derhal kapatıyor paniğine itaat ederek. Ses yükseliyor. Şaşırtıcı. Piyanoydu, keman nereden çıktı, diyor çiçeğe. Çiçekten cevap umacak değil, eli yanına düşüyor. Kulak kesiliyorlar. O ve çiçek. İçinden bir “ hııımmmm” nidası peyda oluyor. Hayretle karışık bir hazla yükseliyor nida. Çiçeğe kıyamadığından alt dudağını dişliyor.

Çiçeğin yanında uzaklaşmadan hemen önce, “ her sabah bunu dinleyelim “ diyor. Günü kabul etmeden hemen önce. Sen de dinle. Gözlerini uyanıkla zorladıktan hemen sonra. Sen de dinle. Sesi belleğine, an’ı cebine atıp uzaklaşırken çiçeğin kırmızı olduğunu görecek halde değil.

Melek Ekim Yıldız





5 Kasım 2021 Cuma

KURULMAMIŞ SORULARIN UYDURULMUŞ CEVAPLARI

 

Kendisine ardı ardına soru soran yüzlere baktığında ve cevaplara – yani gerçekle uyuşan cevaplara – sahip olmadığını fark ettiğinde A. gülümsedi. Çünkü bazen yapılabilecek tek şey gülümsemektir. Bir gülüşün onlarca farklı anlama gelebileceğini biliyordu elbette ve cevapsızlığına kızmaktan çok haklı çıkmanın kibriyle yaklaşmaya hevesli sorucuların hoşuna gitmeyeceğini de. Önce gülümsedi, ardından “ durum iyi değil” diye düşündü. Düşünmesiyle bir başka gülümseme hazırlığı daha peyda oldu yüzünde. Düşünme, konuş! Bunu, kendine söyledi. Dışarıdan bakılsa sinirlerinin bozulduğu izlemine kapılmak işten değildi: Sinirleri boşaldı, sırıtıp duruyor.

 

“ Seni bekliyoruz A.” dedi sağ baştaki kadın. “ açıklamanı duymaya can atıyoruz” eklemesi saklamaya gerek görmediği bir küçümseme içeriyordu.

 

Büyüksemeye tercih ederdi A. küçüksemeyi. Küçükseme, haksız çıkarma arzusunu getirir, sizi harekete geçirirdi. Büyük görmek ise karşı tarafın ummadığı hayal kırıklığını garanti ederdi. Siz dururdunuz, büyükseyen düşerdi. Küçümseyen sindirmenin keyfini büyütendi öte yandan.

 

Sinmiş değil, sadece gülmüştü. Daha da gülesi vardı beteri. Yüz boyunca genişleyecek ağız, “ açıklamam yok, böyle olduğu haliyle” der gibi küstah, “ kendi boyutumdayım”ı ima edercesine aldırmaz görünecekti. Öyle de oldu.

 

Kıpırdanmalar, diğerlerine anlamlı bakış atmalar belirginleşti. Adamlardan biri hafifçe öksürdü, mesaj vermek ister gibi. Sarışın kadın parmaklarını saçlarının arasına daldırıp duruyordu. Odanın havası ağırlaşırken, uyku bastırmış gibi esneyen soru sorma konusunda diğerleri kadar hevesli olmayandı. A’nın tebessümündeki uçarılık, sözü en fazla geçiyor gibi görüneni en çok rahatsız etmişti belli ki. “ biraz ara verelim” dedi rahatsız. Bunu bekliyor olmalılar ki aniden ayaklandılar. Kısa sürecek bir karmaşa yaşandı; çekilen sandalyeler, fısıldaşmalar, çıkışa ilk ulaşmak için acele edenlerin itişi kakışı dakikalardır tek düze bir havası olan bu kasvetli odayı bir an için katlanılabilir kıldı. “ Sen de yüzünü yıka” dediler A’ya. Oralı olmadı. Odayı terk edişlerinin yarattığı küçük çaplı kaosu hayranlıkla izledi. Çıkanlar çıktı, A. Odada kaldı. Herkes çıktıktan sonra kapanan kapıya dikti gözlerini. Sonra bir şey hatırlamış gibi silkinip, ellerini gülümseyişini korumak ister gibi nazikçe yüzüne kapadı.

 

Boşalan odanın ağırlaşmış sessizliği dikkatini dağıtmasaydı cevapları düşünme fırsatı olabilirdi. Daha önce düşünülmemiş gibi, daha önce düşünülmediği şekliyle. Cevapları değil soruları düşünmeliydi belki de. Düşünmeyip hatırlamak da bir çözüm olabilirdi. Belki.

 

İyi bir sorunun cevabı değil, cevaptan sonra gelecek – ki soru iyiyse getirmeliydi – yeni soruların önünü açması gerektiğini hatırlamalıydı örneğin. Hatırlasa da zihni hatırladığının – felsefi bir klişe olduğu için – reddederdi. Olmadı. Başka bir deneme: İyi bir sorunun tüm zamanlar için “ soru ” olarak kalabilmeyi başarması gerekirdi ki, tekrar tekrar başka zihinlerce de sorulsun. İki etti: Felsefi klişe! Hiç sormamış olmakla çok fazla sormuş olmanın aynı kapıya çıktığını hatırlamalıydı belki de. Ya da soru üstüne düşünmekten vazgeçmeliydi.

Gidenler dönmedi.

Son bir saat içinde sorup durmuşlardı peş peşe oysa.

Oturduğu sandalye bozması koltukta kıpırdandı. Sıkılmış mıydı? Yok, dedi A. Sıkılmadım. Öyle ya bunalmış olsaydı istediklerini verir; sordukları, sormadıkları, sormayı akıllarına dahi getiremediklerinin cevaplarını sıralar, yoluna giderdi.

-          Görür görmez tanımadım!

-          Okur okumaz anladım!

-          İşitir işitmez, unuttum!

-          Dokunur dokunmaz lal oldum!

Tüm cümlelerin sonuna ( uysa da uymasa da ) ünlem koy, konuyu kapat. Ünlem cümlelerinin doğruluk değeri yoktur, belki de bu odadan kurtulmanın – herkes için kurtuluş – yolu budur. Doğruluk değeri olmayan cümlelere en az onlar kadar doğruluk değeri olmayan cümlelerle karşılık verdin mi, soran da cevaplayan da kısır bir döngünün içinde debelenip durur.

-          Ne anladın?

Anlamak; anlam vermenin, sunulanı veya olanı yahut olmayanı zihninde şekillendirmenin sonucudur. Zihnin yapısı belirleyicidir tam da o noktada. Felsefeciler buna duraksamaksızın konseptüalizm, derler. Aristoteles’ten Kant’a uzanan dikenli bir yolda yeşillenmiştir. Söz sizden çıkmadıysa, anlam, sizden çıkmamışın zihninizde bir karşılığının olması koşuluna bağlıdır. Demek ki vardı. Karşılık. Gözlerim sözcüklerin üzerinde gezindi, zihnim karşıladı. Ne anladığım ise bende.

 

-          Nasıl oldu da tanımadın?

Anladığına benzemeyeni tanımıyorsun. Basit. Anladığın sende, tanıman gereken zihninin dışında. Anlam gerçeğin karşısında güdük bir çaba nihayetinde.

 

-          Bir deneyim unutulabilir mi?

 

İnsan kendi zihninden utandı mı , ya kızarır ya unutur ( p V q ): tikel evetleme. Bende başından beri her şey tümel evetlemeydi ( p Ʌ q )

-          Niçin durmaksızın bağırıyordun?

Sormamak veya durmaksızın sormak. Bir ve aynı. Lal olmak ve durmaksızın bağırmak da öyle.

 

A., memnun yaslandı arkasına. Sorucular dönmemişti. Sorucular dönseydi, cevapları hazırdı. Kurulmamış soruların uydurulmuş cevapları.

beklemeyi sürdürdü A. Çünkü cevapları hazırdı. Unutmamak için içinden tekrar tekrar geçirirken o cevapları, gözlerini kapıya dikip bekledi.

 

Melek Ekim Yıldız

 

   



18 Nisan 2021 Pazar

Kendim'e Attığım Şeyler

 

İlkin: Kendini Ara!

Herkesin utanmaktan söz ettiği, diğerini gösterdiği utanma miktarıyla değerlendirdiği ama hiç kimsenin gerçekten utanma nedir bilmediği bir yerde büyümüştü. Dayatmaya dönüşen değerin anlamsızlaştığını, herkesin şarkı söylediği yerde müziğin olmadığını fark ettiğinde anlayabilmişti. Kendisi de düpedüz utanmazdı. Arsızlığını besleyenin ötekiler olduğunu iddia ederdi, birileri halinden söz ederse. Kimsenin bir şey dediği de yoktu aslına bakarsanız, elinin altında savunmalar hazır tutmayı adet edinmişti. Sonra o rüyayı görmeye başladı. “ Kendine gel!” diyen yüz her defasında değişiyorsa da ses aynıydı: “ Kendine gel!”

Önce üzerinde durmadı rüyanın. Ne de olsa uyanılıyordu. Uyanınca da neydi, kimdi demeye kalmadan siliniyordu bilinçten. Bir, iki, üç derken görmezden gelmeyi başaramadığı bir huzursuzluk abanmaya başladı üstüne. Tam kuşluk vakti. Ne demek, “ kendine gel!” ? Üstelik aynı ses başka ağızlardan çıkmakta. Gönül eğlendirdiği için gönlünü kırdığı, kırık dökük şeylerden hoşlanmadığı için hemen unuttuğu, kinlendilerse de “ ateş olsa cürmü kadar yer yakar” düşüncesiyle vicdanından silkelediklerinden biri de olabiliyordu seslenen, utanmazlığın bin bir yolunu kendilerinden öğrendiği aile eşrafından biri de. Rüyanın ve sesin ama en çok da söylenenin verdiği sıkıntı büyümeye başladığında düşünmek elzem oldu. Kendim dediğin nedir?

Kolaycıydı ve başkasının emeğinin üstüne oturmak onun için sorun olmadığından sağa sola sormaya başladı. Arkadaşlar, ahbaplar, mahallenin görmüş geçirmiş ablaları. Anladı ki bu cenahtan tatmin edici bir cevap bulamayacak. “ Kendi” ile “ ben”i özdeş bilmişler. Kısır döngünün ne uyanık haline faydası vardı ne de rüyadaki sesin sinir bozuculuğundan kurtulmaya. Sorgu alanını genişletmekten başka çıkar göremedi. Zorunlu olmadıkça uğramadığı camii hocasından medet aradı. Hoca, Zümrüdü Anka Kuşu, dedi. 30 kuş dedi. Anlatı da anlattı. Hikâyeyi işitti işitmesine de rüyasına girmiş herkesin diline pelesenk olmuş “ kendi” ile bağlantısını kuramadı. Hoca elinden geleni yapmıştı.

Mahallelinin “ okumuş” adını taktığı tuhaf bir adam vardı. Gördü müydü yolunu değiştirirdi. Adam da bilirdi onun bu halini. Şimdi ne yüzle, demedi. Yüzden bol bir şey yoktu yanında yöresinde. Gitti çaldı kapısını. Uğursuz bir bakışı vardı adamın. Uğursuz muğursuz, dur şimdi. Derdini anlatana dek akla karayı seçti. Kekeledi, nereden başlayacağını bilemedi. O bocalayan dilini ağzında çevirdikçe, Okumuş’un yüzündeki ifadeyi görmemek, görüp de ağzına yumruğu indirmemek için bakışlarını halının solmuş desenine dikti.  Okumuş ses etmeden onun bu biçare halini izliyor, donuk bakışlarını yüzünden hiç ayırmıyordu. “ Kendim”i bilmem ama “ ben” bu adamın ağzını burnunu kırarım diye geçiriyordu içinden. Okumuş kalkıp yan odaya geçince, demin beri sıktığı yumruğu açtı. Ne demeye geldim, diye kızdı kendine. Beş dakika geçti okumuş yok, sonra on oldu. Nerede bu, diyerek kalkıp peşinden yan odaya geçti o da.

Okumuş, kitaplarla dolu bir kütüphaneden peş peşe kitap çekip kucağında biriktiriyordu. Tiksintiyle baktı kitaplara da Okumuş’a da. Hocanın gözünü seveyim, diye düşündü Okumuş kucak dolusu kitabı kollarına bırakırken.

Kendine gelebilmen, bir kendi olma hali ile mümkün. Ara, demişti okumuş onu uğurlarken.

Apartmandan burnundan soluyarak indi. Okumuş’un penceresinin önüne attı kitapları ve seslendi: Okuuuumuuuuş, Okumuuuuuş, Okuuuumuşşş!

Pencere camında görünür görünmez okumuş, çakmağı çakıp kitapların üstüne attı.

 

İkincileyin: Kendini Bil!

Çöpü atmak ilk bahanesiydi, hem bir de yeni doğum yapmış kedinin yavrularını da bir göreyim de ikincisi. Yağmur yağıyor diye uyarıldı. Bir şey olmaz, hemen gidip gelirim. Öyle çekinilecek kadar yağmıyordu üstelik. Çıkmalıydı: Kendime diyeceklerim var! Çıktı. Çöpe ulaşana kadar bir şey demedi. Kedi için ayırdığı yemeği yavrularıyla birlikte barındığı ahşap kutunun yanına bırakana kadar girizgâh niyetine birkaç cümle kurmuştu.

Ne şefkat ne anlayış göstermeyeceğini kesin bir dille belirtmeliydi. Öyle de yaptı. Beklenmedik bir gelişme olduğunu biliyoruz, dedi. Ama beklemeliydik! Sakın, dedi sakın bunlara gerek yok deme. Bunlara gerek var! Bir saat olmadı tırnaklarını kırmızıya boyadın! Sus, yalan konuşma. Saklanma, süslenme, dil oyunu yapma.

Yağmur varla yok arasıydı. Yukarı aşağı yürümeye başladı. Önce hızlı hızlı ardından yavaşladı. Göğe bakmadı. Toprak kokuyordu elbette, içine çekmedi kokuyu. Konuştu, itirazlandı, temin etti, gücendi, halden anlamadı, açık et bildiğini dedi. Nazlandı açık etmeye, kusarım biliyorsun diye uyardı. Kusacaksan burada kus!

Kustu. Nasıl temizlenir demeden çıkardı zihninin karanlık bir köşesine tıkıştırdıklarını. Beğendiremedi ama. Güvenli alandan çık!

Güvenli olmayan alanı teşhir için metrekare başına düşen yağmur miktarının yeterli olmadığını düşündü. Evden aradılar o sıra: Nerede kaldın? Yürüyorum biraz dedi. Aslında yüzüyorum önce sığ ve sonra mümkün olursa daha derinlerime inerek demedi. Üşütme uyarısına, hava güzel cevabını verip eve götürmeyecek dar sokaklardan birine daldı.

Korkmuyorum, diyerek ikna edebileceğini düşündü. Korkmuyordu ama korkmalıydı. Fırlatılıp atılamaz, atılsa da bir köşede unutulamaz o kendi olmayan veya kendi olduğuna kendini ikna edemediği o hali anımsamaktan da korkmalıydı tümden unutmaktan da. Islah olmuşluğuna ikna olamamak derdinden mustarip yürümeyi sürdürdü.

Yavrular biraz daha büyümüş olaydı, dedi çare buymuş gibi. Çok küçük ve çok sarıydılar. Kedileri düşünmek denge sağladı. Denge, acımasızı geri getirdi. Denge, derini göze görünür kıldı. Onun da kendisine bakacağını bilerek derine dikti gözünü.

Biliyorsun, biliyorsun, elbette biliyorsun!

Sayfalar kendiliğinden açılmaya başladı. Bir bir bir.

Yüzeyde tiksinti. Kendine.

Az aşağı inince gülüş: Kendine.

Daha derinde bilgi: Kendine

 

Üçüncüleyin: Kendini Unut!

Yedek maske almayı unuttuğunu fark ettiğinde yolu yarılamıştı. Dönse dönerdi. Daha vakit vardı. Dönmedi. Çekmecelerden birine birkaç maske bırakmıştım, diye düşündü. Devam etti. Çekmecedeki maskenin renginin uçuk mavi olduğunu anımsayınca durakladı yine. Dönmedi ama bugün de değiştirmeyiveririm telkiniyle iteledi kendini gideceği yöne. Kendi kirli soluğunu yeniden ve yeniden içine çekeceği güne hazır, hız verdi adımlarına. Birkaç bin beyin hücresi daha geri gelmemek üzere gidecek, ilerleyen yaşında bunama olasılığını yükseltecekti. Şimdilerde “ demans” deniyor, bunama deme, diye uyardı kendini.

Önünde uzanan günü düşünecek gibi oldu. Ders programını gözünde canlandırmaya kalmadan adamın sesini işitti. Sesin arsız tınısı durdurdu onu.

Okuuuummmuuuş, Okuuumuuuuş, Okuuumuş!

Yanık kokusu, havaya savrulan küller, kitap sayfaları. Okuuumuuuş!

Kucağında ciyaklayan bir kedi yavrusu tutmakta olan kadının yanan sayfalara dikilmiş bakışlarından uğultuyu andıran bir ses geliyordu. Adam, Okumuşşş diye bağırdıkça, yavru kedi ciyakladıkça, kadın inanmadıkça kıpırdayamadı yerinden. Yakılmış tüm kitapları düşündü. Kitapları yakılmış tüm yazarları. Protagoras’ın “ Tanrılar” adlı eserinin felsefe tarihinde yakılan ilk kitap olduğunu. Yakılan insanlar sonra düştü aklına. Etin kokusu burnunda öfkeyle baktı adama ve kadına. Düşündüklerini unuttu sonra. Ders zilinin çoktan çaldığı aklına gelmedi. Öğrencilerin günün ilk dersini hevessiz ve uykulu gözlerle beklerken, gelmeyişini bile fark etmeyeceklerini düşünmedi. Adamı sustursa sustursa şu kadın susturur besbelli, diye geçirdi içinden. Kadının adama baktığı yoktu. Adam kadını fark etmemişti. Kedi de susmamıştı.

Gürültüyü, savrulan külleri, adamı, kediyi ve kadını bir tek o görüyor, yalnızca o işitiyormuş gibiydi. Rüyada mıyım acaba, düşüncesi düştü aklına. Uyanık olduğunu biliyordu. Oradan uzaklaşması gerektiğini bildiği gibi. Kıpırdamadı. Kıpırdamayı düşünemedi bile. Tek düşünebildiği, adamın da kadının da maske takmadığıydı. Maske, mesafe, hijyen. Defalarca yineledi bunu. Maske, mesafe, hijyen. En nihayetinde başka bir cümle kurmayı başardı: “ Kedi, sarı değil,” dedi. Kedi sarı değil, hiç değil!

 

Melek Ekim Yıldız